18 Ocak 2012

ZENNE THE MOVIE


Ahmet Yıldız'ı uzaktan tanırdım. Eşcinsel olduğunu açıkladığı için annesinin nefretini kazanıp babasının kurşunlarıyla gencecik yaşında yaşama gözlerini yuman Ahmet Yıldız... Güzel bir adamdı, biraz hiperaktifti, ama bir odaya girdiğinde bütün gözleri üzerine çekecek kadar ışıltılı, hatta görkemli biriydi. Yaşasaydı ne olurdu bilmiyorum; tek bildiğim onu etrafına yaydığı hayatla hatırlayacağım. Tıpkı bir yıldız gibi. Kayan bir yıldız belki.

Zenne filminin tanıtımları yaklaşık 2 ay önce dönmeye başladı. Açıkçası medya da ilgisini eksik etmedi. Hatta Ahmet Yıldız cinayetine bile belki bu kadar ilgi gösterilmemişti. Tanıtımlarla ilgili tepkiler daha çok Ahmet Yıldız isminin kullanılmasına (sömürülmesine) yönelikti. Oysa ben böyle bir konunun sinemada işlenmesinin, dramatik etkisi sayesinde daha büyük kitlelere ulaşacağına inananlardanım. Filmi festivalde gördüklerini, sinemasal açıdan hiçbir değeri olmadığını söyleyenler de vardı. Kendi gözümle görmeden karar verme gibi bir yanım olmadığından, bu eleştirilere de kulaklarımı kapattım. Hatta baş kahramanlardan "Can'la Ahmet, nasıl oluyor da bir anda canciğer kuzu sarması oluyor?" eleştirisi vardı ki camiayı bilen herkes bunun cevabını hakkıyla verebilir sanırım.


Ve dün akşam Zenne'yi seyretmeye gittim.

Filmi, ben yönetmen olsaydım... gözüyle seyretmeden edemedim. Çünkü...

Devamlılık hataları çok amatörceydi, daha filmin en başından öyle bariz devamsızlıklar vardı ki sonrasındaki hataları yakalamaya programlanıyor insan. Örneğin bir sahnede Can'ın kopçası açık, sonra kapalı, sonra yine açık gibi...

Tilbe Saran (Can'ın annesi), Jale Arıkan (Can'ın teyzesi), Tolga Tekin (Can'ın ağabeyi), Rüçhan Çalışkur (Ahmet'in annesi) gibi oyuncular, müthiş anlar yaratmışlar, Ahmet'i oynayan Erkan Avcı ve Can'ı oynayan Kerem Can sanki filmin ortalarından sonra daha bir açılıyorlar, ama casting konusunda daha iyi bir seçim olabilirdi ya da yönetim biraz zayıf kalmış olabilir. Ama dediğim gibi... Örneğin Can'ın ağabeyi Cihan'ın askerlik sonrası travmalarının patlaması sayılabilecek balkon sahnesi, yarattığı gerilimle içimin titremesine neden oldu.

Araya serpiştirilen hayal sahneleri (genellikle Can'ın dans ettiği hayal dünyası) hem sanat yönetimi açısından zayıftı (bunda Kerem Can'ın kötü dansı da etkili) hem de hikayeye anlamlı bir katkı sağlamıyordu.

Amma velakin...

Birbirini tanımayan üç insanın hikayelerinin birleşip, sıkı olmasa da samimi bir dostluğa giden yolda başlarına gelenleri üst üste inşa eden hikaye örgüsüne bayıldım. Ahmet Yıldız cinayetini bilen herkes hikayenin nasıl biteceğini biliyor sonuçta. Yine de sinema izleyicisinin çok kolay anlayabileceği neden sonuç ilişkileriyle gerilim o ana kadar taş üstüne taş konarak artırılıyor, hayatın birçok anına temas ediyor.

Ahmet'in "ataerkil" annesi Kezban'ın "iktidarsız" kocasına duyduğu nefret, oğlunda hissettiği şeyin gerçek olması korkusuyla başka tür bir nefrete dönüşüyor.

Can'ın şehit asker eşi olan annesi, büyük oğlunun askerlik sonrası yaşadığı travmalar da eklenince küçük oğlunun askerlikten kaçmasını, dolayısıyla eşcinselliğini destekliyor. Dolayısıyla zaten romantik biri olsa da bir parça çatlak olması kaçınılmaz bir "mıntıka" yaratıyor.

Danny, geçmişindeki talihsiz olayın suçluluğunu içinden atamazken, Ahmet'in yaşadığı ikilemi önce anlamasa da onun hayatını kurtarmayı, dolayısıyla geçmişinden getirdiği acıyı bir nebze olsun hafifletmeyi amaç ediniyor.

Can, tam da Armistead Maupin'in Kent Masalları (arşiv) serisinin 2. kitabında kimliğinin aslında hayata bir engel olmadığını anlamasıyla "aydınlanan" eşcinsel karakteri gibi, her ne kadar açıkça ortaya koyup savunsa da cinsel kimliğinin ezikliğiyle hayata tutunmaya çalışıyor.

Buna benzer daha birçok anlar bütünü var filmde. Askerlik karşıtı duruş da filmin en belirgin parçalarından biri. (Ve evet, Alman Spiegel dergisinin yazdığı gibi, TSK'nın elinde dünyanın en büyük eşcinsel porno arşivi var.) Belki filmi eleştirenlerin hissedip dile getiremediği de bu karmaşık gibi görünen ilişkiler ağı. Belki araya girip (hayal sahneleri gibi) izlerken konuya "yabancılaşma" duygusu veren sahneler olmasa (ya da bunlar anlamlı bir şekilde kullanılsa) çok daha akan bir olay örgüsü yakalanabilirdi.

Gelin görün ki özellikle filmin 2. yarısından itibaren hem rahatlayan oyunculuklar hem de artan duygusal gerilimle, gözlerimin yaşarmasına, sonlara doğru yanaklarımın ıslanmasına ben şahsen kendim engel olamadım. Engel olmaya çalıştığım da söylenemez zaten. Denesem bile elimden bir şey gelmezdi.


Özetle, muhtemelen daha büyük imkanları olsaydı teknik açıdan çok daha özenli bir film ortaya çıkabilirdi. Yine de bütün eleştirilere (ve dahi eleştirilerime) rağmen, Ahmet Yıldız cinayeti üzerinden toplumdaki homofobinin çok daha geniş kitlelere gösterilmesi, üstelik dizi izleyerek modernleşen güzel ve yalnız Türkiyemin dramatik etki sayesinde böylesi bir nefret üzerine biraz olsun düşünmesi açısından bu filmin sinemada yeni eşcinsellik hikayelerine yol açacağına inanıyorum. Her ne kadar eleştirilse de filmin tanıtımı bu kadar yoğun yapılmasaydı, daha önceki birçok iyi niyetli yapım gibi bu filmin de güme gitme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu unutulmamalı.

Dediğim gibi bütün falsolarına rağmen hikayenin kurgusu, can yakan sahneleri ve homofobinin bir annenin kendi oğlunu öldürtmeye kadar varan bir nefrete nasıl dönüşebildiğini görmek için bu filmi mutlaka izleyin. Daha iyilerinin yapılması ve Türkiye'de hasır altı edilmeye teşne böylesi konuların daha geniş kitlelere yayılması umuduyla izleyin.

Ve gencecik yaşında en parlağından bir yıldız gibi bu hayattan gelip geçen Ahmet Yıldız'ı (ve daha nicelerini) düşünün... Pırıl pırıl hayatların sönmesine değer mi? diye düşünün... Her tür ayrımcılığa karşı durabilmek için kendinize bir gerekçe daha edinin.