23 Ağustos 2015

NAULINS BLUES ya da KOSKOCA BİR YALNIZLIK HİSSİ



THEN...


New Orleans (bundan sonra Naulins) sıcak memleket. Daha uçaktan iner inmez bir hamam sıcağı adamı pataklayıveriyor. Neyse ki insanları da sıcak... Naulins insanı, şehre iner inmez kendini gösteriyor. Her şeyden önce koyvermişlik derecesinde bir akışkanlıkla hareket ediyorlar. Belki de müzik her yerde olduğu içindir; belki müzik vücut dillerine sindiği için sokakta yürürken bile balık gibi süzülüyorlardır. Ya da belki sıcağa uyum sağlamak için böyle tatlı bir rahatlıkla yürüyorlardır. Belki bu yüzden şehre Big Easy diyorlardır. Sıcak demiş miydim?



Dauphine Orleans oteli, meşhur Bourbon Street'in hemen arka paraleli. French Quarter'da. Amerika'nın hemen her yerinde olduğu gibi burası da bloklardan oluşuyor ve düzayak. Mississippi'nin kıvrıldığı yer olduğu için bir de Crescent City (Hilal Şehir) demişler buraya. Oteli tavsiye ederim. Kaldığım 209 nolu oda, içinde oturma grubu olduğu halde at koşturabileceğim kadar büyük bir odaydı. Kahvaltı da veriyorlar ve Bourbon Street'in hemen dibinde olduğu halde sessiz sakin.


Sıcaktı, güleryüzlü insanlardı, Bourbon Street'ti, müzikti nehir kenarıydı falan derken Naulins'in insanı sarhoş eden bir güzelliği var. Bütün o vampir, vudu, cadı etiketlerinin dışında sihirli ve fazlasıyla bulaşıcı bir güzellik bu. Fakat sonra Naulins, bir bataklık gibi insanı aşağı çekmeye başlıyor. Ruhen dibe batmaya başlıyorsun. Üstelik bataklık turuna çıkmana bile gerek yok... (Naulins her sene 27 mm batıyor). Mesela Bourbon Street'te yürümeye başlıyorsun, her yer hengame, herkesin kafa iyi, aşağıdan balkonlara laf atmalar, balkonlardan aşağı boncuk atmalar falan... Ama 3 blok sonra sanki o hengame hiç olmamış gibi birden cadde ürkütücü bir şekilde tenhalaşıveriyor. O kadar bir tenhalık ki köşeden çıkacak bir vampiri beklemeye başlıyorsun.





Bu fotoğraflar gündüz vakti, şehrin en hareketli bölümü sayılan French Quarter'a çok yakın yerlerde çekildi. Sıcaktan mı diyorsun, ama akşamüstü ya da akşamları da bu kadar boş. Mezarlığın boş olmasını anlarım da koskoca AVM kapanmış, otoparkı bile kullanılmıyor (ki Amerika'da araba park edecek yer bulmak bayağı bir mesele). Koskoca parkta insanla karşılaşınca sevindirik oluyorsun mesela. Çoğacayip! 
Katrina'nın üstünden 10 yıl geçmiş. Anladığım kadarıyla şehir hala toparlanmaya çalışıyor. Şehrin en cafcaflı yeri French Quarter'da bile o güzelim evler ya kiralık ya satılık. Üstünde herhangi bir tabela olmayan evlerin de kapı pencereleri sımsıkı kapatılmış, muhtemelen tabela asılmayı bekliyor. Bu tabelalar aslında biraz da şehri hüzünlendiren. Hayat dolu olmasını beklediğin bir sürü yerde koskoca bir yalnızlık, acayip bir terk edilmişlik hissi var. Müthiş bir tezat. Ve insanı bir bataklık gibi aşağı çeken işte bu duygu!

Mini anekdot: Garden District'te yürürken elektrik direğine tırmanıp tel üzerinden ağaca giden sincapla eğlenirken, bir kadın "Sincapları seyrederek eğlenen insan görmek ne güzel!" diye yanıma yanaştı. "Eğlenmeyi bilmek lazım," diye cevap verdiğimde kaldırım sohbetine giriştik. "Buralı mısınız?" diye sorduğumda, "Dünyalıyım," dedi. İstanbullu olduğumuzu öğrenince de "Aaaa geçen ay İstanbul'daydım," deyip cep telefonundan konser videoları göstermeye başladı. Üstüne bir de "Ben Joan Baez'im," demesin mi? Yani tabii ki övgüler yağdırmaya başladık, fakat o olduğundan da emin olamıyoruz bir türlü. Anlattığına göre Katrina'dan sonra 3 aile için evler almış, onları görmeye gidiyormuş. Neyse Joan Baez değilse bile fotodaki kadın nezdinde meşhur şarkıcıyla tanışmış varsayıyorum kendimi :) 
 
Anne Rice'ın evi
Naulins'te en sevdiğim yerlerden biri Garden District oldu. Anne Rice'ın evi de burada. Hani şu Vampirle Görüşme'nin meşhur yazarı. Ama onun dışında Magazine Street, nefis restoranlar ve dükkanlarla dolu. Adeta bir hipster bölgesi. Bu kadar çok hipster insanı bir arada görmemiştim. Evet, evet, Karaköy'dekinden bile daha çok hipster :)

Kilisenin hemen ardındaki parkın etrafında tarot falcıları tezgah açıyor. Üçü de siyah kadınlardan oluşan grubun masasına oturdum. En genç olanına açtırdılar kağıtları; ama cingöz kartları kararken bana rüyalarımı falan soruyor, benden bilgi almaya çalışıyor. Tabii ki ser verip sır vermedim. Belki de atmasyon bile olsa bir şeyler söylemeliydim, ama domuzluğum tutunca sıkı tutuyor. Haliyle fal da fazlasıyla yavan kaldı. Çıkan sonuç özetle şu; evren bana yola devam etmemi söylüyor! Ben de öyle yapıyorum. Gerçi ta oralara kadar gitmişken bir vampir ısırığı alaydım çok daha tatlı olacaktı, olmadı. Başka sefere artık :)

Naulins, sokakta duvar dibinde duran insanlar şehri. Öylece duruyorlar. 

hamiş: Fotoğraflar için instagram: mehter , yediklerimiz, içtiklerimiz, gördüklerimiz için twitter: mehterr 


15 Ağustos 2015

NEW YORK, NEW YORK ya da I'LL (WAIT TO) TAKE MANHATTAN


Biliyorum, Phuket-Patong yazısını yazmadım; üstünden biraz zaman geçince yazmak anlamsızlaştı. Neyse ki Amerika seyahatine çıktım. New York-Manhattan versek? ;)

O kadar çok Hollywood filmi seyretmişim ki New York tam da beklediğim gibi çıktı desem yalan olmaz. Gökdelenler, sokaklarda tüten buharlar, bir köşede her daim yol tamirleri, dev dijital ekranlar, elinde kahvesiyle işe koşturan New Yorklular, parklar, plazalar... Ama New York'un tadı da gerçekten bu park ve plazalarda çıkıyor. En azından sigara içilebilen plazalar var. Yine de hakkını yemeyelim; sigara konusunda o kadar da korkunç bir yer değil Manhattan. Havaalanından metroyla (önce Airtrain, sonra E hattı ile Manhattan 7th) geldikten sonra yüzeye çıktığımızda ilk gördüğümüz bir binanın önündeki devasa küllüğün başında sigara içen birileri oldu. Hemen yükümüzle oraya atladık.

Sigaranın güzel yanı, sohbeti kolaylaştırması. Ben de telefona simkart aradığım için, ginger bir arkadaşa en yakın T-Mobile'ı sordum. Boş boş yüzüme baktı; ben bütün Avrupalılığım ve BBC İngilizcemle "Tii-Mobayl" diye tekrarlarken, neyse ki arkadaşın jeton düştü: "Ah, Tii-Mobiığl". (İlk Yunanistan gezisi öncesinde arkadaşlar saganaki yememi önermişlerdi; Kos'ta yine önerdikleri yere gidip garsona aklımda kaldığı haliyle "sağanaki" dediğimde o da böyle boş boş bakmış, ben de üstüne sahanaki, sakanaki gibi çeşitlemeler yapmak zorunda kalmıştım. Neyse sonunda g'si genizde bir parça yutulan bir "saganaki" demeyi becerdim de adam anladı. Fonetik ve telaffuz önemli!) Neyse sigara konusunda büyük sıkıntı yaşamadık; hatta ilk birkaç gün kaçak göçek içmelerimiz daha keyifliydi, ama sokakta yürürken de içtik, hatta bizim yaktığımızı gören New Yorklular da hemen sigaralarını çıkarıp tüttürmeye başladılar.

Yola çıkmadan önce ayarladığımız otel, yine bir arkadaşımızın önerisi üzerine Radio City Apartments'tı. 7. caddeyle 49. sokağın kesiştiği yere yakın. Belki de 7. bulvarla 49. cadde demek gerekir, bilemiyorum. Manhattan tamamen bloklardan oluşuyor. Kimi bloklar kısa, kimi uzun, kimi birçok binadan oluşuyor, Highline'dan gördüğüm bir blok ise tek bir devasa binadan mütevellitti.

Highline demişken, Manhattan'ındaki en muhteşem deneyimlerden biri oldu bizim için. Eski tren yolunu gezi yoluna dönüştürmüşler. Çeşitli atraksiyonlar, atıştırmalık yerleri, çimler, çeşit çeşit bitki bahçeleri, sulak alanlar... Eski raylar hala duruyor, üzerine yapmışlar her şeyi. Hakikatten bayıldım.

Highline'ın başladığı Soho ve Meatpacking arası da yeni "in" yerlerden biri haline gelmiş. Salaş binalara rağmen fena halde hipster, fena halde popüler. Nefis restoranlar, mağazalar, markalar... Tabii gayrimenkulcüler de hiç boş durmuyor New York'ta. Her sokak inşaat, özellikle Meatpacking ve Highline civarı 2 milyonla 20 milyon dolar arası paralardan bahsedilen yeni lüks residanslarla yükseliyor. Yine de ikonik tuğla bina ve gökdelenlerin havası başka.



Bu arada Times Square gerçekten de Manhattan'ın Taksim'i, Aksaray'ı gibi. Bir kere gördün mü yetiyor, çünkü manyak bir turist kalabalığıyla birlikte süregiden yol çalışmaları bir noktadan sonra işkenceye dönüşüyor. En güzeli Times Square'i es geçip 5, 6, 8 ya da 9. caddelerden Downtown'a inmek. Hudson Street, yürümesi keyifli caddelerden biri; arkadaşımın önerdiği Sushi West restoranı, salaş olmakla birlikte müthiş bir sushi deneyimi. Her şey lezzetli, hizmet de fena değil. Kişi başı 35 dolara kalktık ki hiç fena değil.

Yemek demişken, bir kere her şeyden önce obez insan görmedim. (Belki Manhattan farkıdır, ama Brooklyn'de de görmedim, o zaman belki New York farkıdır demem gerekir). Sağlıklı beslenme acayip hip bir salgın; Pret A Manger, Paris Baguette gibi zincirler, hemen her sokakta nefis sandviç, salata ve atıştırmalıklar sunuyorlar. 5 ila 10 dolar arası karın doyurmak mümkün. Özellikle Chinatown'da doğan Paris Baguette henüz sayısı fazla olmasa da popülerlikmetrede yükselişteymiş. Onun dışında BareBurger diye bir yerde hamburger yedik; ayılıp bayılmadım, ama düzgün bir yerdi; kaloriyi abartmamış olduk. (Bu arada New York'ta Burger King resmen çöp muamelesi görüyor; her yer McDonalds. Sadece 2 BK restoranı gördüm; birisi de bir binanın küçücük bir kapısının üzerindeki tabeladan anlaşıldığı kadarıyla yerin dibindeydi.)




Brooklyn Köprüsünü yürüyerek geçmek hoş bir deneyim; sonrasında Brooklyn'de dolaşmak da öyle. 2 yıldır Brooklyn'de yaşayan arkadaşım Serkan'la New York'un Anadolu Yakalarından birinde buluşup Vietnam Sandvici yiyecektik, ama biz köprünün ayağını bir türlü bulamayınca bayağı bir geciktik. Neyse Serkan işlerini hallederken, biz de Hanco'yu bulup sandvicimizi yedik. Şu kadarını söyleyeyim; hayatımda yediğim en lezzetli sandviçti. Önüme 8 tane koysalar yerdim, o kadar o kadar. Serkan, NYC ziyaretimizin ilk gününden itibaren bizimle çok ilgilendi. Ne güzel arkadaşlarım var benim; gurur duyuyorum. (Bu arada Brooklyn günü, otelden sabah 7'de çıkıp kahvaltımızı ettikten sonra, yürüyerek Flatiron, Union Square, Financial District, İkiz Kuleler Anıtı, Wall Street, Battery Park yapıp nehir kıyısından Brooklyn'e geçtik; bitmedi Brooklyn'de dolaştıktan sonra metroyla yine Wall Street'e geçip, Spring üzerinden Soho, Little Italy, Chinatown, Meatpacking, Highline derken tam 35 km yürüdüğümüzü fark ettik. Tabii son 1 km bitmek bilmedi heheh... Neyse ki Pınar da yürümeyi seviyor, son günü saymazsak ortalamamız 15km civarıydı. Sonuçta Manhattan düz ayak bir yer ve özellikle yazın leş gibi sıcak metroya binmenin hiç manası yok.)


Central Park, gerçekten başka bir deneyim. Biz güneyinden girip bir ara 5. caddeye çıktık; bir kilisenin yanındaki küçük kafede bir bruschetta, bir yoğurtlu müsli ve 2 kahveye 50 dolar bayıldıktan sonra parktaki gölün etrafını dolaştık. Genci yaşlısı, kadını erkeği bir sürü koşan, yürüyen, güneşlenen, dolaşan insana rağmen asla kalabalık gelmeyecek kadar büyük bir park. Bir ara ben de Sheeps Meadow'da çimlere uzanıp güneşlendim. (Sadece selfie çekti :P)

Demem o ki New York'taki en güzel deneyim, parklar, plazalar... İnsanlar evden getirdikleri yemekler ya da mesela Pret A Manger'den aldığı atıştırmalıklarla bu plazalardaki masa sandalyelere gelip tek başına ya da arkadaşlarıyla birlikte yiyorlar. Nehir kenarında bile nehri seyrederek öğle yemeğini yiyebileceğin set-uplar hazırlanmış. Göstermelik bile olsa şehrin halka ait olduğu duygusunu pekiştiriyor bu set-uplar. Aslında nefes almak için de müthiş yerler bir taraftan.


Yalnız Amerikalıların tuhaf bir huyu var: "Sen istediğini elde edersin" gazlamasıyla büyütülmeleri (Serkan'ın teorisi), ancak "bekleme" eylemine yaramış. Restorana gittiğinde "45 dakika bekleyeceksiniz" denince, "istediğini elde etmek için" o 45 dakika kapı önünde bekleniyor. Flatiron binasının olduğu meydanda bir park var (sincaplarla kanka bile olunabiliyor, öyle tatlı bir park); parkın içinde de bir Shake Shack hamburger büfecisi var. Akşam saatinde yemin ederim en az 150 kişilik kuyruk vardı parkın içinde.

Bir de tabii her yerde kuralların yazılı olduğu tabelalar en dikkat çekicisi. Amerika'da yasaklar yok, ama Amerika "bu kurallar dahilinde özgür" bir ülke. Çok tatlı değil mi?

Velhasılı kelam NYC-Manhattan-Brooklyn derken 4 gün geçirdik. Ben şahsen sevdim. Hatta daha uzun kalmak için (mesela 10-15 gün) yine gelebilirim. Ya da "bekleyebilirim".

ps. Şu anda New Orleans-French Quarter'dayım. Sürekli gülümseyen, selam vermeden geçmeyen, hal hatır soran turisti yerlisi herkesi içime sokmak, sevgimle boğmak istiyorum. İyi ki gelmişiz :)


hamiş: Fotoğraflar için instagram: mehter , yediklerimiz, içtiklerimiz, gördüklerimiz için twitter: mehterr 



26 Mart 2015

JUNGLE WALK: ÜTOPYA, SURVIVOR VE KARMA

Phuket'e vardığım andan itibaren kendimi öyle bir tembelliğe kaptırdım ki İstanbul'a döndükten iki hafta sonra bile o tembelliği üzerimden atamadım. Tamam, bu arada bir kitap çevirisi de bitirdim, çünkü yayınevi kitabı daha erken basmaya karar verdi ve ben iki hafta boyunca neredeyse evden dışarı çıkmadım. Tamam, çıktım aslında, ama spor ve arkadaşlarla buluşmak için. Bir iki saatliğine... Galiba Chiang Mai'dan 1,5 saat uzaklıktaki Cangıl Yürüyüşünde öldürdüğümüz Tarantula'nın, Çinçe konuşabilen Alman kızın ve elektrikli testereyle devrilen devasa ağacın neden olduğu kötü karmanın cezasını çekmişimdir. Tamam, bu katliamda benim bir dahlim yoktu, ama oradaydım sonuçta. Ve tamam Çinçe konuşabilen Alman kızı katletmedim.



Duang Champa'nın her şeyi Toni'nin de körüklemesiyle aldığım tam günlük Jungle Walk turu için tabii ki yine sabahın köründe kalktım, zorlu bir gün olacağını tahmin edebilecek kadar akıllı bir adam olduğum için sıkı bir kahvaltı yaptım, zorlu yürüyüş için gerekli malzemeleri alıp almadığımı kontrol ettim. Bir aya yakın bir süre bilmediğiniz diyarlarda seyahat ediyorsanız, listeler tutmaya, Google Keep kullanmaya, cebinizdeki paranın hesabını tutmaya başlıyorsunuz. Hiç benlik değil, ama bu bir gereksinim, yapacak bir şey yok.

 




6 saatlik Jungle Walk için gerekli malzemeler (öğle yemeği dahil 1.200 baht):
  • Her şeyden önce küçük ve kolay taşınabilir bir çanta. 
  • Sağlam ve rahat bir spor ayakkabısı (Altı üstü file adidas ayakkabılarım ve ayaklarım, yürüyüş bittiğinde kapkaraydı; tamam kömürde yürümedik, o yüzden kapkara değildi, ama koyu bir çamur rengindeydi.)
  • Çorap (Listeye yazmasalar da yılan mılan bir kenara dursun, börtü böcek açısından şahsi listemin başında yer alıyordu; tamam, Siem Reap'ta börtü böcek yemiş olabilirim, ama onların beni yemesini istemem. Kötü karma diye bir şey var.)
  • Sinek-böcek kovucu (bkz. üst madde)
  • Mayo (Yürüyüşün en cazip daveti, şelale olduğundan çantamın başköşesinde yerini aldı.) 
  • Havlu (ne kadar ince olursa olsun havlu dediğin meret havından dolayı kumsalda bile peştemal kullanıyorum; hem daha az yer kaplıyor, hem de çabuk kuruyor.)
  • Su (Eh, yani.)
  • Para (Tamam, alışverişe çıkmıyoruz, ama ne olur ne olmaz diye bir miktar para bulundurmakta fayda var.)
  • Ve tabii ki fotoğraf çekmek için kamera (tur grubu daha çok cep telefonlarıyla bu işi halletti, ama varsa gopro'nuzu da yanınıza almanızı tavsiye ederim.)
  • Ek olarak şapka, uzun kollu ince bir şey, güneş gözlüğü almanız da faydalı olabilir.
Tuktuk, beni almak için saat dokuza doğru otele geldiğinde, içinde sadece Avusturyalı bir çift vardı. Bu kötüye işaret, çünkü grubun en az 8 kişi olacağını biliyorum ve tuktukta sadece iki kişi olması, benim üçüncü olduğum ve geriye daha 5 kişinin daha otellerinden toplanması gerektiği anlamına geliyor. Neyse, bu fırsatı bir şehir turu olarak görüp kaderime boyun eğdim.

Grup en sonunda toplanıp yola çıktığımızda tuktukta ben ve 2 Avusturyalıdan (çift) mada bir Çinli, Çin'de yaşayan ve Çinçe konuşabilen bir Alman (kadın), Madridli ama Manchester'da yaşayan Manuela, 2 İngiliz (genç çift) vardı.

Böyle kimsenin birbirini tanımadığı gruplar, hele ki küçücük bir tuktukun içine hapsolduysa, işler şöyle yürüyor: önce herkes selamlaşıyor, uzunca bir süre kimse kimseyle (çiftler eşleriyle bile) ilgilenmiyor, varış noktasına yaklaştıkça heyecanlı gülücükler kendini göstermeye başlasa da mesafe korunuyor ve bu gerçekten çok sıkıcı bir şey. Ben de ortama katkıda bulunmak için (ve biraz da sıkıntıdan) gopromu çıkarıp herkese bir demonstrasyon yaptım ve kameramın ne kadar eğlenceli olduğuna dair ahkam kestim. Çoğuna boş bakışların eşlik ettiği nazik gülümsemelerle ödüllendirilmek, ödüllerin en güzeli. Teşekkürler, grup. Turla ilgili heyecanımı körüklüyorsunuz.

Başlangıç noktasına geldiğimizde herkes yürüyüşe başlamak için sabırsızlanmaya başlamıştı. Tuktuk yolculuğumuzda konuşulacak konuları tüketmiştik çünkü. Çantamı tekrar kontrol ettim, şapkamı başıma geçirdim ve start düdüğünü beklerken, motosikletli bir yerli kadının köpeğiyle oynadım. Bu bile, fazla ilgi çekmedi. Yani ilgi orospusu olduğumu kimse iddia edemez, ama gün boyunca birlikte olacağım insanlarla iletişim kurmaya çalışıyorum çeşitli yolları deneyerek, daha ne yapayım?

Neyse yürüyüş başladı. Önce toprak yoldan, küçük bir köye vardık. Küçük köyden kastım; üç ahşap baraka, bir ahşap çardak, bir tavuk kümesi, bir domuz kafesi. Meğer maceraperest Evropalı gençler, tarlalarda çalışmak için gelip köylülerle birlikte yaşıyorlarmış; o yüzden bütün o bakirliğin ortasında cafcaflı renkleri olan sırt çantaları göze batıyordu.

Sonrası yaklaşık 3 saat, kıvrıla kıvrıla, darala darala ilerleyen bir yolda envai çeşit, bitmek bilmeyen bambu ağaçlarının arasından ine çıka yürüyüş. Başta insan inadına heyecanlanıyor, kim bilir neler göreceğim, kim bilir neler yaşayacağım falan diye. Oysa cangılda kuş sesi yok. Böcek yok. Hayvan yok. Çiçek bile yok. Sadece ama sadece yeşil var. Bir de bunaltıcı sıcak. O yüzden bu kısımla ilgili anlatabileceğim çok fazla şey yok. Hadi haksızlık etmeyeyim; tatlı bir huzur da yok değil.




Bu arada hemen ekleyeyim, beynelmilel grubumuzun tabii ki bir de rehberi vardı. Tayların kıskanılası bir yanları da yaşlarını hiç göstermemeleri. Rehberimiz, minyonluğu ve o kadar güneş altında kalmaya rağmen tazecik cildiyle en fazla 21 falan görünüyordu. Oysa konuştukça üniversiteyi bitirdiğini (felsefe, üzerine de siyasi bilimler okumuş), yaşının neredeyse 30'a vardığını öğrendim. Teşekkürler, cangıl. Doğum günü haftamda bana güzel enerjiler veriyorsun.

Derme çatma bir bankın da olduğu bir açıklığa geldiğimizde rehberimiz yemek yiyeceğimizi ilan etti. Hepimiz şelalenin ne kadar uzaklıkta olduğunu merak ediyorduk; ama rehberimizin ağzının içinde yuvarladığı rakamın fifty (50) mi, yoksa fifteen (15) dakika mı olduğunu kimse anlamadığından, en fazla kendi kendimize homurdanarak meraklar ettik. Sonuçta yorgunduk, acıkmıştık ve nasılsa gidebileceğimiz başka yer yoktu. Muz yaprağından pirincimizi ve tavuk şişimizi huşu içinde yedikten sonra tekrar ayaklandık.

Meğer şelale yemek yediğimiz yerin hemen aşağısındaymış (yani 15 dakikalık aşağıda). Ama daha suyu görür görmez, hepimiz (Çinçe konuşabilen Alman kız hariç) hafiften heyecanlandık. Düşünsenize üç saat boyunca bunaltıcı cangılda, çok da enteresan bir şey görmeden yürümüşsünüz, her yanınız tere batmış, ayaklarınız ağrımaya başlamış. Küçük bir su birikintisi görsek bile heyecanlanırdık haliyle. Yine de hakkını yemeyelim, şelale küçücük olsa da genişçe bir havuz oluşturuyordu ve yüzmesek bile serinleyebilecektik.

Hemen peştemalımı etek yapıp mayomu giydim, kıyıda oynaşan kelebekleri fark edince gopromu aldım, küçük bir çekimin ardından soldaki kayalara tırmanmaya başladım. Derdim yukarıdan görüntü almaktı, ama kurumak için kayaların üzerine kurulmuş gençler, "Kayacak mısın?" diye sorduğunda, bu sefer mesafeli boş bakışlarla bakan ben oldum. Bir de şöyle bir şey var; çıkarken yapacağım çekimin heyecanıyla düşünmemiş ya da belki o kadarını hesap etmemiş olmalıydım, çünkü kayalardan aşağı inersem ıslak ve çamurlu ayaklarımla kayıp kafamı gözümü parçalamam işten bile değildi. Yani yukarıda kayacak bir yer varsa, tek iniş yolum kaymak olacaktı. Eh, goprom yanımdaydı ve ben macera yaşamak istemiyor muydum? Elbette istiyordum.


Tamam, olayı çözmem biraz zamanımı aldı. Kayaları tırmandıktan sonra şelalenin döküldüğü noktada küçük bir havuz oluşmuştu. Şelale derken biraz abarttığımı hissediyorum, çünkü en fazla 1,5 metrelik bir yüksekliğe sahip, ama muhtemelen bu yürüyüşte görüp görebileceğim en eğlenceli şey olacağı için biraz abartmakta zarar yok. Neyse, havuzun sol tarafındaki kayalıkta şaşırtıcı derecede düzgün bir şekilde aşağı inen taştan bir kaydırak vardı. İyi de taşın üzerinden kaymak mümkün müydü? Niye başkaları da kayıp bana yol göstermiyordu? Tek cengaver ben miydim? Tamam, galiba bendim, çünkü aşağıdaki herkes gözünü üstüme dikmişti. Yine söylüyorum; ilgi orospusu falan değilim.


Azıcık zekamı işlettikten sonra kaydırağı ıslatmam gerektiği sonucuna vardım. Pratik zekam gerçekten iyidir. Sonuç olarak taş kaydırağı bol suyla ıslattım, gopromu düşürmemeye ve oturur oturmaz kaymamak için büyük dikkatle oturdum, başka iniş yolum olmadığını ve aşağıda herkesin beni izlediğini kendime hatırlattım. Ve kendimi bıraktım. Ve kaymaya başladığım anda, heyecandan ve dahi korkudan olsa gerek, zaten açık olan gopromun kapama düğmesine bastım. Hay bin gopro!


İniş kısa sürdü, inişin hızıyla kıçımı yere vurdum, ne kadar derinde olduğumu bilmediğimden panikle yüzeye fırladım ve saniyesinde havayla buluşup çığlık attım. Su buz gibiydi, ama sanırım tir tir titrememin asıl sebebi yaptığım şeyin heyecanı ve tezahüratlar eşliğinde bana doğrultulmuş kameralardı. Keşke flaşlar da patlasaydı. Velhasılı kelam, doğru dürüst bir kayış çekimi yapabilmek için 3 kez kaymak zorunda kaldım (ikincisinde de aynı haltı yedim çünkü). Sonrası şelaleye masaj yaptırma qeyfi.

Kıyıda buz gibi suyun keyfini çatıp sigaramı içerken (o kaydıraktan kaymak orgazma eşdeğer) rehberimiz bizi harekete geçirmeye çalışıyordu. Sonunda ağırdan aldığımızı görünce, ben çıkıyorum diye sakin bir tehdit savurdu ve hepimiz yine peştemal/havlularımızı etek yapıp ıslak mayolarımızı çıkarıp şortlarımızı giydik.

Sonrası yine yeşillik, yine tırmanma (bu seferkiler daha zorluydu), küçük patikalarda kayıp düşmeler (ben düşeyazdım sadece), yine sıcak, yine yeşil.

Toprak bir yola vardığımızda rehberimiz kenardaki küçük bir toprak oyuğuyla oynamaya başladı. Önce fenerini tutuyordu deliği, sonra en başta kestiği bir bambu parçasını yol boyunca çenttiği kamasıyla deliği büyütmeye çalıştı. Ne var? Ne var? diye soran grup, sonunda delikte bir tarantula olduğunu öğrendi. Aman uğraşma, dememe kalmadan rehberimiz kamayı deliğe daldırdı ve hepimiz (rehber de dahil olmak üzere) küçük bir çığlık attık. Çoğunluğumuzun çığlığı delikten fırlayabilecek dev tarantula korkusundandı, ama rehberimizinki daha çok hüzünlüydü.

"Öldürdüm onu, çok özür dilerim, kötü karma bu, çok çok üzgünüm," diyordu rehberimiz handiyse ağlayarak. Yerde hareket eden bacaklara baktım. Pratik zekam, durumun dehşetine yenik düşmüş olmalıydı ki "Ama hareket ediyor, öldürmedin onu," diye rahatlatmaya çalıştım genç arkadaşımızı. "Hayır, öldü," dediğinde rehberimize bakınca, örümceğin koca gövdesini iki parmağının arasında tuttuğunu gördüm. Rehberimiz perişandı, kimse ne diyeceğini bilemiyor, bir parça da gülmemek için dudaklarımızı kemiriyorduk. Hangisinin kötü karmaya neden olacağını kestiremiyorduk elbette; örümceği öldürmek mi, yoksa durum karşısında gülmemek için kendini zor tutmak mı? Sonunda gülmemenin, rehberimizi rahatlatmanın, yola devam etmenin en iyisi olacağına karar verdik.

Bu arada yolda yürürken, dev ağaçların en tepesinde arı kovanları görüyorduk. O kadar yüksekteydi ki bu kovanlar, bazılarını seçmek (daha doğrusu seçememek) grup içinde eğlence konusu oluyordu. Bir ara yan yana düştüğümüzde, Çinçe konuşabilen Alman kız "Neden o kadar yukarıya yapıyorlar acaba?" diye sorduğunda, benimle konuşmaya lütfettiği için sevinerek "Belki daha güvenli olduğunu düşünüyorlardır," deme gafletinde bulundum. Bana şöyle bir baktı, onunla dalga geçmişim gibi kaşlarını çattı ve tipik Alman domuzluğuyla "Her şeyden önce arıların düşündüğünü hiç sanmıyorum," dedi. Ona evrimden ve hayatta kalma içgüdüsünden bahsedebilirdim, ama olay çıkmasın diye içimden "Yo bitch!" diye haykırıp adımlarımı hızlandırmakla yetindim. Ukela dümbeleği.

Cangılda kulak tırmalayan tek medeniyet sesi ise, yolda karşılaştığımız oduncuların çıkardığı motor sesiydi. Elektrikli testereyle ağaçlardan birini kesiyorlardı. Kameramı çıkarıp kayda başladım ki ağaç bir anda devrilmeye başladı. Hepimiz çığlık attık. Tamam, üstümüze devrilmiyordu, ama birkaç metre ötemizde devrilen bir ağacı görmek kimimizde isyan, kimimizde korku, kimimizde heyecan yaratmıştı. Sanırım benimki sonuncusuydu, dolayısıyla karmalarıma bir karma daha eklemiş olabilirdim.

Sonrası yine yeşil, yine sıcak (artık akşamüstü olmak üzereydi), yine kayıp düşmeler (yine sadece düşeyazdım) ve farklı olarak grup içinde kutuplaşma. Bir tek lahana tarlasında grup fotoğrafı çektirirken bir araya geldik, onun dışında herkes neredeyse bireysel takıldı. Ya da gruplar oluşturdu. TV8'de Ütopya ya da Survivor seyredip, neden öyle saçmaladıklarını anlamayan varsa geri gelsin, anlatayım. Ben anladım çünkü.



Oyumu genç İngiliz çiftten yana kullandım. Birbirlerine o kadar benziyorlardı ve birbirlerine o kadar mesafeli davranıyorlardı ki başta kardeş olduklarını düşünmüştüm. Sonra konuşurken 5 yıldır birlikte olduklarını öğrendim. İki yıldır birlikte yaşıyorlarmış ve bir yıl öncesinden beri bu tatili planlamışlar. Turistler arası en heyecanlı konu, "Onu yaptın mı? Bunu gördün mü? Ben böcek yedim, yaaaa!" muhabbeti. Ve ne yalan söyleyeyim, bu tür yarışları seviyorum. Neyse Sam'le Ryan, kullandığım oyun hakkını vererek, geyiğe yatkınlıklarını da kanıtladıklarından yolun geri kalanı güle oynaya ve dedikoduyla geçti. Manuela da bizi seçmişti. Avusturyalı çift, sessizlikleriyle ilk eleneceklerdendi. Geriye Çinçe konuşan Alman kızla, ondan hiç de geri kalmayacak kadar gıcıklık alametleri gösteren Çinli adam kalıyordu. Ütopya'ya hoş geldiniz.

Ha, bu arada yarasa mağarasına da girdik (sadece erkekler), ama ışık yeterli olmadığından ve yukarıdan üstümüze damlayan ılık damlaların ne olduğunu kestiremediğimizden huylandığımızdan kısa sürede çıktık.

Meğer Sam de margarita hastasıymış ve bir gece önce nefis bir margarita barına gitmişler. Dönüş yolunda, diğerlerinin kıskanç bakışları altında akşam yemeği için sözleştik. Otelden arkadaş edindikleri Guatamalalı kızla İngiliz genç de katılınca, sokak büfelerinden deneyerek hava atabileceğimiz yemekleri seçip (ben alüminyum bir tencerede fokurdayan ve balık çorbası olduğu iddia edilen bir şey seçtim) sohbet ettik. Ardından Chiang Mai Sports Bar'a gidip, 50 çeşit farklı margaritalardan seçim yaparak sohbetimize devam ettik.

Tabii yürüyüş boyunca gülmemek için dudaklarımızı kemirmemize neden olan (özellikle de örümcekli kötü karma meselesi) olaylara kahkahalarla gülerken, içtiğimiz margaritaların verdiği rahatlığın da payı vardı.

Güzel bir gün geçirmiştim, ama sabah yine (yine!) erken kalkıp Phuket uçağını yakalayacaktım. Saatler gece yarısını vurmadan otelime gittim, eşyalarımı topladım, balkonumda bir sigara içtim, sonra günün yorgunluğuyla yatağıma girip kendimi, kötü karmaların olmadığı yemyeşil rüyalara bıraktım.



Not: Bir tek Phuket ve geleneksel Top10 yazım kaldı. Birkaç hafta içinde yazmayı hedefliyorum. Vaktim var nasılsa :)


03 Mart 2015

CHIANG MAI: SENİ ÖZLEYECEĞİM, BANA ÇOK İYİ DAVRANDIN

Bazen Google Glass benzeri bir zamazingonun yokluğunu fazlasıyla hissediyorum. Hatta bu tür zamazingolarla bile bazı anları yakalamak mümkün değil sanırım. Öyle anlar ki ancak insanın beynine işliyor. İşte sabahın altısında Chiang Mai otogarına indiğim anda, kim bilir belki de yeni doğan güneşin büyülü ışığınında etkisiyle, gördüğüm minik detayları belgelemek istedim.

Otogardan şehir merkezine tuktukla 80 bahta gidilebildiğini okumuştum; tuktukçu 120 baht deyince biraz da naz olsun diye sırtımı döndüm ve yürümeye başladım. Arkamdan seslenen olmayınca da yürümeye devam ettim. Zaten iki adım sonra ana caddeye ulaşılıyor.




Chiang Mai'da hayat yeni başlıyordu. Düzenli ve temiz bir şehir. Çocuklar ve gençler gruplar halinde servisten inip okul görevlisinin denetiminde caddenin karşısına geçiyor, güneş binaların arasından altın rengi ışığını gösteriyor, araya duvarlarda sürpriz grafitiler giriyor, derken küçük bir çayın üzerindeki süslü köprü karşıma çıkıveriyor... Hepsini hepsini fotoğraflamak istiyordum, ama sırtımdaki yükle biraz da üşeniyordum doğrusu. İşte yakaladığım anlardan biri aşağıda...

Dükkan sahibi kadın, Budist rahibin önünde diz çökmüş, birlikte dua ediyorlar. 
Ama kaşla göz arasında öyle bir şeyle karşılaştım ki en çok bunu fotoğraflayamadığıma üzülüyorum. Gözünüzde canlandırmaya çalışacağım: Geniş bir bahçe kapısı düşünün, geniş bir bahçeye açılıyor, bahçenin gerisinde terk edilmiş gibi görünen yayvan bir yapı var, belki bir ambar, belki bir ev, kestiremiyorum. Bahçenin sağ tarafında ulu bir ağaç gözüme çarpıyor, sonra gözüm sola kayınca biraz ileride ellerini arkada bağlamış, ünlem gibi duran yaşlı bir adamı fark ediyorum. Güneş arkadan vuruyor, adam hiç hareket etmeden caddeyi seyrediyor ve sigarasının dumanı başının hemen yanıbaşında öylece asılı kalmış. Hiçbir hareket yok, sadece güneş, bahçe ve yapı var. Olduğunca durağan, ama aynı zamanda müthiş canlı. Neredeyse bir tablo. Müthiş bir manzaraydı.



Yürüye yürüye şehrin tam ortasında yer alan eski Chiang Mai'a vardım. Eski şehir kuşbakışıyla tam bir kare. Dört bir yanı su hendekleriyle kaplı ve yine dört bir yanında büyük girişler var. Muhtemelen bir zamanlar surlar da vardı, çünkü özellikle kapıların iki yanında hala surların izleri görülebiliyor. Sabah ışığı o kadar enfes ki hendekteki fıskiyelerin her birinde gökkuşakları dansediyor.




Eski şehrin üç yanını gezip 3. geçitten içeri daldım. Artık bir otel bulmanın zamanı gelmişti, eh hava ısınıp sabah serinliği kaybolurken yüküm de iyice ağırlaşmıştı. Booking'den bulduğum birkaç otele uğradım; kimi resimlerdeki kadar güzel değildi, kimi çok pahalıydı. Acele etmedim, doğum günü haftam olduğu için gönlümün ısınacağı bir otel bulmaya kararlıydım. Hem otellere girip çıkmak, resepsiyonda gülücükler saçan görevlilerle konuşmak zevkliydi. Farkına bile varmadan geçen 3 saatin sonunda girdiğim bir caddedeki otele anında ısındım. İçeri girdim, resepsiyondaki Toni ile tanıştım, fiyat sordum, 75 dolar dedi, odanın fotoğrafını görmek istedim, gösterdi. Ve o saniye doğru yerde olduğumu anladım.

Odamdaki balkondan günbatımı


Gündüzleri işimi de aksatmadım ;)



Otelin adı Villa Duang Champa. Bıraksalar ya da şansım olsa, hayatımın geri kalanını bu otelde, o nefis odada geçiririm; o kadar güzel, o kadar temiz, o kadar şık, o kadar aşık olunası bir otel yani. Üstelik de eski Chiang Mai karesinin tam göbeğinde değil miymiş?

Doğum günümde 3 Kral anıtının hemen yanındaki La Mango'da doğum günü pastası niyetine yeşil çaylı dondurma ısmarladım. Yanında kızarmış kırmızı fasulyesi, pudingi ve kahvesiyle tam bir "treat" oldu.


Bilmiyorum, belki kutlu doğum haftası nedeniyleydi, ama Chiang Mai insanın şımarmadan kendini şımartması için her tür olanağı sunuyor. Otelin hemen dibindeki en büyük tapınak sistemi Wat Chedi Luang'da etrafa bakınıp fotoğraf çekmek yerine (ya da fotoğrafları çektikten sonra) oturup hürmet sunarken, kendinizi dinlemek için vakit geçirmek istiyorsunuz. Sonra yeni tanıştığınız arkadaşlarınızla buluşmak için beklerken, yakındaki bir tapınağa girdiğinizde, mantra okuyan bir adamın ardında oturuyorsunuz, derken hop, kucağınıza bir kedi çıkıveriyor, hamur gibi kucağınıza yayılıyor. Ardından sokaktaki yemek tezgahlarında alüminyum bir tencerede fokurdayan iğrenç görünümlü bir balık çorbasına şans veriyorsunuz, yemek bir ziyafete dönüşüveriyor.







Bütün yaşadıklarımı ya da artık sadece beynimin bir köşesinde kalanları fotoğraflamaya kalksam şehri yaşayamayacaktım. Dahası yeni yaşımda bana haddinden fazla iyi davranan bu şehri, kameranın ardından yaşamak büyük saygısızlık olurdu. Her anının tadını çıkardım, müthiş arkadaşlarla tanıştım, cangıllarda yürüyüşe çıktım, her akşam farklı bir noktada yeni tatlar denedim, küveti doldurup her akşam mis kokulara gömüldüm, tapınaklarda budist rahiplerin ayinine denk geldim, oturdum onları dinledim, akşamları güneş güzel battı, sabahları güzel doğdu, gündüzleri sıcak yormadı, akşamları hemen serinleyiveerdi. Chiang Mai, her anımı çok özel kıldı. Ben de hürmette eksiklik etmedim.

Bir dahaki uzakdoğu seferimde, Thailand'ın kalbi olarak anılmayı sonuna kadar hak eden ve hemen herkesin gülücükler saçtığı Chiang Mai kesinlikle daha uzun zaman geçirilecek bir şehir olarak hafızama kaydoldu. Tıpkı Siem Reap gibi...

Not: Bir sonraki yazımda, bahsettiğim cangıl yürüyüşünü anlatacağım. Şimdilik teaserla idare edin :)