26 Mart 2015

JUNGLE WALK: ÜTOPYA, SURVIVOR VE KARMA

Phuket'e vardığım andan itibaren kendimi öyle bir tembelliğe kaptırdım ki İstanbul'a döndükten iki hafta sonra bile o tembelliği üzerimden atamadım. Tamam, bu arada bir kitap çevirisi de bitirdim, çünkü yayınevi kitabı daha erken basmaya karar verdi ve ben iki hafta boyunca neredeyse evden dışarı çıkmadım. Tamam, çıktım aslında, ama spor ve arkadaşlarla buluşmak için. Bir iki saatliğine... Galiba Chiang Mai'dan 1,5 saat uzaklıktaki Cangıl Yürüyüşünde öldürdüğümüz Tarantula'nın, Çinçe konuşabilen Alman kızın ve elektrikli testereyle devrilen devasa ağacın neden olduğu kötü karmanın cezasını çekmişimdir. Tamam, bu katliamda benim bir dahlim yoktu, ama oradaydım sonuçta. Ve tamam Çinçe konuşabilen Alman kızı katletmedim.



Duang Champa'nın her şeyi Toni'nin de körüklemesiyle aldığım tam günlük Jungle Walk turu için tabii ki yine sabahın köründe kalktım, zorlu bir gün olacağını tahmin edebilecek kadar akıllı bir adam olduğum için sıkı bir kahvaltı yaptım, zorlu yürüyüş için gerekli malzemeleri alıp almadığımı kontrol ettim. Bir aya yakın bir süre bilmediğiniz diyarlarda seyahat ediyorsanız, listeler tutmaya, Google Keep kullanmaya, cebinizdeki paranın hesabını tutmaya başlıyorsunuz. Hiç benlik değil, ama bu bir gereksinim, yapacak bir şey yok.

 




6 saatlik Jungle Walk için gerekli malzemeler (öğle yemeği dahil 1.200 baht):
  • Her şeyden önce küçük ve kolay taşınabilir bir çanta. 
  • Sağlam ve rahat bir spor ayakkabısı (Altı üstü file adidas ayakkabılarım ve ayaklarım, yürüyüş bittiğinde kapkaraydı; tamam kömürde yürümedik, o yüzden kapkara değildi, ama koyu bir çamur rengindeydi.)
  • Çorap (Listeye yazmasalar da yılan mılan bir kenara dursun, börtü böcek açısından şahsi listemin başında yer alıyordu; tamam, Siem Reap'ta börtü böcek yemiş olabilirim, ama onların beni yemesini istemem. Kötü karma diye bir şey var.)
  • Sinek-böcek kovucu (bkz. üst madde)
  • Mayo (Yürüyüşün en cazip daveti, şelale olduğundan çantamın başköşesinde yerini aldı.) 
  • Havlu (ne kadar ince olursa olsun havlu dediğin meret havından dolayı kumsalda bile peştemal kullanıyorum; hem daha az yer kaplıyor, hem de çabuk kuruyor.)
  • Su (Eh, yani.)
  • Para (Tamam, alışverişe çıkmıyoruz, ama ne olur ne olmaz diye bir miktar para bulundurmakta fayda var.)
  • Ve tabii ki fotoğraf çekmek için kamera (tur grubu daha çok cep telefonlarıyla bu işi halletti, ama varsa gopro'nuzu da yanınıza almanızı tavsiye ederim.)
  • Ek olarak şapka, uzun kollu ince bir şey, güneş gözlüğü almanız da faydalı olabilir.
Tuktuk, beni almak için saat dokuza doğru otele geldiğinde, içinde sadece Avusturyalı bir çift vardı. Bu kötüye işaret, çünkü grubun en az 8 kişi olacağını biliyorum ve tuktukta sadece iki kişi olması, benim üçüncü olduğum ve geriye daha 5 kişinin daha otellerinden toplanması gerektiği anlamına geliyor. Neyse, bu fırsatı bir şehir turu olarak görüp kaderime boyun eğdim.

Grup en sonunda toplanıp yola çıktığımızda tuktukta ben ve 2 Avusturyalıdan (çift) mada bir Çinli, Çin'de yaşayan ve Çinçe konuşabilen bir Alman (kadın), Madridli ama Manchester'da yaşayan Manuela, 2 İngiliz (genç çift) vardı.

Böyle kimsenin birbirini tanımadığı gruplar, hele ki küçücük bir tuktukun içine hapsolduysa, işler şöyle yürüyor: önce herkes selamlaşıyor, uzunca bir süre kimse kimseyle (çiftler eşleriyle bile) ilgilenmiyor, varış noktasına yaklaştıkça heyecanlı gülücükler kendini göstermeye başlasa da mesafe korunuyor ve bu gerçekten çok sıkıcı bir şey. Ben de ortama katkıda bulunmak için (ve biraz da sıkıntıdan) gopromu çıkarıp herkese bir demonstrasyon yaptım ve kameramın ne kadar eğlenceli olduğuna dair ahkam kestim. Çoğuna boş bakışların eşlik ettiği nazik gülümsemelerle ödüllendirilmek, ödüllerin en güzeli. Teşekkürler, grup. Turla ilgili heyecanımı körüklüyorsunuz.

Başlangıç noktasına geldiğimizde herkes yürüyüşe başlamak için sabırsızlanmaya başlamıştı. Tuktuk yolculuğumuzda konuşulacak konuları tüketmiştik çünkü. Çantamı tekrar kontrol ettim, şapkamı başıma geçirdim ve start düdüğünü beklerken, motosikletli bir yerli kadının köpeğiyle oynadım. Bu bile, fazla ilgi çekmedi. Yani ilgi orospusu olduğumu kimse iddia edemez, ama gün boyunca birlikte olacağım insanlarla iletişim kurmaya çalışıyorum çeşitli yolları deneyerek, daha ne yapayım?

Neyse yürüyüş başladı. Önce toprak yoldan, küçük bir köye vardık. Küçük köyden kastım; üç ahşap baraka, bir ahşap çardak, bir tavuk kümesi, bir domuz kafesi. Meğer maceraperest Evropalı gençler, tarlalarda çalışmak için gelip köylülerle birlikte yaşıyorlarmış; o yüzden bütün o bakirliğin ortasında cafcaflı renkleri olan sırt çantaları göze batıyordu.

Sonrası yaklaşık 3 saat, kıvrıla kıvrıla, darala darala ilerleyen bir yolda envai çeşit, bitmek bilmeyen bambu ağaçlarının arasından ine çıka yürüyüş. Başta insan inadına heyecanlanıyor, kim bilir neler göreceğim, kim bilir neler yaşayacağım falan diye. Oysa cangılda kuş sesi yok. Böcek yok. Hayvan yok. Çiçek bile yok. Sadece ama sadece yeşil var. Bir de bunaltıcı sıcak. O yüzden bu kısımla ilgili anlatabileceğim çok fazla şey yok. Hadi haksızlık etmeyeyim; tatlı bir huzur da yok değil.




Bu arada hemen ekleyeyim, beynelmilel grubumuzun tabii ki bir de rehberi vardı. Tayların kıskanılası bir yanları da yaşlarını hiç göstermemeleri. Rehberimiz, minyonluğu ve o kadar güneş altında kalmaya rağmen tazecik cildiyle en fazla 21 falan görünüyordu. Oysa konuştukça üniversiteyi bitirdiğini (felsefe, üzerine de siyasi bilimler okumuş), yaşının neredeyse 30'a vardığını öğrendim. Teşekkürler, cangıl. Doğum günü haftamda bana güzel enerjiler veriyorsun.

Derme çatma bir bankın da olduğu bir açıklığa geldiğimizde rehberimiz yemek yiyeceğimizi ilan etti. Hepimiz şelalenin ne kadar uzaklıkta olduğunu merak ediyorduk; ama rehberimizin ağzının içinde yuvarladığı rakamın fifty (50) mi, yoksa fifteen (15) dakika mı olduğunu kimse anlamadığından, en fazla kendi kendimize homurdanarak meraklar ettik. Sonuçta yorgunduk, acıkmıştık ve nasılsa gidebileceğimiz başka yer yoktu. Muz yaprağından pirincimizi ve tavuk şişimizi huşu içinde yedikten sonra tekrar ayaklandık.

Meğer şelale yemek yediğimiz yerin hemen aşağısındaymış (yani 15 dakikalık aşağıda). Ama daha suyu görür görmez, hepimiz (Çinçe konuşabilen Alman kız hariç) hafiften heyecanlandık. Düşünsenize üç saat boyunca bunaltıcı cangılda, çok da enteresan bir şey görmeden yürümüşsünüz, her yanınız tere batmış, ayaklarınız ağrımaya başlamış. Küçük bir su birikintisi görsek bile heyecanlanırdık haliyle. Yine de hakkını yemeyelim, şelale küçücük olsa da genişçe bir havuz oluşturuyordu ve yüzmesek bile serinleyebilecektik.

Hemen peştemalımı etek yapıp mayomu giydim, kıyıda oynaşan kelebekleri fark edince gopromu aldım, küçük bir çekimin ardından soldaki kayalara tırmanmaya başladım. Derdim yukarıdan görüntü almaktı, ama kurumak için kayaların üzerine kurulmuş gençler, "Kayacak mısın?" diye sorduğunda, bu sefer mesafeli boş bakışlarla bakan ben oldum. Bir de şöyle bir şey var; çıkarken yapacağım çekimin heyecanıyla düşünmemiş ya da belki o kadarını hesap etmemiş olmalıydım, çünkü kayalardan aşağı inersem ıslak ve çamurlu ayaklarımla kayıp kafamı gözümü parçalamam işten bile değildi. Yani yukarıda kayacak bir yer varsa, tek iniş yolum kaymak olacaktı. Eh, goprom yanımdaydı ve ben macera yaşamak istemiyor muydum? Elbette istiyordum.


Tamam, olayı çözmem biraz zamanımı aldı. Kayaları tırmandıktan sonra şelalenin döküldüğü noktada küçük bir havuz oluşmuştu. Şelale derken biraz abarttığımı hissediyorum, çünkü en fazla 1,5 metrelik bir yüksekliğe sahip, ama muhtemelen bu yürüyüşte görüp görebileceğim en eğlenceli şey olacağı için biraz abartmakta zarar yok. Neyse, havuzun sol tarafındaki kayalıkta şaşırtıcı derecede düzgün bir şekilde aşağı inen taştan bir kaydırak vardı. İyi de taşın üzerinden kaymak mümkün müydü? Niye başkaları da kayıp bana yol göstermiyordu? Tek cengaver ben miydim? Tamam, galiba bendim, çünkü aşağıdaki herkes gözünü üstüme dikmişti. Yine söylüyorum; ilgi orospusu falan değilim.


Azıcık zekamı işlettikten sonra kaydırağı ıslatmam gerektiği sonucuna vardım. Pratik zekam gerçekten iyidir. Sonuç olarak taş kaydırağı bol suyla ıslattım, gopromu düşürmemeye ve oturur oturmaz kaymamak için büyük dikkatle oturdum, başka iniş yolum olmadığını ve aşağıda herkesin beni izlediğini kendime hatırlattım. Ve kendimi bıraktım. Ve kaymaya başladığım anda, heyecandan ve dahi korkudan olsa gerek, zaten açık olan gopromun kapama düğmesine bastım. Hay bin gopro!


İniş kısa sürdü, inişin hızıyla kıçımı yere vurdum, ne kadar derinde olduğumu bilmediğimden panikle yüzeye fırladım ve saniyesinde havayla buluşup çığlık attım. Su buz gibiydi, ama sanırım tir tir titrememin asıl sebebi yaptığım şeyin heyecanı ve tezahüratlar eşliğinde bana doğrultulmuş kameralardı. Keşke flaşlar da patlasaydı. Velhasılı kelam, doğru dürüst bir kayış çekimi yapabilmek için 3 kez kaymak zorunda kaldım (ikincisinde de aynı haltı yedim çünkü). Sonrası şelaleye masaj yaptırma qeyfi.

Kıyıda buz gibi suyun keyfini çatıp sigaramı içerken (o kaydıraktan kaymak orgazma eşdeğer) rehberimiz bizi harekete geçirmeye çalışıyordu. Sonunda ağırdan aldığımızı görünce, ben çıkıyorum diye sakin bir tehdit savurdu ve hepimiz yine peştemal/havlularımızı etek yapıp ıslak mayolarımızı çıkarıp şortlarımızı giydik.

Sonrası yine yeşillik, yine tırmanma (bu seferkiler daha zorluydu), küçük patikalarda kayıp düşmeler (ben düşeyazdım sadece), yine sıcak, yine yeşil.

Toprak bir yola vardığımızda rehberimiz kenardaki küçük bir toprak oyuğuyla oynamaya başladı. Önce fenerini tutuyordu deliği, sonra en başta kestiği bir bambu parçasını yol boyunca çenttiği kamasıyla deliği büyütmeye çalıştı. Ne var? Ne var? diye soran grup, sonunda delikte bir tarantula olduğunu öğrendi. Aman uğraşma, dememe kalmadan rehberimiz kamayı deliğe daldırdı ve hepimiz (rehber de dahil olmak üzere) küçük bir çığlık attık. Çoğunluğumuzun çığlığı delikten fırlayabilecek dev tarantula korkusundandı, ama rehberimizinki daha çok hüzünlüydü.

"Öldürdüm onu, çok özür dilerim, kötü karma bu, çok çok üzgünüm," diyordu rehberimiz handiyse ağlayarak. Yerde hareket eden bacaklara baktım. Pratik zekam, durumun dehşetine yenik düşmüş olmalıydı ki "Ama hareket ediyor, öldürmedin onu," diye rahatlatmaya çalıştım genç arkadaşımızı. "Hayır, öldü," dediğinde rehberimize bakınca, örümceğin koca gövdesini iki parmağının arasında tuttuğunu gördüm. Rehberimiz perişandı, kimse ne diyeceğini bilemiyor, bir parça da gülmemek için dudaklarımızı kemiriyorduk. Hangisinin kötü karmaya neden olacağını kestiremiyorduk elbette; örümceği öldürmek mi, yoksa durum karşısında gülmemek için kendini zor tutmak mı? Sonunda gülmemenin, rehberimizi rahatlatmanın, yola devam etmenin en iyisi olacağına karar verdik.

Bu arada yolda yürürken, dev ağaçların en tepesinde arı kovanları görüyorduk. O kadar yüksekteydi ki bu kovanlar, bazılarını seçmek (daha doğrusu seçememek) grup içinde eğlence konusu oluyordu. Bir ara yan yana düştüğümüzde, Çinçe konuşabilen Alman kız "Neden o kadar yukarıya yapıyorlar acaba?" diye sorduğunda, benimle konuşmaya lütfettiği için sevinerek "Belki daha güvenli olduğunu düşünüyorlardır," deme gafletinde bulundum. Bana şöyle bir baktı, onunla dalga geçmişim gibi kaşlarını çattı ve tipik Alman domuzluğuyla "Her şeyden önce arıların düşündüğünü hiç sanmıyorum," dedi. Ona evrimden ve hayatta kalma içgüdüsünden bahsedebilirdim, ama olay çıkmasın diye içimden "Yo bitch!" diye haykırıp adımlarımı hızlandırmakla yetindim. Ukela dümbeleği.

Cangılda kulak tırmalayan tek medeniyet sesi ise, yolda karşılaştığımız oduncuların çıkardığı motor sesiydi. Elektrikli testereyle ağaçlardan birini kesiyorlardı. Kameramı çıkarıp kayda başladım ki ağaç bir anda devrilmeye başladı. Hepimiz çığlık attık. Tamam, üstümüze devrilmiyordu, ama birkaç metre ötemizde devrilen bir ağacı görmek kimimizde isyan, kimimizde korku, kimimizde heyecan yaratmıştı. Sanırım benimki sonuncusuydu, dolayısıyla karmalarıma bir karma daha eklemiş olabilirdim.

Sonrası yine yeşil, yine sıcak (artık akşamüstü olmak üzereydi), yine kayıp düşmeler (yine sadece düşeyazdım) ve farklı olarak grup içinde kutuplaşma. Bir tek lahana tarlasında grup fotoğrafı çektirirken bir araya geldik, onun dışında herkes neredeyse bireysel takıldı. Ya da gruplar oluşturdu. TV8'de Ütopya ya da Survivor seyredip, neden öyle saçmaladıklarını anlamayan varsa geri gelsin, anlatayım. Ben anladım çünkü.



Oyumu genç İngiliz çiftten yana kullandım. Birbirlerine o kadar benziyorlardı ve birbirlerine o kadar mesafeli davranıyorlardı ki başta kardeş olduklarını düşünmüştüm. Sonra konuşurken 5 yıldır birlikte olduklarını öğrendim. İki yıldır birlikte yaşıyorlarmış ve bir yıl öncesinden beri bu tatili planlamışlar. Turistler arası en heyecanlı konu, "Onu yaptın mı? Bunu gördün mü? Ben böcek yedim, yaaaa!" muhabbeti. Ve ne yalan söyleyeyim, bu tür yarışları seviyorum. Neyse Sam'le Ryan, kullandığım oyun hakkını vererek, geyiğe yatkınlıklarını da kanıtladıklarından yolun geri kalanı güle oynaya ve dedikoduyla geçti. Manuela da bizi seçmişti. Avusturyalı çift, sessizlikleriyle ilk eleneceklerdendi. Geriye Çinçe konuşan Alman kızla, ondan hiç de geri kalmayacak kadar gıcıklık alametleri gösteren Çinli adam kalıyordu. Ütopya'ya hoş geldiniz.

Ha, bu arada yarasa mağarasına da girdik (sadece erkekler), ama ışık yeterli olmadığından ve yukarıdan üstümüze damlayan ılık damlaların ne olduğunu kestiremediğimizden huylandığımızdan kısa sürede çıktık.

Meğer Sam de margarita hastasıymış ve bir gece önce nefis bir margarita barına gitmişler. Dönüş yolunda, diğerlerinin kıskanç bakışları altında akşam yemeği için sözleştik. Otelden arkadaş edindikleri Guatamalalı kızla İngiliz genç de katılınca, sokak büfelerinden deneyerek hava atabileceğimiz yemekleri seçip (ben alüminyum bir tencerede fokurdayan ve balık çorbası olduğu iddia edilen bir şey seçtim) sohbet ettik. Ardından Chiang Mai Sports Bar'a gidip, 50 çeşit farklı margaritalardan seçim yaparak sohbetimize devam ettik.

Tabii yürüyüş boyunca gülmemek için dudaklarımızı kemirmemize neden olan (özellikle de örümcekli kötü karma meselesi) olaylara kahkahalarla gülerken, içtiğimiz margaritaların verdiği rahatlığın da payı vardı.

Güzel bir gün geçirmiştim, ama sabah yine (yine!) erken kalkıp Phuket uçağını yakalayacaktım. Saatler gece yarısını vurmadan otelime gittim, eşyalarımı topladım, balkonumda bir sigara içtim, sonra günün yorgunluğuyla yatağıma girip kendimi, kötü karmaların olmadığı yemyeşil rüyalara bıraktım.



Not: Bir tek Phuket ve geleneksel Top10 yazım kaldı. Birkaç hafta içinde yazmayı hedefliyorum. Vaktim var nasılsa :)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder