21 Mart 2010

Bir geceye Rock'n Roll, Punk ve Yıldız Tilbe sığar mı?

Tabii ki sığar. Sadece geceye akmayı kafaya koymak yeterli. Geceye akmak dediğim bütün geceyi bir mekanda akarak geçirmek değil; malum mekanlarda yerinde duranı dövüyorlar, dövmeseler bile itip kakıyorlar. E öyle olunca bir mekanın içinde de bütün gece akılabiliyor. Bense bir süredir bir mekandan bir mekana akarak, o mekanların içinde fır dönmeyi tercih edenlerdenim.

Gece Küçük Beyoğlu'nda başladı. Sinepop'tan sola dön, birkaç adım yürü, kaosa adım at.
Azıcık abartıyorum belki, soğuğun etkisi olabilir çünkü sokakta tıklım tıkış masalarda oturuluyor ve ısınmak için popcorncunun mangalına sırtımı vermek bile yeterli olamadı. Her neyse, genelde öğrencilerin ve genç grupların olduğu Küçük Beyoğlu'nda bira su gibi akıyordu ve bu konuda abartmıyorum; bira dediğin zaten bira aromalı su kıvamında. O yüzden ucuz, o yüzden genç kitle burada. Bazı kızlar ayın içkisi armutlu votka içiyorlar, hepsi fena halde bakımlı, hepsi saç bantlı ya da taçlı. Eh armutlu, tıka basa naneli ve niyeyse çift pipetli yeşil votkanın hakkını şıklıkla vermek gerekiyor tabii. Neyse müzik her telden çalıyor gibi görünse de Jamiroquai'den giriyor, Blues Brothers'dan çıkıyor, arada Aylin Aslım 'kalender meşrebi' söylüyor, sokak hep birlikte koroya bağlıyor. Ama yaza doğru sevimli olma ihtimali var Küçük Beyoğlu'nun, bina ışıklandırmaları, girişteki cengaver güvenlik elemanları ve neşeli gençliğiyle gelecek vaadediyor. Soğuk artık ayaklarıma işlediğinde grupta cıngar çıkarıp derhal yola koyulmamızı garantiledim.

İkinci durak Peyote. Küçücük bir yer, meğer üç katmış. Akacaz ya hemen merdivenlere yönelindi ve terasa çıkıldı. Teras dediğim tam bir gaz odası, sanırsın herkes paketi dayamış ağzına, ama baktım herkesin ağzında sadece 1 adetcik sigara var, ben de sürü psikolojisiyle sigaramı yaktım. Mekanın kitlesi tam bir karma, her türden İstanbul insanı mevcut. Neyse terasın sigara dumanı ciğerlerimi doyurmuş olmalı ki sigaramı bitirmeden aşağıya yöneldik. İkinci kat konser salonuymuş, ama henüz konser başlamamıştı, o yüzden tekrar aşağı inildi. Bizim gruptakilerden birine çalanın ne tarz olduğunu sordum, küçük bir duraksamadan sonra electro house dedi ama şüpheci tabiatım DJ'ye gitmemi engellemedi. DJ önce şarkı isteyebilirim düşüncesiyle suratıma bakmadı ama bütün şirinliğimle ismini sordum, bu arada cep telefonuma yazacakmışım gibi yapıyorum ki birşey zannetsin. Neyse adı Hünkarmış, DJ Hünkar mı? diye sordum, yok sadece Hünkar dedi. Böylece ismi aklıma kazınmış oldu. Çaldığı müzikse punkmış. İlk başta kulağa fena gelmiyor, böyle ufak bel hareketleriyle dans edesin geliyor DJ'in çaldıkları, ama benim gibi biri için üç parça sonrası depresyon anlamına geliyor. Bir keresinde ajanstaki art direktörlerden birinin iş yaparken süper şarkılar dinlediğini fark edince bana da bir cd yapmasını istemiştim. Haftasonu ev temizliği yaparken büyük heyecanla cdyi takıp dinlemeye başlamış ama saykodelik tınılarla kafayı sıyırmaya başladığımı fark etmiştim. Neyse Peyote'nin punk dışında en önemli özelliği, insanların kovboyların salona girerken kapıları ayırarak girmesi gibi insanları ayırarak yollarına devam etmeleri. En sevdiğimden. Ben ki çok kalabalıksa insanların sırtlarına hafifçe dokunup pardon demekten bile sakınırım, bazı mekanlarda da az buz bu tür dokunma stiline rasgelmiştim, ama Peyote'dekiler önümde yepyeni bir çığır açtılar. Punk dinleyeyim, itilip kakılayım diyorsanız Peyote'yi deneyebilirsiniz. Üstelik kalabalıkta herkesle içiçe olduğun için giyinik olmalarına rağmen insanların bütün kaslarını her yerinde hissetme gibi bir güzelliği var, sadece itilip kakılmayı göze almanız yeterli.

Geceye nerede devam ettiğimizi es geçiyor, sadece Yıldız Tilbe Yakışıklım remix, Yanayım Yanayım, Lady Gaga ve Madonna karışımıyla müziğe doyduğumu söylemekle yetiniyorum. Herşeye rağmen tek bir mekanda dolanarak akmaktansa, bir sürü mekanı dolanarak geceye akmayı hala daha akıllıca buluyorum. Tavsiye :)

1 yorum: