27 Ocak 2011

ZEİTGEİST: MOVING FORWARD ya da VAZGEÇEBİLECEK MİYİZ?

Çocuk ninesiyle Monopoly oynarken sürekli yenilmektedir, çünkü nine çok iyi oynar. Bir yaz tatili boyunca çocuk hırsından yatar kalkar Monopoly oynar ve sonunda oyunun inceliklerini kavrar. Dahası bir sonraki oyunlarında ninesinin elinden son Monopoly dolarına kadar alır. Ninenin çocuğa vereceği bir ders vardır oysa:

"Bütün arazileri, evleri, otelleri, enerji hatlarını, ulaştırma idarelerini ele geçirdin, bütün paraları topladın. Ama ne var biliyor musun? Bunca hırsla elde ettiklerin şimdi yine oyun kutusuna geri girecek. Hiçbiri aslında senin değildi. Sen büyüyüp gittikten sonra da oyuncular gelecek, oyuncular gidecek, ama bunların hepsi oyunun sonunda yine kutuya girecek. En büyük terfileri aldığında, en büyük şeyleri satın aldığında, en büyük eve sahip olduğunda, en pahalı sağlık poliçeleriyle yaşadığında, en yüksek dağların zirvelerine tırmandığında bütün hırsın anlamsızlaşacak. Yine de hiçbir şey yeterli olmayacak. Ya sonra? Kendine sorman gereken şu: Asıl önemli olan ne?




Dün gece yaklaşık 3 saatlik Zeitgeist: Moving Forward belgeselini seyrettim. Youtube üzerinden seyrederken henüz 304 kişi izlemişti. Şu anda 204.000 izleyiciye ulaşmış. Bu belgesel Zeitgeist Hareketinin üçüncü filmi. Aslında hepsi aynı şeyi anlatıyor: Nasıl uyutulduğumuzu! Hareketin Türkiye ayağı da var: http://www.zeitgeisthareketi.org/ Buraya videoyu koyacağım ama daha önceki filmlerde de olduğu gibi çoğunluğun seyretmeyeceğini bildiğim için bir de özet geçmem gerekecek. Yine de bu son filmde animasyonların çok keyifli olduğunu belirteyim. Lütfen biraz zaman ayırın ve seyretmeseniz bile okuyun ve tabii ki lütfen paylaşın!

İnsan Doğası: Her şey genetik değil! 
- Kalp krizi, romatizma, akıl hastalıkları, hatta göğüs kanseri... Genom araştırmalarına göre bunların hiçbiri genlerimizde yazılı değil.
- Davranışlarımız da genetik değil. Daha doğrusu yaşadığımız çevre hangi genlerimizin devreye gireceğini belirliyor. Örneğin intihar kurbanlarının beyinleri incelendiğinde, genellikle genç insanlar oldukları ve çocukluklarında büyük travmalar yaşadıkları ortaya çıkmış. Yani aslında Epigenetik (genetiküstü) bir durum söz konusu. Yaşadıklarımız ve çevremiz, hangi genlerimizin devreye girip hangisinin kapanacağını belirliyor.
- Yine bir araştırmada 1.000 kişi doğumlarından 20 yaşına kadar incelenmiş. Genlerinde anomali olan bireyler, ancak çocukluklarında büyük travmalar yaşadıklarında şiddet eğilimi göstermişler.
- En komiği de şu: genleriyle oynanmış laboratuar farelerinin labirentlerde peyniri bulmaları üzerine deneyler yapılır ve peynir bulunduğunda bilimadamları sevinç çığlıklarıyla bunu farenin genetik dehasına bağlarlar. Oysa bir kere daha düşünmekte fayda var: Fare doğal ortamında da yiyeceğini bulmayacak mıdır?

Örnek Vaka: Bağımlılık/Tiryakilik
- Bağımlılık sadece uyuşturucu maddeyle ilişkili değil. Alışveriş, internet vesaire bağımlılıklarımız açlığımızın, hep daha fazlasını istememizin bir tezahürü. Şirketlerin sürekli başka şirketleri satın alarak büyümeleri, petrole bağımlılığın arabalarımızdan kullandığımız plastik eşyalara kadar bağımlılığımızı artırıyor. Oysa bunun bedelini çevrenin gördüğü zararla ödüyoruz.
- Bu bağımlılıklarımız toplumlara uyuşturucu madde bağımlılığından çok daha fazla zarar veriyor.
- Sistem öyle kurulmuş ki daha çok kazandıran tütün şirketi yöneticisi çok daha büyük ödüllere layık görülüyor. Oysa sigaradan milyonlarca insan hayatını kaybederken, bağımlılığı yaratan şirketler sonuçlarıyla ilgilenmiyorlar. Bağımlılığı daha da artırmanın yollarını arıyorlar.

Çevresel etkiler
- Hamilelik döneminde stres yaşayan annelerin bebekleri, daha anne karnındayken bağımlılığa programlanıyor.
- 1944'teki Kıtlık Hollandası (Dutch Hunger Winter) buna iyi bir örnek. Naziler Hollanda'ya girip bütün yiyecek kaynaklarını ülkeden taşıyorlar. Bütün Hollanda 3 ay boyunca açlıktan kırılıyor, onbinlerce insan ölüyor. Bu dönemde anne karnındaki bebeklerle ilgili elde edilen bulgu ne biliyor musunuz? Bebekler annenin sisteminden beslendiğinden, anneler de aç kaldığından, daha anne karnındayken her bir yağ molekülünü, her bir şeker tanesini kendi sisteminde biriktirmeyi öğreniyorlar. Kıtlık Hollandası'nda aç kalan bu bebekler, olgun yaşlara geldiğinde yüksek tansiyon, şeker, vs gibi hastalıklardan muzdarip oldular bu sefer.
- İngiltere'de yapılan bir araştırmada hamilelik döneminde travma yaşayan kadınların, çocuklarının bağımlılığa meyilli olduğu görülmüş.
- Doğum sonrası çok az dokunulan bebeklerde ölüm oranı yükseliyor. Yani yeni doğan bebeğe çok fazla dokunulmaması inanışı aslında yanlış. Bebekler, kucaklandığı, okşandığı sürece daha hızlı gelişiyor.
- Bu da günümüzde çalışan ailelerin çocuklarıyla ilgili bir gerçeği ortaya çıkarıyor: her ne kadar genlerinde bir anomali olmasa ve hiçbir travmaya maruz kalmasalar bile, yeterince ilgilenilmeyen, sevilmeyen çocuklar da bağımlılığa meylediyorlar. Yani açlık çocuklukta, hatta bazı radikal dönemlerde anne karnında başlıyor ve çevresel ihtiyaçlarımız katlanarak artıyor.

Kültür
- İnsanoğlu tarihi boyunca yaşam koşulları doğrultusunda kültürlerini geliştirdi. Yokluklar kültürlerin çatışmasına neden oldu ve bu çatışma insanoğlunun aynı zamanda şiddet yönünü harekete geçirdi.
- Şiddet aslında evrensel bir davranış biçimi değil. Bazı kültürlerde şiddet sıfırlanırken, bazı kültürler neredeyse kendilerini yok ediyorlar.
- Özetle içinde yaşadığımız toplum elmanın günah ya da lezzetli olarak algılamamızı belirliyor.
- Bununla birlikte içinde yaşadığımız kültür insanoğlunun yaşadığı sorunlardan kar etmeye kurgulanmış durumda. Hatta çoğunlukla kar etmek için yeni sorunlar yaratılıyor: bunun adı kapitalizm.
- Bize hep doğayla rekabet halinde olduğumuz öğretildi. Öyle öğrendiğimiz için de doğayla birlikte birbirimizle de rekabet içine girdik. Hem de hiç ihtiyacımız olmadığı halde.
- Temel insani ihtiyacımız olduğunu düşündüğümüz şeylerin sayısı arttıkça, açlığımız ve rekabetimiz de artıyor.
- Soru şu: kurulan düzen insanlığın doğal evrimini hızlandırıyor mu, yoksa tam tersine bir evrime mi neden oluyor?

Pazar yeri ve Para
- John Lock (Lost'taki değil, ekonomist feylesof) özel mülkiyet kavramını ortaya çıkarmıştı. Bunun üzerine Adam Smith, özel mülkiyetin zaten hak olduğu önermesini ortaya attı. Yani özetle herkes eşit olamazdı. Hatta Smith daha da ileri giderek mülk sahipliği, mal tedariki ve alışveriş arasındaki ilişkileri, yani arzla talebi düzenleyen "görünmez" bir el olduğunu ileri sürdü. Sonuç 1 ABD dolarının üzerinde de görebileceğimiz "In God We Trust". Ancak buradaki Tanrı sistemin ta kendisi. Yani Serbest Piyasa.
- Adam Smith'in o zamanlar göremediği şeyse, paranın da mal olarak alınıp satılabileceğiydi.
- Çıkış noktası piyasada ne kadar çok ve çeşitli mal olursa, toplumlar o kadar çok mutlu ve sağlıklı olurdu.
- Oysa üretim arttıkça makineleşme ihtiyacı doğdu. Makineler insan kaynağına ihtiyacı azalttı.
- Bugün bütün finansal ölçümler paraya dayalı. Örneğin sağlık sektörünü ele alalım; ölçümler para üzerine kurulu olduğundan ABD'de ne kadar çok hasta ve ölmek üzere olan insan varsa, ekonomi o kadar iyi sayılıyor.
- Yani ekonomi iyileştikçe, koşullar insanlığın ihtiyaçlarının ve iyi yaşam haklarının elinden alınmasına neden oluyor.
- Özgürlük, adalet, insanlığın iyiliği için gereken hiçbir kavram karlılık getirmiyor. Şöyle düşünün; şiddet olmalı ki yargıçlar, avukatlar, polisler, askerler, hapishane görevlileri para kazanabilsin, hapishaneler, karakollar ve adalet sarayları inşa edilirken yeni ekonomiler yaratılsın. Yaratılan kültüre karşılık özgürlük ve adalet karlılığı sağlayamaz. ABD borsalarında, avukatlık şirketlerinin ne kadar çok insanı içeri tıktığıyla değerlendiğini biliyor muydunuz?
- Karlılık için tüketimin pompalanması gerekir. Çünkü tüketim olmadan sistem ayakta kalamaz. Tüketim yavaşlamamalıdır bile...
- Ekonomi ne demektir? Özünde tutumlu olmak, kaynakların boşa harcanmaması değil midir? Peki bugün ekonomi deyince aklınıza ne geliyor? Ekonomik krizler mi? Peki ekonomik krizler, kaynaklarda yaşanan sorunlarla mı ilgili? Hayır. Daha çok tüketimin yavaşlaması ve parayla ilgili. Yani ekonomik büyüme çılgınlıktan başka bir şey değil aslında.
- Kaynakların ekonomik kullanımını umursamayan sistemle birlikte, elbette dünyanın milyonlarca yıldır biriktirdiği doğal kaynaklar da tükenmeye yüz tutuyor.
- Kendimiz bir masa yapmaya kalksak, en uzun süre dayanacak malzemeleri kullanırız değil mi? Neden bir yıl sonra kırılacak, eskiyecek bir şey yapmak için uğraşalım ki? Burada iki mesele devreye giriyor: tüketimin devamlılığı için dayanıksız mal üretimi gerekiyor, bu da modaları yaratıyor. Pazar yeri bundan ibaret işte.
- Dahası günümüzde üretilen her yeni ürün, daha satışa sunulduğu anda eski moda sayılıyor. Daha yenileri için açlığımız daha da artıyor, çünkü biliyoruz ki birkaç ay sonra daha iyisi, daha yenisi, daha kapsamlısı piyasaya sunulacak. Açlığımızın nasıl körüklendiğini görüyor musunuz?
- Arabalarımızı değiştirmediğimiz, her sezon yeni giysiler almadığımız, her yeni çıkan teknolojiyi satın almadığımız sürece pazar yeri ayakta kalamaz. Maliyetleri düşürerek ve çevre dostu balını ağızlarımıza çalarak bile, biz satın almadığımız sürece bu sistemin ayakta kalması mümkün değil.
- Zaten paranın metalaşması da buna bağlı. Ev satın almak için mortgage, yeni eşyalar almak için kredi kullanırız değil mi? Ve bu borçlar için faiz öderiz. Peki bankaların aldığı bu faizlerin önemli bir kısmı nereye gider biliyor musunuz? Büyük patronların bankalara yatırdıkları paraların faizini karşılamaya gider. Sistem çok basit, tüketici borçlandıkça, zengin olan parmağını kıpırdatmasa bile parasına para katıyor. Nasıl, süper değil mi? ;)
- Sonuçta bütün mesele de bu: kağıt üstünde var olmayan paranın alınıp satılması, ekonomilerin kağıt üzerindeki oyunlarla sürdürülmeye çalışılması, ülkelerin ve insanların kağıt üzerindeki değerlerle borçlandırılması... Artık pazar yeri, makro düzeyde maldan çok paranın el değiştirmesiyle ilgili bir şey.
- Yapılan bir araştırmada örneğin otizm, zeka geriliği vb. zihinsel gelişimini tamamlayamamış bireylerin, borsada başarılı işlemler yaptıkları görülmüş. Bunun nedeni EMPATİ eksikliği. Yani sonuçları düşünülmeden, insanlığa zararları değerlendirilmeden, paranın sürekli el değiştirmesine odaklanan borsa böyle çalışıyor. Merhamet duygusu yok bu sistemin.
- Makro düzeyde yaşanan bu duygusuzluk, bizlerin üzerinde borçlardan, ihtiyaçlardan, açlıktan, iştahtan dolayı strese girmemizin, depresyon yaşamamızın, MUTSUZLUĞUMUZUN asıl sebebi.
- Bunların hiçbirinde genlerimizin, insani doğamızın ya da gizli örgütlerin parmağı yok. Sosyo-ekonomik sistem bizi bu hale getiriyor.
- Döngü bu yani, toplum böyle şekillendiriliyor. Ne kadar çok tüketirsek, patronları daha zengin ederiz, zengin olabilmek için duygusuz davranması gereken patronlar zenginleştikçe, daha çok mutsuz oluruz, mutsuzluğumuzla açlığımız daha da artar, çünkü ihtiyaçlarımızın yeterince karşılanmadığını düşünürüz.
- Üstelik oylarımızla bizi yönetme görevi verdiklerimiz de bizim için değil, mevcut sistem için çalışıyorlar. Politikanın bir iş meselesi olduğunu artık kavramamız gerekiyor. Siz hiç parası olmayan birinin politikaya atıldığını gördünüz mü? Bu bir tesadüf olabilir mi?

Öneri

Zeitgeist hareketi buraya kadar nasıl uyutulduğumuzu çeşitli örneklerle anlatıyor. Önerisi ise Venüs Projesi. İlk duyduğunuzda Teknoloji Destekli bir Komünizm gibi geliyor kulağa. Yani insanın evrimi doğrultusunda tüm temel ihtiyaçlarının karşılandığı, yeni bir kentsel ve eğitimsel dönüşüm söz konusu. Tasarlanan kentler yönetimin merkezde olduğu, tarımın "çok katlı tarlalara" taşındığı, ulaşımın kolay olduğu, su ve enerjinin adil paylaştırıldığı ve ulaştırıldığı, insanların kendilerine daha çok zaman ayırabilecekleri "dairesel" yaşam birimleri.


Peki komünizm bir çözüm olabilir mi? Daha da önemlisi böyle bir proje komünist sayılabilir mi? Sonuçta Marx dahil birçok düşünür, sistemler üzerine düşünürken, doğal kaynakların hiçbir zaman tükenmeyeceği bilgisiyle düşüncelerini ortaya koydular. Oysa kaynaklarımızın yakında tükeneceği gün gibi ortada. 2030 yılında dünya nüfusunun 8 milyara ulaşması bekleniyor. Bu da, sistemin mevcut şekliyle devamı söz konusu olduğunda tüketimin daha da artacağı anlamına geliyor. Yani eskiyi tamamen kafalarımızdan silip, yeni koşulları dikkate alarak farklı düşünmemiz gerekiyor.

Öte yandan Zeitgeist son yüzyılda üretilen betonun, metalin, doğaya zarar veren bir sürü üretilmiş "şeyin" ne yapılacağına dair pek bir şey söylemiyor. Sadece geri dönüşüme değiniyor. İnsanlığın davranışsal olarak nasıl dönüştürülebileceğine dair de fazla bir şey söylemiyor.

Ama benim en çok takıldığım şey şu: artık kanımıza işlemiş modadan, yeni şeylere duyduğumuz açlığın yarattığı tuhaf heyecan duygusundan, tutkularımızdan VAZGEÇEBİLECEK MİYİZ?

Zeitgeist Hareketi eninde sonunda gelip buna dayanıyor; elimizde avucumuzda ne varsa hepsinden VAZGEÇMELİYİZ! Bizi yönetenleri geleceğimizi güven altına almaları için zorlamalı, gerekiyorsa toplum olarak tüm maddi varlıklarımızı Merkez Bankalarına yığmalıyız. Evet, Zeitgeist ütopik gibi görünse de bunu öneriyor.

Tekrar aynı soru: Sahip olduklarımızdan VAZGEÇEBİLECEK MİYİZ?

Bir sonraki soru: Sistemin bir sonucu olarak kaybettiğimiz güvenden dolayı harekete geçebilmek için ŞÜPHELERİMİZDEN VAZGEÇEBİLECEK MİYİZ? 

Zeitgeist Almanca bir kelime. Zamanın Ruhu anlamına geliyor. Ne yazık ki bugünkü ruh halimizde ŞÜPHE kanımıza işlemiş durumda. Dünyanın bütün kolluk güçleri ve silahları milyarlarca insandan güçlü değiller; buna rağmen kendimizden şüphelenmekten VAZGEÇEBİLECEK MİYİZ? Bugün Tunus'ta olanlara, Mısır'a sıçrayanlara, Türkiye'de işçi ve öğrenci hareketlerine şüpheyle mi bakacağız? Venüs Projesinden kimlerin kar elde edeceklerinden şüphelenecek miyiz? Şüpheyle yaşamaya devam edecek miyiz?

Asıl mesele budur. Lütfen paylaşın, yorumlarınızı yazın. 


TÜRKÇE ALTYAZILI





ORİJİNAL 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder