11 Şubat 2011

PHUKET 3. GÜN: BUDA’YA VARMAK…


Sabah beşte yatmışız, perşembeye uyanmak biraz daha zor, ama kahvaltıyı kaçırmamak lazım. Burada sabah krallar gibi kahvaltı et kuralına uymaya çalışıyorum. Beyaz peynir yok, zeytin yok, sucuk yok, ama olsun, jambon var, güzel omlet var, dragon fruit var…

Saat 10.30’da Mr. Chan, bizi ada turuna çıkarmak için geliyor. Ama o da ne? Gece diş ağrısı tutmuş, yanağında kocaman bir bant, araba kesif bir ilaç kokusuyla geniz yakıyor. Üstelik Mr. Chan konuşamıyor; yani konuşuyor da zaten anlamakta zorlandığımız konuşması mırıldanmadan yuvarlamaya geçmiş, sonunda anlıyoruz ki diş ağrısından konuşamayacağını, sadece arabayı kullanacağını söylüyor.

Böylece sessiz ada turumuza çıkıyoruz. Bir ara Mr. Chan müzik dinlemek ister miyiz diye radyoyu işaret ediyor, gerek yok diyorum, dışarıdaki kavuran sıcaktan arabanın klimasına sığınmak bile yeterli, sessizliği tercih ediyorum. Hem Büyük Buda’ya gidiyoruz, belki öncesinde yol üstündeki vahşi yeşilliği seyrederken üç kişilik bir yalnızlıkta kendimle kalmam daha isabetli olur. Kim bilir?

Mr. Chan önce bizi adanın yüksek noktalarından birine götürüp, 15 dk işareti yapıyor, çıkıyoruz arabadan, iki foto çekip, su alıyoruz ve 5 dakikada arabaya dönüyoruz. Yeşil ve denizi daha yüksekten görmenin, hayranlıkla uzaktan yakından hiçbir alakası yok.


Tekrar yola çıkıyoruz, bu arada Karon ve Kata plajlarından geçiyoruz. Buralara gelmeyi planlayanlar için söyleyeyim, en eğlencelisi Patong Beach, diğerleri fazla kurtarılmış bölge gibi.

Büyük Buda, adanın en yüksek tepelerinden birine kurulmuş. Yolda bazen uzaktan görebiliyoruz. Mr. Chan, arada bir özür diliyor, artık elimi sallayarak önemli olmadığını belirtecek kadar sıkkınım. Soracak bir sürü şeyim var, ama soramıyorum. Kendimle kalasım da yok gibi. Allahtan araba serin. Velhasılı kelam, ana yoldan sola doğru kıvrılıp Büyük Buda yolunu tırmanmaya başlıyoruz. Buda 45 metre boyunda ve yol boyunca arada bir görünüp kayboluyor. Ama şöyle bir durum var; biz Buda’yı her gördüğümüzde heykel her seferinde biraz daha solumuzda kalıyor, sanki yılan gibi kıvrılan yol boyunca ondan giderek uzaklaşıyoruz. Ve ne zaman bir fotoğrafını çekmeye kalksam, Mr. Chan arabayı yavaşlatsa da bir şekilde görüntü yakalayamıyorum. Tam yakaladım derken, başka bir aksilik oluyor (bkz. aşağıdaki resim)



Belki de artık “uyanma” vakti gelmiştir diyorum. Belki Buda bana bu yılan gibi kıvrılan, bazen 45 derecelik açıyla yokuşlanan bu yolda bana bir şey anlatıyor. Gerçeklikle alakalı olsa gerek. Belki gerçeklik o kadar da kolay ulaşılan bir şey değil, demek istiyor, gördüğünü sandığın şey, gerçekliğin sadece bir kısmı. Üstelik evet, gördüğünü sandığın şey, diye bir şey var. Senin durduğun aynı noktada başka birisi aynı bakış açısıyla dursa bile başka bir şey görecektir. Hatta şunu da belirteyim, diye devam ediyor kafamın içindeki Buda, şaşıracaksın belki ama tek bir gerçeklik diye bir şey de yok. Neden bu kadar çok farklı heykelim olduğunu sanıyorsun. Fark ettin mi? Bazı heykellerim birbirine çok benzermiş gibi görünüyor, ama ancak“görmeyi bilenler” elimdeki, bakışımdaki, duruşumdaki farklılığı görebiliyorlar. Sonra devam ediyor, hava sıcak, şimdilik bu kadar yeter, şuraya birkaç baht at da, heykelim tamamlanabilsin. İçimden Buda’ya pis pis sırıtıyorum. Sonra yine onu duyuyorum kafamın içinde: Aslında sen kendi gerçekliğine sırıtıyorsun, farkında mısın? Evet, diyorum bütün utanmazlığımla, evet farkındayım, yüzüme çarpmak zorunda değilsin.



Big Buddha muhtemelen 1995’de inşa edilmeye başlamış. Muhtemelen diyorum, çünkü İngilizce bilgi neredeyse yok. İngirişceye bile razıyım, ama o bile yok. Her şey Tayca yazılmış. 45 metrelik heykel irili ufaklı beyaz mermerle kaplanıyor ve güneşin altında bembeyaz parlıyor. Alt tarafı, yani kapalı tapınak kısmı hala inşaat halinde. Toplanan bağışlarla tapınak devam ediyor. Etrafta irili ufaklı bir sürü tapınak ve sunak var, kimileri ibadetini yapıyor, ama etrafta bilgi alabileceğimiz kimse yok. Yani olsa bile çok az İngilizce biliyorlar.




Güneş başıma geçmek üzere, o yüzden Buda’nın etrafında bir tur attıktan ve yanıma aldığım Buldan peştamalımla alnımda biriken devasa terleri sildikten sonra arabanın yapay ama nefis serinliğine dönüyoruz. Mr. Chan ekşi suratıyla hala konuşamıyor. Bir sonraki durağımızın adını söyleyip başıyla onaylamasını bekliyorum sadece: Wat Chalong tapınağı. Mr. Chan yolda bir eczaneye uğrayıp, bir ilaç satın alıyor.

Wat Chalong devasa bir halk pazarının ortasında yer alan meşhur tapınaklardan biri. Önce pazara bir göz atalım diyoruz, ama hırpani, tam da Batılı turistlerin görmeye bayılacağı sefil bir tezgahlar bölgesinde kayboluyoruz. Tapınağın tepesini her yerden görebiliyoruz, ama bir labirentte kaybolmuş gibiyiz. Her yer pis, her yer sefil, çoğu tezgah kapalı… Güneş tepemden kavuruyor. Bu arada pazarın hemen yanı küçük sayılmayacak bir gölet ve etrafı zengin malikanelerle dolu.


Sonunda bir çıkış bulup, tapınağa geliyoruz. Her şey o kadar yeni görünüyor ki sanki daha dün yapılmış koskoca tapınak. Ayakkabılar dışarıda çıkarılıyor. Hemen girişte bir uyarı panosu var; çocukların başını okşamak buralarda hoş karşılanmıyor, ayaklarını uzatarak oturmak çok ayıp, sunakların önünde saygılı olup diz çökmek gerekiyor, öpüşmek yasak. Neyse ki içerisi serin. Duvarlarda Siam ya da Tay efsanelerini hikaye eden resimler var. Her yer irili ufaklı Buda heykeliyle dolu. Tapınak 3 katlı, en üstte de bir teras var. 3. katta camekanın ortasında enteresan bir cam küre, etrafında çeşitli sayılarda mumlar ve küreye dönük duran Buda heykelleri var. Sonunda camekanın bir tarafında İngilizce bir şey okuyorum. Ve evet, sonunda hayalini kurduğum şeyi yapabileceğim: dizlerimi kırıp oturuyorum, ellerimi önümde birleştiriyorum, hafifçe başımı eğip camekandaki duayı okumaya başlıyorum. Ne anlama geldiğini bilmiyorum, ama bunu yapmak hoşuma gidiyor, en azından tapınağa saygımı göstermiş oluyorum. Kilisede mum yakmak, camide namaz kılmak gibi bir şey bu.




Tapınaktan çıkıp az ötedeki Monk tapınağına giriyoruz. Kapıda Japonlar tuhaf pozlar verip, her zamanki gibi fotoğraf çekiniyor, kikirdiyorlar. Buradaki ibadet biraz daha farklı; insanlar bir çiçekle geliyorlar, önce dizlerinin üstünde saygılarını sunduktan sonra, çiçeği sunaktaki vazoya koyuyorlar, ardından yine diz çöküp duayı belli sayılarda (1,3,5,7,9…) tekrarlayıp sunağın önündeki içi çubuklarla dolu bir kutuyu sallıyorlar, sonunda kutunun içindeki bir çubuk yükselip kutudan düşüyor. Ardından bir de ikiye bölünmüş fasulye şeklindeki iki taşı elleriyle birleştirip tekrar dua ediyorlar ve bakla falında olduğu gibi yere atıveriyorlar. Benim seyrettiğim kız iki kere attı, ilkinde iki taş da düz düştü, ikincisinde biri ters, biri düz olunca kız taşları yerine koydu.


Fazla görülecek bir şey yok, İngilizce hiçbir bilgi yok, o yüzden en kısa yoldan arabaya dönüyoruz. Ama o da ne? Mr. Chan ortalıkta yok. 10 dakika sonra ortaya çıkıyor, karnını gösteriyor tuvalete gitmiş, üstelik şimdi biraz olsun konuşuyor, eczaneden aldığı parasetamol işe yaramış. Bir sonraki durağımız Pukhet Town, Mr. Chan gezmek ister misiniz, yoksa öyle bir içinden mi geçelim diye soruyor. Araba süper serin, o yüzden arabayla dolaşalım yeter diyoruz. Phuket Town 300 bin nüfuslu bir yer. Eski şehir Çin-Portekiz tarzında evlerle dolu; Mr. Chan büyük bir gururla bu evleri gösteriyor bize, ama benim için Akaretlerdeki sıraevlerden farkı yok. Turizm geliştikçe bu binalara bakım yapmaya başlamışlar, kullanılmayanlar bile dışarıdan farklı renklere boyanmış. Fotoğrafçı biri için enteresan kareler, pozlar yakalamak mümkün, ama benim içimdeki fotoğrafçı fazlasıyla bezgin ve bir an önce otele dönmek istiyorum. Mr. Chan anlattıkça, bu sefer ben kafamı sallamakla yetiniyorum, rolleri değiştirdik yani.

Sonrası Patong’a varıyoruz, AVM’yi görünce yemek yemeye karar veriyoruz, Mr. Chan’a teşekkür edip AVM’ye giriyoruz. Devasa bir AVM burası. Adını şimdi hatırlamıyorum, envai çeşit restoran, bildik bilmedik bir sürü marka var, alt katı da kapalı çarşı misali düzenlenmiş. O kadar bezgin hissediyorum ki kendimi, ancak sevdiğim bir şey yersem kendime geleceğim. O yüzden Burger King’e giriyoruz, Türkiye’deki içerikten bir jambon farkla hamburgerlerimizi yiyoruz ve ayaklarımızı sürüyerek, bir parça Breeze yardımıyla, "harro masaaaays? (hello, massage?)" sarkıntılıklarını elimizle savuşturup otele varıyoruz. 

Duş alıp yatağa yatıyorum, uyuyorum, bir ara kapı deli gibi yumruklanıyor, bakıyorum temizliğe gelmişler, tomorrow diyorum, iki temizlikçi kadın tomorrooow diye çığlık atıyor, yatağa giriyorum, uyuyorum, uyuyorum, uyuyorum. Buda'ya varmak beni çok yormuş, gece bir ara uyanıyorum, balkonda sigara içiyorum, sigaranın sersemliğiyle yatağa girip yine uyuyorum. 

Ha, bir önceki gece ne mi yaptık? ÇOK EĞLENDİK ;)

Parası verilerek çektirilmiştir. Biliyoruz artık: No money, no honey. Dis iz nat filii... :P

4 yorum:

  1. aaaaaaaaaaaa.
    en son fotoğrafı görünce küçük dilimi yutuyodum.
    lol
    dünyanın öbür ucundasın ve hala blog yazcam diye çırpınıyosun ya.
    tebrikler.
    ve çok ciddi olarak bişey diycem.
    o gözlüklerden gelirken bana bi tane alır mısın?
    parasını gelince EFT'lerim.
    valla bak.
    :D

    YanıtlaSil
  2. eh bundan daha iyi içerik olur mu ki? yazacam tabii... :)

    gözlüklerden bavulla getirip 20 dolardan satacam :P

    YanıtlaSil
  3. fiyatını biliyorum.
    vermemmmmmmm 20$ filan. 5+ neyine yetmiyo!
    :d

    YanıtlaSil
  4. evet son fotoğraf ağzım açık... o son fotonun günahlarındandır buda yorgunluğun :)

    YanıtlaSil