19 Mayıs 2011

BODRUM BODRUM

Şu anda karşımda dolunay henüz yükseliyor karanlık tepelerin ardından. Tam dolunay da denemez gerçi artık; dün gece daha dolu bir dolunaydı.


Burası Milas'tan sonra Bodrum'dan önce Bargilia Boğaziçi Köyü. Aslında bir ada. Bataklığın ortasından doldurma yol yapmışlar. Bataklığın ortasında hikayesini öğrenmeden masalını kendi kafamda yazdığım bir çatısız yapı.


Aslında başka planlarım vardı Bodrum'la ilgili. Ben planımın hazırlığını yaparken, o arada ne olduğunu anlamadım, balık sezgilerim ayaklandı, kova küstahlığım tuttu, belki de geçmişteki travmalarımla çok kötü tepkiler verdim. Afakanlar bastı, İstanbul üstüme üstüme geldi, uyku uyumaktan korktum, uyumayarak korkularımı terbiye etmeye çalıştım.


Derken P. ile konuştuk; benim on yılı aşkın bir süredir en yakın arkadaşlarımdan, deli bir kız, ince ince işlenmiş bir kitap kapağı tasarımı gördüğünüzde onun tasarımı olması ihtimalinin yüksek olduğu depdeli bir kız. Annesini kaybetmiştik birkaç ay önce. Buradaki evde annesinin eşyalarını toplaması gerekiyordu ve hemen üstüne atladım, ben de geliyorum dedim. Onu yalnız bırakmamanın yanında bir de bencil bir hezeyanla İstanbul'dan kaçmak istedim. E, zaten Bodrum'la ilgili planlar yapıyordum, öyleyse belki Bodrum bana iyi gelirdi, çivi çiviyi sökerdi. Hatta yolda aldığım isimli anahtarlığı avucumda tutmak, kora dönüşerek stigmata gibi avucuma yakılır, üzüntümü hafifletirdi belki.


Biz hayata yan bakanlardanız. Başka bir şeyler görmeye çalışıyoruz. Boğaziçi denilen yer iki adanın arasındaki bir boğaz. Demir yorgunluğunu konuştuk, çürüyünce insanın ağzında toz olan, bir daha toparlanamayan sakızlardan konuştuk, haritanın yırtılan yerini, içten kemirilmiş elmaları konuştuk. Rakı içtik. Facebook mesajlarını analiz ettik, sonra kıkırdadık yaptığımıza. Uzak durup duvar ördüğümüz için mi geliyordu ne geliyorsa başımıza? Çekiyor muyduk korktuklarımızı, mıknatıslıyor muyduk? Ürkerek bir hayalin peşinden giderken çok mu kırılgandık? Neydik biz? Kaç kişiydik? Medeni ilişkiler yaşayacağız diye en vahşi, en ilkel, ama en öz benliğimizden mi oluyorduk?

Belki bunları konuştuk, belki aklımızdan geçirdik, belki ikisi birden... Rakımızı içtik.

Şimdi yine gece... karşımda bir ucundan törpülenmiş dolunay. Telefonum çalıyor. E. ben Bodrum'dayken evde kalıp Timi'ye bakıyor. E. benim canımın içi. Deprem olmuş, uykudan uyanmış, korkmuş, sesindeki çocuksu korkuyu duyar duymaz içim sıkıştı, moralini bozmamak için rahat bir sesle onu yatıştırmaya çalıştım. Aslında korkuyorum. İçim sıkışıyor. Titriyorum. O benim canımın içi. Çocuğum gibi, kardeşim gibi, onunla gurur duyuyorum, onun için en iyiyi istiyorum. Aslında herkes için en iyiyi istiyorum. Kendim için de...

Ama depremler oluyor, seller basıyor, iklimler değişiyor, İstanbul basıyor, Bodrum'a kaçmak sadece ilaç olabiliyor, İstanbul'a dönme fikri vasat, Bodrum'a yerleşme fikri hüzünlü, depremler oluyor, seller basıyor, iklimler değişiyor, İstanbul basıyor, Bodrum'a kaçmak sadece ilaç olabiliyor, İstanbul'a dönme fikri vasat, Bodrum'a yerleşme fikri hüzünlü, depremler oluyor, seller basıyor, iklimler değişiyor, İstanbul basıyor, İstanbul basıyor, İstanbul basıyor... İstanbul basıyor.


Ve her ne kadar arada bir ağır sözler söylesem, köprüleri yakarcasına konuşsam da ben de "çemkirme" hakkımdan yararlanmak istiyorum. Evet, çıldırdım, ağır konuştum, kalp kırdım, ama evlerin arasına teleferik kurmayı öneren ben değildim, hayal kırıklıklarımın beni öfkelendirmesine hiç mi hakkım yok, hakim bey? demek istiyorum. Bir öyleyken bir böyle olmanın karşısında susayım mı daktilo hanım? demek istiyorum. Beni çıkarın buradan mübaşiiiir! diye haykırmak istiyorum.

Sonra depremler oluyor, bir telefonla tüm sevdiklerim aklıma geliyor, beni olduğum gibi sevenler aklıma geliyor, yüreğim sıkışıyor, dolunay gözümün önünde yükseliyor, yıldızlar şımarıkça göz kırpıyor, köpekler havlıyor, ıslak soğukta titriyorum, karşı ormandan tuhaf bir çığlık geliyor...

Mutlanıyorum, umutlanıyorum tuhaf bir şekilde.


Öylece bekliyorum...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder