19 Aralık 2011

STOCKHOLM SENDROMU

Blogda popüler kültüre ciddi katkı sağlayan konuları yazmayı seviyorum. Psikolojide bir sendroma adını veren Stockholm Banka Soygunu da bunlardan biri. Üzerine filmler yapıldı, şarkılar yazıldı, bugün bile hala birçok konuyla birlikte karşımıza çıkıyor. Hatta son seçimlerin sonuçları üzerine CHP Başkanı Kılıçdaroğlu bile bu sendromu gündeme getirdi (itiraf ediyorum, ben de aynı şeyi düşünmüştüm).


Münich olimpiyatlarındaki (1972) terör olaylarının ürküntüsünü henüz üzerinden atamayan Avrupalılar, bir yıl sonra (23 Ağustos 1973) Erik Janne Olsson Stockholm'deki bir banka şubesine girmesiyle sarsıldılar. Olsson, hapisten yeni çıkmıştır ve soygun yapmaya karar vermiştir. Hemen polis aranır, ama bu arada Olsson, Elvis Presley'den "Lonsome Cowboy (Yalnız Kovboy)" şarkısını söyleyerek 4 kişiyi rehin almıştır bile. Polislerden o zamanın parasıyla yaklaşık 360bin dolar, iki silah, kurşun geçirmez yelek ve hızlı bir araba isteyen Olsson, aynı zamanda arkadaşı Clark Oloffson'un da içeri gönderilmesini ister.

Polis, hükümetin ve kriz danışmanlarının izniyle Oloffson'u içeri gönderir. Ve 6 günlük medya çılgınlığı başlar. Soyguncular, güvenli olduğu için rehinelerle birlikte kasaya sığınır. Ama istekleri bir türlü yerine getirilmemektedir; üstüne üstlük her an tetiği çekmeye meraklı polisler, hiçbir çözüm geliştirememektedir. Bu arada Oloffson kasanın içinde volta atarken, Roberta Flack'ten "Killing me softly (Beni yavaş yavaş öldürüyorsun)" şarkısını söylüyordu. 


3 gün sonra polisler, kasanın üstünden bir delik açmaya başlar. Olsson, polislerin beceriksizliğinden sıkılıp zamanın başbakanı meşhur Olof Palme'yle konuşmak ister. Görüşür de... Rehineleri öldürmekle tehdit eder, ama istekleri yine yerine getirilmez. Asıl ilginç olanı, ertesi gün Olof Palme'ye gelen yeni telefon. Rehinelerden Kristin Ehnmark, başbakanı doğrudan arar, ne kadar hayal kırıklığına uğradığını belirterek soyguncuların isteklerinin yerine getirilmesini ister. Bu arada polis, kasanın üzerinden açtığı delikten girmeye çalışınca silahlı çatışma çıkınca artık gaz kullanılmasının zamanının geldiğine karar verir. 

28 Ağustos günü şubeye gaz bombası atıldığında, soyguncular pes etti ve rehinelerle birlikte dışarı çıktılar. Asıl şaşkınlık bundan sonra yaşandı zaten. Rehineler, bütün bu süre boyunca daha çok polislerden korktuklarını söylüyorlar, onları lanetliyor, soygunculardan yana tavır sergiliyorlardı. Hatta Kristin Ehnmark, 10 yıl hapis cezası alan Olsson'la daha sonra yakınlaştı ve dost oldu. Diğer rehineler de soyguncularla görüşmeye devam etti. 

Rehin danışmanlarından Nils Bejerot, ilk kez "Stockholm Sendromu" terimini ortaya attığında basın bu terimin üzerine atladı. Sonra 1985 yılında Tennessee Üniversitesinden James T. Turner, bu sendromun bileşenleriyle ilgili tezini ortaya koydu. Her şeyden önce rehin alanla rehine arasında yüz yüze iletişim vardı, aynı dili konuşuyorlardı, şiddet uygulanmadığı için mevcut inanışlar gereği rehin alanların amaçları ahlaki açıdan gerekçelendirildi ve rehineler rehin alanla empati kurdu. Sonuncu bileşen ise tutsaklık süresinin uzunluğuydu; ona göre süre arttıkça rehinelerle rehin alanlar arasındaki etkileşim artıyordu.

Öyleyse 1973'te Stockholm'deki Kreditbank şubesinde geçen o 6 günde ne olmuştu da bütün rehineler, kendilerini tutsak alanların yanında yer almıştı? Olsson'da şeytan tüyü mü vardı? Çocukluğundan beri sorunlu biri olduğu daha sonra anlaşılmıştı; acaba her hareketinde yaşadığı ruhsal sorunları yansıtarak insanların suçluluk ya da acıma duygusuyla etkilenmelerine mi neden oluyordu? Belki de rehineler kendilerini kaçıranların ölümü değil, hayatı bahşettiğini düşünmüşlerdi; yaşama umudunu soygunculara bağlamışlardı. 

Olayın bizim ilgimizi neden çektiği çok açık: köpeği ısıran adam durumu. Rehineler, kendilerini rehin alanlardan korkmak yerine onların yanında yer almıştı. Polisin beceriksizliği ve silaha davranan tavrı, başbakan Olof Palme'nin hayatlarına hiç değer vermediğini görmeleri muhtemelen, taraf değiştirmelerine neden olmuştu.

Peki Erik Janne Olsson'a ne oldu? Olsson bugün 70 yaşında ve Tayland'ın kuzeyindeki bir adada yaşıyor. 1989'da tanışıp ilk gördüğü anda aşık olduğu Taylandlı karısıyla birlikte küçük bir market işletiyor ve çevresindeki sosyal sorumluluk projelerini destekliyor, katkıda bulunuyor. Olayla ilgili soru sorulduğunda "Keskin nişancılar iki kez neredeyse bana isabet ettirecekti. Rehineler hayatımı kurtardı. Sonunda pes ettiğimizde dışarı çıkmamı istemediler, ama son çıkan ben olursam öldürüleceğimi bildiklerinden, bankadan önce benim çıkmama razı oldular," diyor Bangkok Post'a verdiği bir demeçte.  


Her ne olursa olsun, Stockholm Sendromu olay sırasında ve sonrasında yaşananlarla popüler kültürün "kültlerinden" biri haline geldi. Belki bizi tutsak alanlara karşı koymaktansa, onların yanında yer alma kolaylığını tercih etmemizdendir. Belki kendimizi kandırırken, ahlaki gerekçelendirmeler yaparken gerçekten de bizi tutsak alanlara teslim oluyoruz. Belki de bizi tutsak alanlara karşı dirensek bile onlara karşı dipten derinden bir hayranlık duyuyoruz. Kim bilir?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder