28 Nisan 2011

CIRQUE DU SOLEIL: LOVESICK


Bir adam düşünün; ceketini üzerine atsa kadınları hamile bırakıyor, ama kadınlar hamile olduğunu öğrendiğinde çoktan başka bir limana yerleşmiş oluyor. Siyahi, kaslı, yakışıklı, boylu poslu ve dansçı. Son hamile bıraktığı kadın, onu sahnede yeni sevgilisiyle sevişirken seyrederken neler hissedecek? Peki adam?


Bir gelin adayı düşünün; evlenme arefesinde katıldığı kumpanyada sahnede gelinliğiyle soyunmak, bir sürü erkekle erotik danslar yapıyor. Müstakbel damat onu her ne kadar yüreklendirse de müstakbel karısını sahnede bu halde seyretmeye kendi yüreği yetecek mi? Ya gelin adayı?


Bir adam düşünün; barların en aranan şov kızı, caz şarkıcısı ve bir diva. Yaşı hafif geçmek üzere, rekabet haddinden fazla, rekabete en yakın arkadaşı da dahil. Kumpanyada ayakta kalabilecek mi?


Bir kadın düşünün; küçüklüğünden beri bale eğitimi almış, ama yükselmek istiyor. Kumpanya onun için büyük fırsat, ama provalar ilerledikçe daha çok çıplaklık isteniyor. Bir tarafta bale eğitimi, bir tarafta büyük bir başarı ihtimali. Çıplaklığı kendisine yedirebilecek mi?


Bütün bunlar Cirque Du Soleil, Las Vegas'ta erotik bir şov düzenlemeye karar verdiğinde oluyor: Zumanity - Another side of Cirque du Soleil.

LoveSick işte bu kumpanyanın başlangıcını ve prova sürecini anlatıyor. Hazırlıklardaki sancılar, sanatçıların umutları, korkuları, kafa karışıklıkları ve tabii ki çıplaklığın hazmı. Leonard Cohen'in bir sözüyle başlıyor:
Her şeyin bir çatlağı vardır. 
Işık o çatlaktan sızar.
Çok etkilendiğim çok gerçekçi sahnelerle dolu bir belgesel. Aşağıda ilk 10 dakikasını bulabilir, devamını da YouTube üzerinden seyredebilirsiniz. Ama D&R'da DVD'si de satılıyor. Tavsiye ;)

25 Nisan 2011

ANNELER VE KIZLARI: KESKİN ŞEYLER

Camille Preaker, Chicago'da küme düşme derdinde bir gazetenin muhabiri. Egzantrik patronu Curry, onu kızı gibi görüyor ve iyiliğini istiyor. O yüzden de onu 2 küçük kızın 1 yıl arayla öldürüldüğü memleketine göndermeye karar veriyor. Curry'ye göre belki Camille ailesiyle bir araya gelirse, geçmişteki sıkıntılarından kurtulabilecektir. Oysa Camille'in geçmişindeki sıkıntılar öyle bir çırpıda silinebilecek şeyler değildir. Keskin şeyler, tenine kazınmıştır. Camille, bir taraftan kasabanın iki hırçın kızının cinayetlerini araştırırken, bir taraftan da evhamlı ve nevrotik annesiyle, neredeyse hiç tanımadığı üvey kız kardeşiyle, kasabada sıkışıp kalmış eski kız arkadaşlarıyla, hatta çoktan öbür dünyaya göçmüş büyük annesinin ve yine küçükken kaybettiği minik kız kardeşinin hayaletleriyle baş etmek zorundadır.
Küçükken, henüz TRT'nin gayet başarılı işler yaptığı, başka kanallar olmasa da herkese hitap edebildiği günlerde, anneler gününe denk gelen bir pazar sabahı "Cici Annem" diye bir film oynamıştı. Filmi seyrederken şoklar içinde kalmıştık, çünkü film (ayrıntılarını hatırlamıyorum) çocuk evlat edinen bir kadının çocuğa ne fenalıklar ettiğini anlatıyordu. En büyük fenalığı da kendisine sürekli "Ciciannecim" dedirtmesiydi. Günün anlam ve önemine ters düşen bu sürprizden, o yaşta bile tuhaf bir zevk aldığımı söylemeden edemeyeceğim.

Bahsettiğim filmle hiçbir ilgisi yok, ama Keskin Şeyler'i çevirmeye başladığımda, böylesine psikolojik derinliği, keskin ve ters köşeleri olan bir roman olduğunun farkında değildim. Şu kadarını söyleyeyim; romandaki herkes, öyle ya da böyle, bir şekilde TOTALLY FUCKED-UP! Küçük kasaba hayatı ve bu hayata sıkışıp kalmış kadınlar, dünyanın her yerinde olduğu kadar Amerika'da da kendisini gösteriyor. Bu kadınlar, "kadın olma" gerekliliklerini yerine getirip (güzel giyinmek, zarif olmak, iyi işler yapmak, kiliseye gitmek) geride dururken, aslında bir taraftan da dünyayı yönetiyorlar. İşte bu arada da kendi aralarında tuhaf bir ilişki zinciri oluşturuyorlar. Anneler ve kızları, kız kardeşler, teyzeler... Düşmanca bir işbirliğinde, ne birbirlerinden vazgeçebiliyorlar, ne de birbirlerini didiklemekten geri kalabiliyorlar.

Neyse bu konuda ahkam kesmek benim neyime. Ama kitap iyi. Çevirirken bazı bölümlerde hayalimde canlanan sahneler, gözlerimin ardına kadar açılmasına neden oldu. Öyle kan - dehşet - vahşetten bahsetmiyorum. Tamamen ufak, ama insanı sarsan, çok keskin şeyler bunlar. Amerika'da kasaba hayatını, anneleri, kızlarını, kız kardeşleri, keskin şeyleri merak ediyorsanız mutlaka okuyun derim ;)

Sipariş etmek isterseniz buyurun sizi buraya alalım: Keskin Şeyler - Gillian Flynn - Artemis

Ben çevirirken çok keyif aldım, umarım siz de okurken keyif alırsınız.

Tarafsız bir yorum için: TersBlog

24 Nisan 2011

İNTİHAR VE KÖPEK DİŞİ

Kahramanmaraş'ta 65 yaşındaki annelerini kaybettikten sonra topluca intihar eden 4 kardeşin hikayesi son zamanlarda gazetelerde okuduğum en tuhaf trajedilerden birisi.


Neyran Sağocak (anne) heykeltraş. Necdet Sağocak (baba) avukat. Beraris, Sajen, Raden ve ne hikmetse (hatta tüyler ürperten bir şekilde) fotoğrafı olmayan Rulin ise bu çiftin 4 çocuğu. 2 kız, 2 erkek. Çocuklar annelerine hastalık derecesinde bağlı; neredeyse hiç evden çıkmıyorlar. Aile olarak zaten çevreleriyle iletişimleri neredeyse hiç yok gibi. Ne selamlaşıyorlar, ne hal hatır soruyorlar. Ortada görünmüyorlar pek.


Habere göre baba Necdet ne eşinin, ne de çocuklarının ölümünden sonra ağlamamış. Avustralya aksanlı "A dingo took my baby" savunması ve Meryl Streep'in muhteşem oyunculuğuyla prim yaptığı "Karanlıkta Bir Çığlık" filmini akla getiriyor gerçi ama arkalarından ağlamadı diye bir adamı ayıplamak ne kadar doğru kestiremiyorum. Ama öldükten sonra eşinin tüm heykellerini kırması, insanın gözünde tuhaf sahneler yaratıyor. Haberlerdeki en tüyler ürperten detaylardan biri de başka hiçbir eşyanın olmadığı salonun ortasında, bahçeyi seyredebilecek şekilde yerleştirilmiş sallanan sandalye. Haber fotoğraflarında evin kendisi bile sanki bir korku filmine poz verir gibi.


Ama Kahramanmaraş'ın tuhaf toplu intiharı sadece bu değil. 3 Ekim 2009'da da siyahlara bürünmüş 4 kızkardeş kendilerini Hasancıklı Köprüsünden Aksu Çayı'na atıvermişti. Tek mantıklı gerekçesi en büyük ablaya görücü gelmiş gibi görünse de henüz neden böyle bir iş yaptıklarını çözebilen yok.


Sanıyorum her sağlıklı insan, hayatının bir döneminde intiharı düşünmüş, böylesi bir girişimin gereksizliği konusunda haklı gerekçeler üretip, parmağını bile kıpırdatmamıştır. Bununla birlikte intiharın hep bireysel bir şey olduğunu düşünürüm; bireysel bir içedönük cinnet hali. İntiharın toplu hali ise kafa karıştırıcı. Hele ki gencecik insanların el ele verip ölüme atlamaları çok daha kafa karıştırıcı.

İşte bu kafa karışıklığında aklıma "Köpek Dişi" filmi geldi. Yunan yapımı filmde çocuklarını köpek dişleri düşene kadar evin güvenli duvarları içinde tutan bir aile anlatılıyordu. Çocuklara "kedinin" en tehlikeli yaratık olduğu öğretilir, küçük sarı çiçekler "zombidir"; bambaşka anlamlarla yetişmektedirler özetle. Dış dünyaya dair tek merak konusu, gökyüzünde iz bırakarak geçip giden uçaklardır. Duvarların ötesi yoktur. Ama oğulun cinsel ihtiyaçlarını gidermek için eve getirilen ve ailenin fabrikasında güvenlik memuru olan Christina, bu tuhaf oyunu bilmeden de olsa bozar. Köpek dişlerini sökmek, çocukların evin duvarlarını aşması için bir çözüm olabilir mi? Seyredin derim.



Kahramanmaraş'taki bu olay, evin poz veren haliyle, kırılan heykellerle, vesikalık fotoğraflarıyla, fotoğrafı bulunamayan 4. kardeşiyle ve dahi eşyasız salonun ortasında bahçeyi seyreden sallanan sandalyesiyle bize bambaşka bir hayatı anlatmaya çalışıyor gibi. Halihazırda içimizde, çok yakınımızda yaşanması muhtemel yüzlerce, binlerce hayat gibi.

Merakım bu yüzdendir, yoksa toprakları bol olsun, allah rahmet eylesin. Kimse böyle bir trajedi yaşamasın. Amin.