26 Temmuz 2010

DÜŞLÜ

1
Siyah beyaz, hatta koyu gri. Ev taşıyorum. Ama bu arada dağıtmam gereken kâğıtlar var. Eve girip elimdekileri bıraktıktan sonra bir tomar kâğıdı alıp sokağa çıkıyorum. Arkadaşlarla buluşmam gerek, ama dışarı çıkar çıkmaz siyah uzun bir araba fark ediyorum ve nereden çıktığını bilmediğim, aslında hiç tanımadığım bir arkadaşla kaçmaya başlıyorum. Sonunda kayalık bir uçurumun kenarına geldiğimizde artık kaçacak bir yer olmadığını görüyorum. Etrafıma bakıyorum; arkadaşımın ayakkabısını bir kayanın arkasında görünce rahatlıyorum. Saklanmış. Bu arada siyah uzun araba hemen arkamda duruyor, içinden inen siyahlı adamlar ellerindeki silahlarla etrafı taramaya başlıyorlar. Kurşunlar teker teker bedenime saplanırken garip bir haz alıyorum. Her kurşunla biraz daha huzur duyarken yere yıkılıyorum. Yere düşer düşmez yuvarlanmaya başlıyorum ve yuvarlanırken toprak üzerime kapanıyor. Hala huzurluyum. Karanlıkta… 


2
Beş on kişilik bir grupla ara sokaklardan birinde kaldırma tünemiş yakınlardan gelen müziğe parmaklarımızla tempo tutuyoruz. O sırada hemen yanımızdan üç serseri geçiyor ve sinirli sinirli ‘cıkcık’lıyorlar. Birkaç adım sonra ortadaki aniden dönüp belinden bir silah çıkarıyor ve ateş etmeye başlıyor. Kurşunlar bize gelmiyor ama arkamızdaki evin duvarı delik deşik. Silahına rağmen adamın üzerine atılıyorum. “Madem kafan bu kadar bozuk, adam gibi söyle de sessiz olalım,” diyorum. Adam sırıtıyor. Baktığı yöne bakıyorum. Grubun arasında genç bir oğlan sırtını duvara dayamış yerde oturuyor, kucağında da yine genç bir kız var ve serserilerden bir tanesi kıza jilet atmakla meşgul. Oğlan dehşet içinde donakalmış. Birden ortada kan olmadığını fark ediyorum ve bunun kötü bir kamera şakası olduğunu düşünüyorum. Sonra oğlanın aslında yatağında yattığını görüyorum. Bunun aslında onun düşü olduğunu fark ediyorum. Pencereye bakıyorum. Bir adam oğlanı izliyor. Sabah olmak üzere…


3
Uyanıyorum. Saat 9.15. Sınava yetişmem lazım. Telaş içinde yataktan fırlıyorum. Giyiniyorum, ama ayakkabımın tekini bulamıyorum. Çıldırmak üzereyim, nereye baksam bulamıyorum. Bu arada annem çiçek desenli sabahlığıyla kahvaltı hazırlıyor. Neyse o sırada ayakkabımın tekini komodinin altında buluyorum. Bu sefer diğerini kaybediyorum. Dakikalar akıyor ve ben evin altını üstüne getirdiğim halde bir çift ayakkabıyı bir araya getiremiyorum ve ayağıma terliklerimi geçirip evden çıkıyorum. Bir kedi kapının önünde apartman merdiveninin tırabzanına sürtünüyor. Sevmek için elimi uzattığımda, parmağımı ısırıyor. Acı çekiyorum, kediyi elimden sıyırmaya çalışıyorum ama elimi ne kadar sallarsam sallayayım kedi bir türlü düşmüyor. Sonunda kediyi yere çalıyorum ve koşa koşa merdivenleri inmeye başlıyorum. Elim neredeyse parçalanmış. Sabah sabah…
 

4
Bir çiftlik evinin verandasında annemi görüyorum. Etrafımda tanımadığım insanlar var ve annem hamile. Şaşırıyorum. Dokunmaya çalışıyorum, ama sakarlığım üzerimde, dirseğim karnına çarpıyor. Karnını okşuyorum. Annem de oldukça şaşkın ve şaşkınlıkla birlikte sanki mutlu. Sıcak sayılabilecek bir öğle vakti…


5
Taş merdivenlerde arkadaşımla karşılaşıyorum, onlar da yukarı çıkıyorlar ama dinlenmek istemişler, basamağa oturup televizyona bakıyorlar. Televizyon olmasına şaşırıyorum, ama televizyonda beni seyrettiklerini görünce daha da şaşırıyorum. Bir bankın üzerine çıkmış dans ediyorum, üzerimde salopetim var. Kendimi seyrederken çok eğleniyorum, mutlu oluyorum. Sonra koşa koşa merdivenleri tırmanmaya başlıyorum. Bir süre sonra öyle bir hızlanıyorum ki parmak uçlarımda koşarken havalanmaya başlıyorum. Havalanıyorum, şaşırıyorum ama o kadar da şaşırmıyorum. Merdivenlerin sonunda büyük bir meydan, meydanın ortasında da devasa bir huş ağacı var. Kollarımı çırpmam yetiyor, hiç ağırlığım yokmuşçasına ağacın etrafında dönüyorum. İleri de aşağıdaki denizi görüyorum, maviyle yeşil güneşin altında pırıl pırıl. Güzel bir öğleden sonra…


6
Gri yağmurlu bir hava. Meydandaki iki büyük binanın arasındaki köşeye sıkışmış iki katlı binaya bir kutu taşıyorum. Arkadaşım da bana yardım ediyor. Eve karton kutularla giriyoruz. Gri bir koltuğun üzerine bıraktıktan sonra salonun ortasındaki dev karyolanın üzerine çıkıp zıplamaya başlıyoruz. Öyle zevkli ki birkaç saniye havada asılı kalmak. Bir an arkadaşım gözden kayboluyor, ben de ardından yöneliyorum. Dışarıda yağmur yağıyor. Biraz ötede arkadaşımı görüyorum. Gökdelene doğru yürüyor. Arkasından koşuyorum ama insanlar üzerime üzerime geliyor. Onu gözden kaybediyorum. Akşamüstü iş çıkışı…




7
Düşümde düş görüyorum, diye düşünüyorum düşümden uyandığım düşümde… alaca aydınlık...

Ankara, 1995

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder