01 Mart 2015

ANLADIM Kİ ASIL MESELE YENİ DÜNYA MESELESİ

Keşke Siem Reap'a daha fazla zaman ayırsaydım. Ama daha sırada Bangkok, Chian Mai ve Phuket vardı. Uğrak noktalarım için 3-4 gün ayırmıştım. Yani spontane bir plansızlık kulağa güzel geliyor, ama gittiğin yerde kendini akışa bırakmakdaha eğlenceli. Hem maceraperest gönlüm, Siem Reap'tan Bangkok'a otobüsle gitmeye karar vermişti.

Otobüs bileti 18 dolar. Sabah 6'dan akşamın geç saatlerine kadar otobüs bulunabiliyor. Yalnız dikkat edilmesi gereken önemli bir husus var: 2 farklı otobüs şirketi hizmet veriyor. Bir tanesi, minibüsle sınıra kadar gidip sınırdan sonra başka bir minibüsle devam ediyor. Diğeri ise büyük otobüs, Bangkok'a kadar gidiyor. Sınır kapısında kafayı yemeyeyim diye, büyük otübüsü seçtim ve sabah 9'da yola çıktım.

Bu arada bir uyarı: Bileti satarken genellikle yolun 6 saat sürdüğü söyleniyor, ama yola çıktıktan sonra yol arkadaşlarımdan öğrendiğime göre gümrükteki hıza göre 9 saate kadar uzayabiliyormuş. Etrafı göreyim diye gündüz bileti almıştım, ama bir noktadan sonra yeşillik ve dümdüz topraklar görmekten insan sıkılıyor. Böylece dünya meselelerine daldım ve anladım ki asıl mesele Yeni Dünya meselesi.

Mesela Kanadalı bir kız, yan koltukta oturan iki Alman kıza, Fransız bölgesinin Kanada'dan ayrılıp özerk bir devlet olmak istediğini anlatıyordu. Sadece Fransızca konuşulan bir ülke hayaliyle. Y neslinin katıksız ferdi Kanadalı kız, bunu saçma buluyordu; zaten bütün ürünlerin üzerinde hem Fransızca hem İngilizce kullanmak zorunluydu ve kaldı ki seçmeli Fransızca dersi hiçbir işine yaramamıştı, çünkü Montreal'deki (Y nesli) arkadaşları bile Fransızca konuşmayı saçma buluyordu.

Çok uzak değil, daha yeni geride bırakmak üzere olduğum Kamboçya'da Halk Partisi, 30 yıldır iktidarda. Üstelik son dönem, sandık oyunlarıyla ülkeye hükmediyor. Muhalifler nefret kusuyor. Keza Tayland'da kral öldü ölecek diye bekleniyor. Veliaht prensten umut yok. Liberaller, fırsat buldukça ayaklanıyor, ama daha önceki demokrasi denemelerinde, başbakan ve hükümet, büyük yolsuzluklar yüzünden görevden alındı.

Öte yandan mesela Maldivler, 300 bin nüfuslu bir ada sistemi; orada da 30 yıldır sandık oyunları ve (sıkı durun) dindarlık üzerinden herkesin nefret ettiği bir adam esip gürlüyor. Bir de kral olmak istemesin mi? Tanıdık geldi mi?

Bu yolculuğa çıkmadan önce Grey State belgeselini seyretmiştim. Hani yönetmeninin, karısı ve 5 yaşındaki kızıyla birlikte evinde ölü bulunduğu şu belgesel. Amerika'da Obama'nın çıkarmak istediği Martial Law'u konu alıyor. Bizdeki karşılığı İç Güvenlik Yasası. Belgeselde en çok etkilendiğim sahne, "Bu yasa çıkarsa, polis sorgusuz sualsiz kafanıza tabanca dayayıp öldürebilecek," dendiğinde, sokaktaki adamın "Obama ne isterse o olur," demesiydi. Üstelik beyazdı.

Tanıştığım neredeyse herkes, hangi ülkeden olursa olsun, aynı sorunlarla boğuşuyor. İç güvenlik yasaları, özerklik talepleri, sandık oyunları, baskıcı hükümetler, kral olmak isteyen adamlar...   Mesela Chiang Mai'da tanıştığım Guetamalalı kız, Kore'de Kore dili okuyor. Ev arkadaşı bir Türkmüş. Türkiye'de dişçilik okuyan kız, Kore'ye yerleşme amacıyla Kore dili öğrenmek için üniversiteye yazılmış. Orada kalmayı planlıyormuş.

Twitter'da medarı iftarımız, biricik fenomenimiz @apouyan bile uzakdoğu gezisinden sonra Siem Reap'ta bir iş açıp oralarda yaşama hayalleri kurdu. Haksız da sayılmaz: Kamboçya neredeyse uzakdoğunun vahşi batısı. 1.000 dolara şirket kurulabiliyor, vergi götürü vergi. Ama işin içinde bir de Rus Mafyası var.

Ben de Türkiye'deki mutsuzluktan kaçmadım mı bu uzun yolculuğa?

Görüyor musunuz şu keşmekeşi? Bence sadece Yeni Türkiye meselesi değil aslında mesele. Bütün dünya, değişmek için kıvranıyor ve neye dönüşeceği ne yazık ki meçhul. Hayatım boyunca kötümser olmadım, yine de olmak istemiyorum, ama dünyanın öbür ucuna bile gittiğinizde kendinizi kapana kısılmış bir fare gibi hissetmemek mümkün değil. Çünkü nereye yerleşirsen yerleş, aynı dünya meseleleri kapına gelip dayanıyor. Başka bir yerde yaşamanın, tek bir faydası olabilir: "Aman be, bana ne, ben burada göçmenim," diyerek olan biteni görmezden gelmek mümkün. Oysa nereye gidersen git, neye inanırsan inan, nasıl yaşarsan yaşa, kendini de götürüyorsun ve asıl memleketin, asıl vatanın sensin, kendinsin, kendi bedeninin cennetinde ya da çöplüğünde yaşıyorsun... Falan filan.


Otobüs yolculuğuna geri dönersek... Otobüs koltukları, ebat olarak fena değil, ayak bölümü de açınca yarım bir yatak gibi oluyor. Yolculuğun başında bütün ikramları önünüze yığıyorlar, sadece bir şişe su hakkınız var; o yüzden otobüs yolculuğu yapacaksanız, yanınıza içecek bir şeyler almayı unutmayın. Kamboçya sınırında çıkış yaptıktan sonra Tayland'la arada kalan bölge ise tam bir vahşi batı. Kumarhanesi bile var. Kim kime dum duma. Ve tam bir mezbelelik. Tayland pasaport kontrolüne geldiğiniz anda ise dünya değişiyor. Yollar genişliyor, herşey daha organize, daha temiz.

Bangkok otogarına akşamüstü 6 gibi ulaştık ki hiç fena değil. Ama Bangkok otogarında İngilizce konuşan tek bir insan evladı olmadığı, ben de gelmeden önce yeterince araştırma yapmadığım için, sıcakta sırtımdaki yükle oradan oraya koştururken Bangkok'tan bir anda nefret ettim; bu nefretle burada kalamazdım.

Üstelik Kamboçya internet paketim belli ki sınır ötesinde geçerli değildi (gitti 8 gb internet :( en fazla 1 gb kullanmışımdır 10 günde), internet olmayınca insan dünyayla bağı kopmuş gibi oluyor. Ve internet paketlerini, Tayland'ın milli bakkalı sayılan ve hemen her köşe başında bulunan 7/11'da görebiliyordum ve fakat üzerindekileri okuyamayınca, bir de kimse derdimi anlamayınca iyice koptum.

Neyse pratik yönüm devreye girdi de bir internet kafeye girip, Chiang Mai otobüs şirketlerini araştırdım, Sombat Tour övgülerini buldum (Sombat Tua derseniz anlıyorlar, aksi takdirde yine kaybolursunuz), sonra gidip biletimi aldım (kadın VIP ister misiniz? diye sorunca, artık iyice bunaldığımdan olur verdim), 3 saatlik koşuşturmanın ardından kendime ödül olarak KFC ısmarladım.

Ve fakat ödülüm sadece KFC değilmiş. Otobüs gerçekten VIP'ti; koltuk yataktan fazlasıydı, masaj yapıyordu; önümde dijital ekranım, sıkıldıkça film, dizi falan seyrettim; havalandırma öyle iyi çalışıyordu ki verdikleri battineyeye sıkı sıkı sarındım, verdikleri leziz sayılabilecek şeyleri atıştırdım. Hayatımın en lüks otobüs yolculuğuydu. Teşekkürler Sombat Tua!!!

Dahası Chiang Mai da benim için tam bir ödül oldu. Hatta kutlu doğum günü haftam olduğu için hediye de sayılabilir. O da artık sonraki yazıya...



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder