30 Kasım 2011

ALEX VE VAHŞİ ŞEYLER

Yıllar önce Vahşi Şeyler'i (Wild Things) seyrederken, tam yarısında normal şartlarda bitmesi gereken hikayenin ani bir dönemeçle hikayenin daha derinlerine inmesine bayılmıştım. Lise öğretmeninin öğrencisine tecavüz suçlaması üzerine kurulu ilk bölümün fikri vahşeti, ikinci bölümde gerçekten de vahşi şeylere (vahşi dostluklar, vahşi oyunlar, vahşi zekalar vs.) dönüşüyordu.

Can yayınlarından çıkan Alex'in arka kapağını okuduğumda da benzer bir şeyle karşılaşacağımı biliyordum. Tek farkı şu ki Alex'te hikaye başlar başlamaz, katman katman çok daha derinlere iniyor, bir sonraki sayfada okuduklarımız hem çaktırmadan bambaşka bir hikayeyi inşa ediyor, hem de bir önceki sayfada okuduklarımızı çürütüyor.


Özetle; Alex adlı kızımız hikayenin başında bir erkek tarafından takip edildiğini fark ediyor ve bu durum bir şekilde hoşuna gidiyor, gönlünü okşuyor. Oysa restoranda tek başına yemek yerken, başka bir masadan ilgisini eksik etmeyen başka bir adamın hayaliyle evine dönerken, daha önce peşinde dolaşan adam tarafından kaçırılıyor. Sonrası terk edilmiş bir ambar, vahşi ve neredeyse hiç konuşmayan bir adam, içine ancak sığılabilen tahta bir kafes, işkence ve tabii ki devasa sıçanlar.

Görgü tanıklarının ihbarı üzerine kaçırılma olayını araştıran polis ise yetenekli bir ressamın, hamileliğinde sigara içtiği için cüce doğmasına neden olduğu 1.40 boylarında ilginç bir adam. Evet biri kaçırılmıştır, ama kaçıranın kim olduğundan önce kimin kaçırıldığını bulmak zorundadır. Oysa kimin kaçırıldığını bulmak o kadar kolay olmuyor; çünkü Alex hiç de sanıldığı gibi biri değil.

Fransız yazar Pierre Lemaitre'in kaleminden çıkan Alex, uzun zamandır büyük merakla okuduğum en heyecanlı gerilimlerden biri. Özellikle sıçanlar ödümü kopardı. Tavsiye ;)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder