26 Temmuz 2010

DÜŞLÜ

1
Siyah beyaz, hatta koyu gri. Ev taşıyorum. Ama bu arada dağıtmam gereken kâğıtlar var. Eve girip elimdekileri bıraktıktan sonra bir tomar kâğıdı alıp sokağa çıkıyorum. Arkadaşlarla buluşmam gerek, ama dışarı çıkar çıkmaz siyah uzun bir araba fark ediyorum ve nereden çıktığını bilmediğim, aslında hiç tanımadığım bir arkadaşla kaçmaya başlıyorum. Sonunda kayalık bir uçurumun kenarına geldiğimizde artık kaçacak bir yer olmadığını görüyorum. Etrafıma bakıyorum; arkadaşımın ayakkabısını bir kayanın arkasında görünce rahatlıyorum. Saklanmış. Bu arada siyah uzun araba hemen arkamda duruyor, içinden inen siyahlı adamlar ellerindeki silahlarla etrafı taramaya başlıyorlar. Kurşunlar teker teker bedenime saplanırken garip bir haz alıyorum. Her kurşunla biraz daha huzur duyarken yere yıkılıyorum. Yere düşer düşmez yuvarlanmaya başlıyorum ve yuvarlanırken toprak üzerime kapanıyor. Hala huzurluyum. Karanlıkta… 


2
Beş on kişilik bir grupla ara sokaklardan birinde kaldırma tünemiş yakınlardan gelen müziğe parmaklarımızla tempo tutuyoruz. O sırada hemen yanımızdan üç serseri geçiyor ve sinirli sinirli ‘cıkcık’lıyorlar. Birkaç adım sonra ortadaki aniden dönüp belinden bir silah çıkarıyor ve ateş etmeye başlıyor. Kurşunlar bize gelmiyor ama arkamızdaki evin duvarı delik deşik. Silahına rağmen adamın üzerine atılıyorum. “Madem kafan bu kadar bozuk, adam gibi söyle de sessiz olalım,” diyorum. Adam sırıtıyor. Baktığı yöne bakıyorum. Grubun arasında genç bir oğlan sırtını duvara dayamış yerde oturuyor, kucağında da yine genç bir kız var ve serserilerden bir tanesi kıza jilet atmakla meşgul. Oğlan dehşet içinde donakalmış. Birden ortada kan olmadığını fark ediyorum ve bunun kötü bir kamera şakası olduğunu düşünüyorum. Sonra oğlanın aslında yatağında yattığını görüyorum. Bunun aslında onun düşü olduğunu fark ediyorum. Pencereye bakıyorum. Bir adam oğlanı izliyor. Sabah olmak üzere…


3
Uyanıyorum. Saat 9.15. Sınava yetişmem lazım. Telaş içinde yataktan fırlıyorum. Giyiniyorum, ama ayakkabımın tekini bulamıyorum. Çıldırmak üzereyim, nereye baksam bulamıyorum. Bu arada annem çiçek desenli sabahlığıyla kahvaltı hazırlıyor. Neyse o sırada ayakkabımın tekini komodinin altında buluyorum. Bu sefer diğerini kaybediyorum. Dakikalar akıyor ve ben evin altını üstüne getirdiğim halde bir çift ayakkabıyı bir araya getiremiyorum ve ayağıma terliklerimi geçirip evden çıkıyorum. Bir kedi kapının önünde apartman merdiveninin tırabzanına sürtünüyor. Sevmek için elimi uzattığımda, parmağımı ısırıyor. Acı çekiyorum, kediyi elimden sıyırmaya çalışıyorum ama elimi ne kadar sallarsam sallayayım kedi bir türlü düşmüyor. Sonunda kediyi yere çalıyorum ve koşa koşa merdivenleri inmeye başlıyorum. Elim neredeyse parçalanmış. Sabah sabah…
 

4
Bir çiftlik evinin verandasında annemi görüyorum. Etrafımda tanımadığım insanlar var ve annem hamile. Şaşırıyorum. Dokunmaya çalışıyorum, ama sakarlığım üzerimde, dirseğim karnına çarpıyor. Karnını okşuyorum. Annem de oldukça şaşkın ve şaşkınlıkla birlikte sanki mutlu. Sıcak sayılabilecek bir öğle vakti…


5
Taş merdivenlerde arkadaşımla karşılaşıyorum, onlar da yukarı çıkıyorlar ama dinlenmek istemişler, basamağa oturup televizyona bakıyorlar. Televizyon olmasına şaşırıyorum, ama televizyonda beni seyrettiklerini görünce daha da şaşırıyorum. Bir bankın üzerine çıkmış dans ediyorum, üzerimde salopetim var. Kendimi seyrederken çok eğleniyorum, mutlu oluyorum. Sonra koşa koşa merdivenleri tırmanmaya başlıyorum. Bir süre sonra öyle bir hızlanıyorum ki parmak uçlarımda koşarken havalanmaya başlıyorum. Havalanıyorum, şaşırıyorum ama o kadar da şaşırmıyorum. Merdivenlerin sonunda büyük bir meydan, meydanın ortasında da devasa bir huş ağacı var. Kollarımı çırpmam yetiyor, hiç ağırlığım yokmuşçasına ağacın etrafında dönüyorum. İleri de aşağıdaki denizi görüyorum, maviyle yeşil güneşin altında pırıl pırıl. Güzel bir öğleden sonra…


6
Gri yağmurlu bir hava. Meydandaki iki büyük binanın arasındaki köşeye sıkışmış iki katlı binaya bir kutu taşıyorum. Arkadaşım da bana yardım ediyor. Eve karton kutularla giriyoruz. Gri bir koltuğun üzerine bıraktıktan sonra salonun ortasındaki dev karyolanın üzerine çıkıp zıplamaya başlıyoruz. Öyle zevkli ki birkaç saniye havada asılı kalmak. Bir an arkadaşım gözden kayboluyor, ben de ardından yöneliyorum. Dışarıda yağmur yağıyor. Biraz ötede arkadaşımı görüyorum. Gökdelene doğru yürüyor. Arkasından koşuyorum ama insanlar üzerime üzerime geliyor. Onu gözden kaybediyorum. Akşamüstü iş çıkışı…




7
Düşümde düş görüyorum, diye düşünüyorum düşümden uyandığım düşümde… alaca aydınlık...

Ankara, 1995

STANFORD PRISON EXPERIMENT: BU BİR İNSANLIK DENEYİDİR!

Das Experiment, 2001 filminden
1971 yılında Stanford Üniversitesinde psikolog Philip Zimbardo bir deney yapmaya karar verir. Üniversitede bir hapishane inşa edilir, farklı kesimlerden 75 erkek aday arasından psikolojik sağlıkları yerinde 24 kişi seçilir, tesadüfi örneklemle bunların bir kısmı gardiyan, diğer kısmı tutsak olarak belirlenir ve deney başlar.

Tutuklular evlerinden silahlı adamlar tarafından kelepçelenerek alınırlar. Hapishaneye geldiklerinde tektip üniforma verilir, ayaklarına pranga takılır, hücrelerine kapatılırlar. Bu arada gardiyanlara bir gün öncesinde hızlandırılmış bir eğitim verilir ve tutuklulara asla şiddet uygulayamayacakları söylenir. Buna rağmen onlar da üniforma giyerler ve otoritelerini temsilen ahşap bir cop taşımaktadırlar. Gözlem yapabilmek için tutukluları olabildiğince aşağılamak, hor görmek serbestti.

Bu yapay hapishanede ilk gün olaysız geçer ama ikinci günden itibaren işler çığırından çıkmaya başlar. Gardiyanlar deneyi fazla ciddiye alarak tutuklular üzerinde otoritelerini göstermeye çalışırlar, tutuklular ise isyanla boyun eğme arasında gidip gelirler. Sonuçta 2 hafta sürmesi gereken deney, 6. günde sona erdirilir.

Deney hala etik açıdan birçok eleştiri alıyor, ama sonuçları çok ilginç. Rol gereği bile olsa insanların ortam ve mevkiye (yani güce) sahip olduklarında neler yapabileceklerini, hatta kendilerini unutup gerçeklikten uzaklaşabileceklerini, sanki dışarıda hayat yokmuş gibi kendilerini rollerine kaptırdıklarını gösteriyor; üstelik sadece birkaç gün içinde oluyor bu. Daha da ilginci, tutukluların kaçmak için bir fırsat yakalamalarına rağmen daha yüksek otoriteye karşı gelmemek için bir yere gitmemeleri, hatta deneyden uzaklaştırılan bir deneğin "kötü bir mahkum" olarak adlandırılmamak için geri gelmek istemesi.

Deney sona erdikten sonra mahkumların hepsi duygusal travma geçirirken, gardiyanların üçte birinin deney sırasında giderek artan bir şekilde sadistik eğilimler gösterdiği gözlemlendi. Konuyla ilgili Dr. Zimbardo'nun sitesini ziyaret edebilirsiniz.

Deney, televizyon dizisi ve film (2001 Alman Yapımı Das Experiment) olarak zaman zaman gündeme geldi; hatta BBC deneyi aynı şartlar altında belgesel olarak tekrar gerçekleştirdi. BBC'nin Prison deneyi de hemen hemen aynı şekilde ilerledi ve kısa kesilmek zorunda kaldı. Irak'ta Ebu Garib hapishanesinde yaşananlar ise Stanford deneyinin gerçek hayattaki doğrudan yansıması ve sağlaması gibiydi. Hele ki deney bitip de BBC denekleri gün ışığına çıktıklarında, aynı sineklerin tanrısında olduğu gibi sudan çıkmış balığa benziyorlardı. Kim olduklarını unuttukları o kadar barizdi yani.

Aslında iktidar ve otorite konusu, günlük hayatın içinde hepimizi etkileyen olgular. Twitter'da mevki bulmuşcasına onu bunu aşağılayıp hor görenlerden tutun da, örneğin reklam ajansında çalışıp müşteri tarafından hor davranıldığını düşünenlerin eskaza müşteri tarafında çalışmaya başladığında ajans çalışanlarını ezmeye çalışması hayatın içinden bariz örnekler.

Maalesef tabiatımız gereği böyleyiz; gücü elimize geçirdiğimizi hissettiğimizde sonuna kadar kullanmaya meylediyoruz, güçsüz hissettiğimizdeyse anında boyun eğiyor, teslim oluyor, pısıyoruz. Semra Kaynana, kameraya parmağını sallaya sallaya bize hükmetmeye çalışırken bile küçük bir travma yaşadığımı hatırlıyorum. Düşünsenize yanımda bile değildi üstelik. Keza RTE esip gürlediğinde de toplumsal olarak aynı travmaya maruz kalıyoruz. İnsan olarak üzerinde düşünmemiz, kendimizi geliştirmemiz gereken bir konu olduğunu düşünüyorum. Hem de sadece pısma konusunda değil, gücü elimize aldığımızda adil olabilmek adına da... Daha doğrusu çağın hakkını vererek ilkellikten kurtulup uygar olmak adına...

Konuyla ilgili birçok kaynağı google taramasıyla bulabilirsiniz. Hollywood deneyin filmini tekrar çekiyor ve kalabalık bir kadroyla 2011'de gösterime gireceği söyleniyor. Bununla birlikte iktidar savaşını daha derinlemesine aktarmayı başaran iki kitap önereceğim; her iki kitapta derinliği sağlayan en önemli unsur ise kahramanlarının çocuk olması.

Şatonun Kralı
Susan Hill / Remzi

Evet, yine bir Çilek kitabı. Babası ölen on yaşlarında bir çocuk, maddi zorluklar nedeniyle yeniden evlenmek zorunda kalan annesiyle birlikte yeni kocanın evine taşınır. Üstelik yedi yaşlarında bir de üvey kardeşe kavuşmuştur. Ama üvey kardeş, babasızlığın getirdiği güvensizliğini hissettiği çocukla ilginç bir iktidar oyununa girişecektir. Hem de kıyasıya...

Sineklerin Tanrısı
Sir William Gerald Golding / İş Kültür

Okumayan var mıdır bilmiyorum... En azından filmini izlemişsinizdir. Her halükarda tekrar okuyun. Issız bir adaya düşen bir grup çocuk, zaman içerisinde kendini güçlü hissedenlerle zayıf hissedenler olmak üzere iki gruba ayrılır. Dahası güç gösterisi giderek şiddet gösterisine dönüşür ve ıssızlığın sağladığı avantajla ilkellik su üstüne çıkar. İyilik ve kötülük, ilkellik ve uygarlık, inanç ve farklı inanç, adalet ve adaletsizlik tüm yüzleriyle çocuk karakterlerde kendisini gösterir.

Herhangi bir sonuca bağlamamaya özen gösterdim, ezilirken koyunluğu bırakıp gücü ele aldığımızda insan olmamız gerektiğini falan da söylemeyeceğim, ama üzerinde düşünmemiz gerektiğini bir kez daha kafanıza kakmamdan!!! zarar gelmez. Düşünün!

21 Temmuz 2010

VE SOSYAL SORUMLU MASH UP TAKDİMİMDİR!

Dün Fenerbahçe ve Kalamış civarında cevval gençlerin patinaj ve hız gösterilerine tanık olduk. Cengaverliklerine diyecek yok ama içmedikleri halde deli gibi kullanıyorlardı; az daha eziliyordum 0_0

Bağdat gençliği o kadar cinayete rağmen akıllanacağa benzemiyor. Ama hiç olmazsa - lütfen - tadında için ve tadında içmiyorsanız araba kullanmayın. Cimriliği bırakın ve taksi kullanın ki bir dahaki sefere eğlenebilme şansınız olsun... :)

Bu mash up da hepimizi dozunda içmeye, beceremiyorsak araba kullanmamaya çağırarak sosyal sorumluluğa katkıda bulunuyor...

ADAMIM BENİM! YİNE KARIŞTIRMIŞ HELVAYI: DJ EARWORM

Bu adam gibi mash up yapan yok; bunu bilir bunu söylerim. Şarkıları birleştirip yepyeni bir şarkı yaratma becerisine şapka çıkarıyorum. Bu çalışmayı Wembley stadyumunda Capital FM Yaz Balosu için hazırlamış. Müthiş...

Kimler var?
Alexandra Burke - All Night Long
Cheryl Cole - Fight For This Love
Chipmunk feat. Esmee Denters - Until You Were Gone
Dizzee Rascal - Bonkers
Ellie Goulding - Starry Eyed
Jason Derulo - In My Head
JLS - One Shot
Justin Bieber - Baby
Ke$ha - Tik Tok
Pixie Lott - Mama Do
Rihanna - Rude Boy
Scouting For Girls - This Ain't a Love Song
Tinie Tempah - Pass Out
Usher feat. Will.I.Am - OMG
The Wanted - All Time Low

16 Temmuz 2010

LABİRENTLERİN ADSIZ KAHRAMANI

Amatör bir dedektif düşünün. Yıllardır tıkıldığı tımarhanede Pepsi içebilmek ve özgürlüğüne kavuşabilmek için olduğunca uslu davranıyor. Sonra bir şekilde kendisini dışarıda (ve kitabın adına yaraşır bir şekilde bir labirentin içinde) buluyor. Yani tımarhaneden çıkmak, içeride kalmaktan hiç farklı değil! Çünkü 70'lerin sonuna doğru İspanya gelişme döneminde ve adını koymak gerekirse herkes kafayı sıyırmış durumda...

Kahramanımızla aslında Genç Kızlar Labirentinin Esrarı'nda tanışıyoruz. Remzi Kitabevi Çilek serisinden çıkan ilk kitap bu. Bu kitabı Zeytinli Labirent takip ediyor. Yazarı Eduardo Mendoza. Yazıyı yazarken, şaşırtıcı bir şekilde ilk kitaba dair bir kayıt bulamadım ama sahaflardan bulunabilir sanırım.

Neyse kahramanımız ilk kitapta, özgürlüğüne kavuşmak umuduyla kendisini içeri tıkan bir komiserin kirli bir işi çözmesini istemesiyle kızlar okulunda aniden ortadan kaybolan kızların peşine düşüyor. Kahramanımızın okula yaklaşması yasak, öğretmenlerle konuşması yasak, kızların aileleriyle görüşmesi yasak... ve olayı çözemezse tımarhaneden hayatının sonuna kadar çıkamaması tehlikesi var. Bu arada kahramanımız diyorum ama iki kitap boyunca adını asla öğrenemiyoruz; adını bilenler çoğunlukla ona 'şu', 'hmm hmmm' gibisinden sesleniyor ve kahramanımız iş üzerindeyken sahte isimler kullanıyor. Bu arada bir kızkardeşi var ki kahramanımızın, okuyup gözünüzde canlandırmanız gerekiyor, o kadarını söyleyeyim.

İkinci kitaptaysa kahramanımız tuhaf bir bakanın pis işini temizlemek üzere kuryelik görevini üstleniyor. Tabii ilk işi temizlemiş olsa bile, uygunsuz davranışları nedeniyle yine tımarhaneye tıkılmıştır ve tek derdi kupa maçını televizyondan seyredebilmektir. Oysa kader ağlarını örmeye başlarken (o kadar trajikomik yani) bu macerada küçük bir aşk macerasına da karışmıyor değil hani.

Bir dönemin İspanya'sını (ve elbette gelişmekte olan ülkelerin metropol çılgınlığını) keyifli bir polisiye macera eşliğinde keşfetmek, inanılmaz komiklikte kahramanlarıyla zeka fışkıran bir roman okumak isterseniz, kesinlikle tavsiye... ;)

11 Temmuz 2010

EVA MENDES LIVE! ya da CANLI YAYIN RUS RULETİ

Az önce bir kez daha izledim. Live! 2007 yapımı ve Bill Guttentag tarafından hem yazılmış hem de yönetilmiş. Televizyon ve reality show dünyasına odaklanıyor ve yapılamayacakmış gibi görünen bir televizyon programının doğuşunu anlatıyor. Hem de fıstıklar fıstığı Eva Mendes'in müthiş oyunculuğuyla. Sanıyorum en az filmin konusu kadar Eva'nın fettan televizyon yöneticisi performansını izlemek de seyredeni şaşırtıyordur.

Film belgesel (ve tabii ki reality show) programlarına öykünüyor. Televizyon sektörünün neden kan kaybettiğinin üzerinde pek durmuyor, ama televizyonun ayakta kalabilmek için, tabiatı gereği (drama) tek şansının insanları şaşırtmak gerekliliğinden geçtiğine dem vuruyor. Hatta Live! çizgiyi daha yukarı çekerek, gerçek bir rus ruleti oyunu hayata geçirilmeye çalışılsaydı ve gerçekleşseydi neler olurdu sorusunu Eva üzerinden cevaplıyor.

Evet, Katy bir televizyon kanalı yöneticisi, işler sarpa sarmış, kimse televizyon seyretmiyor, tüm sektör kan kaybediyor. Genç kadın kişisel hırsları ve zekasıyla olamayacakmış gibi görünenin olmasını sağlıyor ve 6 aday canlı yayınlanan Rus Ruletine katılıyor. Adaylar; ünlü bir yıldız olmak isteyen genç kız, zorluklara rağmen kendisini ve kardeşlerini yetiştiren annesine yeni bir hayat sağlamak isteyen eşcinsel genç adam, ekstrem sporların müdavimi adrenalin tutkunu genç adam, iki kitabını yayınlatmak için fırsat kollayan zenci genç adam, modellikten bir anda sıkılıp kendisini sanata veren ve performansından sonra sanatın asla aynı olmayacağını savunan manken eskisi ve uzun yıllar uğraştıktan sonra hayata getirdikleri çocuğun hastalıkları nedeniyle çiftliğini kaybetmek üzere olan Amerikan çiftçisi.

Rus ruletinde herkes 5 milyon dolar kazanacaktır; kurşunu beynine yiyen hariç... Ve hayatlar değişecektir. Ne pahasına? Şaşıracaksınız belki ama izleyicilerin (bizlerin) dikkatini çekebilmek için hayatlar pahasına çünkü artık daha azını seyretmek istemiyoruz (gibi görünüyor).



Özellikle canlı yayın sırasında olayın özünü unutup çıktısına odaklanmamızı sağladığı için gerçekten etkileyici bir film. Yani oradaki 6 adaydan birinin kurşunu beynine yeme ihtimalini unutturuyor ve kendimizi oyuna kaptırmamıza neden oluyor. Bu sanırım, televizyonun en belirleyici özelliği (ve dahi silahı). Televizyon dünyasının (en azından Amerika'da) nasıl işlediğine ve bizleri nasıl etkilediğine dair bir fikir edinmek isterseniz bu filmi mutlaka seyredin! Eva Mendes bonus!


05 Temmuz 2010

REKLAMCILARIN DA İŞİ ZOR HAAAA! ya da GİZEMLİ MARKA


Geçen gün Twitter'da bir arkadaş konuyla ilgili tweet attığında, bahsedeceğim ürünle ilgili kendi maceramı hatırladım. Olay şöyle başlar: Bir akşam televizyonun tam karşısında değil de çalışma masası ve laptopum üzerinden yan tarafındayım, yani yandan görüyorum, ilgimi çeken bir şey olursa başımı laptop ekranından kaldırıyorum. İşte o "ilgimi çeken bir şey" bir reklamdı...

Adım adım gidelim...

Aaaaa Demet Evgar!: Açıkçası çok bön suratlı bulurum ama reklam yönetmenlerinin gözünü seveyim; reklamda Demet Evgar'ın ilk başta gözleri bağlı. Şık bir kıyafet, saç ve makyajla bu kim? dedirtiyor. Üstelik de bir hınzırlık hissediyor insan. Seksi bir müzik, bir gizem... (hedef kitle olarak görülür müyüm bilmem ama dikkatim çekildi)

Aaaaa elindekini nasıl da hazla yiyor!: İşte bu. Her şeyiyle Ritz Carlton çağrıştıran Demet Evgar, elindeki çikolatalı kekli bir şeyi yüzüne bulaştırarak yiyor. Tezata bayılıyorum. Gözünün bağını açıyor, hiçbir şey umurunda değil ama bu sefer de yediği şeyin hazzından gözleri kapanıyor. (Bönlük gözlerde mi acaba? Hala şık salon kadını görüntüsü devam ediyor. Hayır, Demet Evgar'ı özellikle komedyen olarak beğeniyorum; pislik yapmıyorum yani!)

Aaaaaaa ne güzel reklammış!: Güzel reklammış diyorum ama bir şekilde ürünün ne olduğunu kaçırıyorum. Tesadüf bu ya, ertesi gün markete gittiğimde ürün aklıma geliyor ama:
  1. Ürünün adını hatırlamıyorum.
  2. Büyük ihtimalle Ülker ürünü olduğunu varsayıyorum.
  3. Onca leziz (aynı zamanda iyi anlamda pis) şey arasında benzer bir şey göremiyorum.
Aaaaaaaaa hakkatten güzel reklammış!: Sonra birkaç kez daha reklamı görüyorum ama görüntü hoşuma gittiği için ürünün ne olduğuna bakmak aklıma bile gelmiyor. Belki görüyorum ne olduğunu ama beynim almıyor, bilmiyorum. Bir hafta sonra yine marketteyim, yine ne olduğunu bilmiyorum ve bu sefer reklamı daha dikkatli seyretmek üzere kendime söz veriyorum (ki bu çok sık yaptığım bir şey değildir, yani kendime söz verme gibi bir alışkanlığım pek yoktur). Çünkü ben de o hazzı yaşamak istiyorum, merak ediyorum.

Aaaaaaaaaaaaa meğer Browni'ymiş!: Sanırım 3 hafta geçiyor. Reklama rastlamıyorum (malum reklam bütçeleri kuşa döndü) ama markete gittiğim bir seferinde işte karşıma çıkıyor: Browni Intense. Haz kaynağını bulmuştum sonunda. Aaaaaaaaa üstelik Ülker değil, Eti'ymiş... 0_0


Aaaaaaaaaaaaaaaaaaaa hakkatten (iyi anlamda) pis bişeymiş bu!: Sonunda Brownie Intense'imi yiyorum ve Demet Evgar'ın neden bunu yerken gözlerini devirdiğini anlıyorum. Hani vardır ya ünlü bir sahne: Reklam çekilirken oyuncu ürünü yer ama yenecek gibi bir şey olmadığı için de zorlanır. Bu öyle bir şey değil belli ki; DE hakkatten kendinden geçmiş olabilir reklam çekimlerinde.

Eeeeee sonuç:
  • Reklamcıların işi hakkatten zor. Önce dikkat çekecekler, sonra duyguyu aktaracaklar, sonra ürünü anlatacaklar, sonra da adını söyleyecekler. Bilumum ürünün (ve dahi markanın) hedef kitlelerine dahil olduğumdan aynı sürece ben de tabiyim ama ürünü bulana kadar bir sürü Brownie Intense yiyememiş oldum. (iyi mi kötü mü, tartışılır!)
  • Oysa ki televizyon reklamının yanı sıra asıl temas noktasında (bu durumda market) ürünün görünürlüğü sağlansaydı, mesela, o pis (iyi anlamda) ve lezzetli şeyler arasında DE'ye dair bir işaret görseydim, dahiyane bir şekilde aradığımı bulacaktım (evet, tüketici olarak deha bana ait, pardon...).
  • Bütünleşik pazarlama diye bir kavram var; pazarlama iletişiminin ne kadar eşgüdümlü olması gerektiğini anlatır. Buradaki eksiklik sanırım buydu; yoksa kim televizyona o kadar para yatırıp, ürününün satılmasını istemez ki. Biliyorum, bazen talep yaratmak markette daha rahat yer bulmayı sağlıyor ama cum oooon yani, Eti'den bahsediyoruz, herhangi bir markadan değil. Üstelik de yıllardır piyasada olan bir marka genişletilmiş, inovasyon yapılmış. Öyleyse neymiş; bir reklam yapıldığında, mutlaka tüm temas noktaları harekete geçirilmeli ki tüketici dahiyane bir şekilde aradığını bulsun (dahiyane çünkü hazine avı gibi bir şey aslında tüketim).
  • But then again, bu gizem özellikle de yaratılmış olabilir ki bir buzz yaratsın (diyeceğim ama hala bu pis şeyi [iyi anlamda] yiyemediğim 3 haftayı anlamlandıramıyorum.)
  • Diyeceğim o ki; Brownie Intense gerçekten pis (iyi anlamda) bir şey. Yerken gözlerinizi devirmiyorsanız, kendinizden şüphe ediniz. Tavsiye :)
İlgilenenler için Besin Değerleri: browni intense

03 Temmuz 2010

SİYASETEN DOĞRUCULUKTAN SOSYALEN DOĞRUCULUĞA

Bir kuşak var: şu anda 30'ların ortasında. Gerçi 25'li yaşlara kadar artçılları devam ediyor ama bu kuşak 2000'lerin başında, tam da artık dünyanın aynı olmayacağının söylenmeye başladığı 9/11 zamanında kemer sıkma pratiği kendini gösterirken okullarından mezun oldular ya da iş hayatına atıldılar. Zaten tüketim toplumu, her yaşı ayrı kuşak haline getirmedi mi? Üstelik cep telefonu ve internetle birlikte nispeten özgür bir kuşaktı bu; hem bilgiye kolay ulaşıyordu hem de bu bilgileri hayata geçirmekte zorlanmıyordu. Oysa, özellikle ülke sınırları dışından gelen lüks, ihtişam, popülerlik, kolay şöhret de aynı zamana denk geliyordu; özenmemek mümkün değildi.