04 Nisan 2010

Bir cumartesi daha böyle geçti: siyah mantar, gönül sokak, harbiyede piyasa ve aşk ve dahi benim zavallı çatalım

Daha önceki cumartesi akmasını okuyanlar bilir; gece çıktım mı yerimde duramıyorum, geceye tam anlamıyla akıyorum, artık gece nereye giderse...



Çatalımı görenlerden peşinen özür dilerim :P
Gece arkadaşımın gecikmiş doğumgünü kutlaması için Çin Büfe'de başladı. Haliyle henüz akşamdı. Çin Büfe öyle kalabalıktı ki bir Seinfeld faciası yaşamamıza ramak kaldı. Neyse ki muteber müşteri sayıldığımızdan ilk boşalan masaya kısa sürede davet edildik. Oturduğumuz yeri yanda görebilirsiniz, sırtım ortalığa dönük olduğu için eskaza çatalımı görenlerden peşinen özür dilerim. Hayır, yemek yerken chopsticks kullanırım. Evet, çatal derken gözünüzün önüne gelenden bahsediyorum. Her neyse... Çin Büfe'yi hem yemekleri hem de ortamı için sevdiğimizden derhal dermeyan eyleyerek yemeklerimize yumulup (söylemesi ayıp: çıtır mantı ve springroll ile başladık) sohbetimizi eyledik. Ben her zamanki gibi ana yemek olarak siyah mantarlı dana eti yedim. (söylemesi ayıp: yanında yumurtalı pilav). Mutlaka deneyin. Mantara her ne kadar düşkünlüğüm yoksa da bu siyah çin mantarı denen şey ağızda enteresan bir his yaratıyor. Gugıllayınca, tövbeler tövbesi pek de çirkin birşey olduğunu gördüm ama boğaz laftan anlamıyor. Sanıyorum yemeğin sonuna doğru çatalımı görenlerin sayısı fena halde arttı ama ne yapayım, pufta oturmak pek de kolay değil.

Tam Starbucks'tan 'short sade' alıp yürümeye başlamıştık ki (formumu korumaya çalışıyorum) tünele yaklaştığımızda bir arkadaşımız Nar Pera'da olduğunu söyledi. Sanırım radar yeteneğini iyice ilerletmiş olmalı, çünkü Gönül Sokağın (Tünel Adidas) başındaydık o aradığında ve tahmin edeceğiniz üzere Nar Pera da o sokağın hemen dibinde. Küçük ama sevimli bir yer, müzik konusunda da neşeli bir yemek vaad ediyor. Arkadaşımız da başka arkadaşlarıyla yemek yiyecekmiş, onları beklerken bizi aramış, eh biz de eşlik etmeye gönüllü olduk. Bir Alman, Bir Arap arkadaşı aramıza katıldığında küçük bir beynelmilel grubumuz olmuştu bile. Tabii sırtım sokağa baktığı için zavallı çatalım dahil olmak üzere bütün sırtım soğuktan dondu ama neyse ki fıstık yeşili bir şalla durumu idare ettik. Yemek yiyecek halimiz olmadığı için arkadaşların nefis görünen yemeklerine bakmamaya çalıştık ama bizi davet eden arkadaşımızın daha masaya oturur oturmaz bahsetmeye başladığı cheesecake'in tadına bakmadan edemezdik (çatalın ucuyla tadına bakmakla yetindim, evet, bildiğiniz çatal, hayır, gözünüzün önüne gelen değil).

Daha sonra başka bir arkadaşımızla buluşmak üzere (gece akması böyle birşey işte, aktıkça çoğalıyoruz) BearPhorus'a uğradık, çünkü Vikinglerin İstanbul'a geldiğini duymuş idik. Bir bira süresinde efsanelerdeki Vikinglere sıkı sıkıya bağlı kalmak gerektiğinde sanırım hepimiz hemfikir kalmıştık, pembe yanaklı sarışın dombilikler mitoloji tahayyülümüzle pek örtüşmedi doğrusu.

Ardından son günlerde çokça adını duymaya başladığımız Piyasa'ya doğru yola çıktık. Piyasa Harbiye'de, Kenter Tiyatro'sunun hemen iki yanında. Kapıda bir süre bekletilip içeri alınıp alınmayacağınızın belirsizliğiyle tırnaklarınızı heyecan ve hevesle kemirmek isterseniz Piyasa tam yeri. Ama şöyle söyleyeyim; kapıda beklemeye değer bir yer olmuş Piyasa. Şu ekonomik buhran döneminde ipe sapa gelmezlerin her yere alınmaya başladığı bir ortamda mekanın nezihliğini korumak ve bir anlamda mekan komünü oluşturmak adına bence doğru bir yaklaşım. Neyse ki belli bir janrım ve parola yerine geçen bir ismim olduğundan içeri girmekte gecikmedik. Piyasa'da akşam yemeği de veriliyormuş ama ben hala siyah çin mantarını eritmeye çalıştığımdan ve dahi artık geceyarısı olduğundan menüye bakmadım bile. Aksine DJ Sedat'ın keyifli Türkçe Pop nağmelerinin salınımına bıraktım kendimi. İçki fiyatları biraz tuzlu ama belediyelerin barlardan bile eğlence vergisi aldığı bir memlekette, ev yapımı alkol yerine düzgün bir içki içmek için buna katlanmak gerekiyor. Orada rasladığım bir arkadaşımdan öğrendiğim kadarıyla Perşembe akşamı bile tıklım tıkışmış Piyasa. Hatta Saba Tümer ve Oray Eğin tayfası da oradaymış. Dediğim gibi: gidilip görülmeli.

Piyasa, sevgili işletmecisi Tunç, DJ Sedat ve ortamıyla bana ne kadar 14'ü hatırlattıysa sonraki durağımız LoVe, yeni dekorasyonuyla 19-20'yi hatırlattı. İçeri girer girmez, bence İstanbul'un en iyi club müziğiyle dans etmemek mümkün değil. DJ Can Top, gerçekten günü takip ediyor ve mekanın nabzını çok iyi tutuyor. Duyduğuma göre önümüzdeki haftasonu canımın içi İsmail (the manager) belli bir saatten sonra Türkçe Pop setiyle DJ kabinine geçecekmiş. Sahne tozu yutmuş bir adam olduğundan fena halde eğlenceli bir gece olacağa benzer. Yıllar önce 'Aşk burada, sen nerdesin?' sloganıyla küçücük de olsa katkıda bulunduğum LoVe Dance Point, hala İstanbul gece hayatının en iyilerinden biri olmaya devam ediyor.

Bu kadar  14, 19-20, DJ Sedat falan demişken, İstanbul gece hayatına çok şey katan Ceylan Çaplı'yı anmadan geçmek olmaz. Göçüp gittiğini duyduğumda 'bir devir daha kapandı' diye düşünmüştüm ama aslında onun açtığı devir gelişerek devam ediyor. 

Alman'la Arap'a ne olduğu, Fransız aksanı beni deli etse de (belki de sırf bu yüzden) french kiss'i nasıl kaçırdığımı, son mekanda eski bir arkadaşımla neler konuştuğumuzu ve dahi bütün gece kimlerle fingirdediğimi hayatta da anlatmam. Velhasılı kelam birkaç mekana daha akıldıktan sonra zavallı çatalım ve ben uslu uslu eve döndük.

2 yorum:

  1. Çin Büfe'deki yumurtalı pilava bayılırım ki kıskandım en kısa zamanda ilk iş ordayım!

    Piyasayı merak edenler kafilesinin başını çekiyorum ve tabiki en kısa zamanda ilk iş ordayım:D

    'Aşk burada sen nerdesin?'(Kıskandım-ben de bir tane istiyorum)

    YanıtlaSil
  2. Platonik aşkın hızlı yaşantısını okumaca...
    Üzücü...

    YanıtlaSil