23 Ağustos 2015

NAULINS BLUES ya da KOSKOCA BİR YALNIZLIK HİSSİ



THEN...


New Orleans (bundan sonra Naulins) sıcak memleket. Daha uçaktan iner inmez bir hamam sıcağı adamı pataklayıveriyor. Neyse ki insanları da sıcak... Naulins insanı, şehre iner inmez kendini gösteriyor. Her şeyden önce koyvermişlik derecesinde bir akışkanlıkla hareket ediyorlar. Belki de müzik her yerde olduğu içindir; belki müzik vücut dillerine sindiği için sokakta yürürken bile balık gibi süzülüyorlardır. Ya da belki sıcağa uyum sağlamak için böyle tatlı bir rahatlıkla yürüyorlardır. Belki bu yüzden şehre Big Easy diyorlardır. Sıcak demiş miydim?



Dauphine Orleans oteli, meşhur Bourbon Street'in hemen arka paraleli. French Quarter'da. Amerika'nın hemen her yerinde olduğu gibi burası da bloklardan oluşuyor ve düzayak. Mississippi'nin kıvrıldığı yer olduğu için bir de Crescent City (Hilal Şehir) demişler buraya. Oteli tavsiye ederim. Kaldığım 209 nolu oda, içinde oturma grubu olduğu halde at koşturabileceğim kadar büyük bir odaydı. Kahvaltı da veriyorlar ve Bourbon Street'in hemen dibinde olduğu halde sessiz sakin.


Sıcaktı, güleryüzlü insanlardı, Bourbon Street'ti, müzikti nehir kenarıydı falan derken Naulins'in insanı sarhoş eden bir güzelliği var. Bütün o vampir, vudu, cadı etiketlerinin dışında sihirli ve fazlasıyla bulaşıcı bir güzellik bu. Fakat sonra Naulins, bir bataklık gibi insanı aşağı çekmeye başlıyor. Ruhen dibe batmaya başlıyorsun. Üstelik bataklık turuna çıkmana bile gerek yok... (Naulins her sene 27 mm batıyor). Mesela Bourbon Street'te yürümeye başlıyorsun, her yer hengame, herkesin kafa iyi, aşağıdan balkonlara laf atmalar, balkonlardan aşağı boncuk atmalar falan... Ama 3 blok sonra sanki o hengame hiç olmamış gibi birden cadde ürkütücü bir şekilde tenhalaşıveriyor. O kadar bir tenhalık ki köşeden çıkacak bir vampiri beklemeye başlıyorsun.





Bu fotoğraflar gündüz vakti, şehrin en hareketli bölümü sayılan French Quarter'a çok yakın yerlerde çekildi. Sıcaktan mı diyorsun, ama akşamüstü ya da akşamları da bu kadar boş. Mezarlığın boş olmasını anlarım da koskoca AVM kapanmış, otoparkı bile kullanılmıyor (ki Amerika'da araba park edecek yer bulmak bayağı bir mesele). Koskoca parkta insanla karşılaşınca sevindirik oluyorsun mesela. Çoğacayip! 
Katrina'nın üstünden 10 yıl geçmiş. Anladığım kadarıyla şehir hala toparlanmaya çalışıyor. Şehrin en cafcaflı yeri French Quarter'da bile o güzelim evler ya kiralık ya satılık. Üstünde herhangi bir tabela olmayan evlerin de kapı pencereleri sımsıkı kapatılmış, muhtemelen tabela asılmayı bekliyor. Bu tabelalar aslında biraz da şehri hüzünlendiren. Hayat dolu olmasını beklediğin bir sürü yerde koskoca bir yalnızlık, acayip bir terk edilmişlik hissi var. Müthiş bir tezat. Ve insanı bir bataklık gibi aşağı çeken işte bu duygu!

Mini anekdot: Garden District'te yürürken elektrik direğine tırmanıp tel üzerinden ağaca giden sincapla eğlenirken, bir kadın "Sincapları seyrederek eğlenen insan görmek ne güzel!" diye yanıma yanaştı. "Eğlenmeyi bilmek lazım," diye cevap verdiğimde kaldırım sohbetine giriştik. "Buralı mısınız?" diye sorduğumda, "Dünyalıyım," dedi. İstanbullu olduğumuzu öğrenince de "Aaaa geçen ay İstanbul'daydım," deyip cep telefonundan konser videoları göstermeye başladı. Üstüne bir de "Ben Joan Baez'im," demesin mi? Yani tabii ki övgüler yağdırmaya başladık, fakat o olduğundan da emin olamıyoruz bir türlü. Anlattığına göre Katrina'dan sonra 3 aile için evler almış, onları görmeye gidiyormuş. Neyse Joan Baez değilse bile fotodaki kadın nezdinde meşhur şarkıcıyla tanışmış varsayıyorum kendimi :) 
 
Anne Rice'ın evi
Naulins'te en sevdiğim yerlerden biri Garden District oldu. Anne Rice'ın evi de burada. Hani şu Vampirle Görüşme'nin meşhur yazarı. Ama onun dışında Magazine Street, nefis restoranlar ve dükkanlarla dolu. Adeta bir hipster bölgesi. Bu kadar çok hipster insanı bir arada görmemiştim. Evet, evet, Karaköy'dekinden bile daha çok hipster :)

Kilisenin hemen ardındaki parkın etrafında tarot falcıları tezgah açıyor. Üçü de siyah kadınlardan oluşan grubun masasına oturdum. En genç olanına açtırdılar kağıtları; ama cingöz kartları kararken bana rüyalarımı falan soruyor, benden bilgi almaya çalışıyor. Tabii ki ser verip sır vermedim. Belki de atmasyon bile olsa bir şeyler söylemeliydim, ama domuzluğum tutunca sıkı tutuyor. Haliyle fal da fazlasıyla yavan kaldı. Çıkan sonuç özetle şu; evren bana yola devam etmemi söylüyor! Ben de öyle yapıyorum. Gerçi ta oralara kadar gitmişken bir vampir ısırığı alaydım çok daha tatlı olacaktı, olmadı. Başka sefere artık :)

Naulins, sokakta duvar dibinde duran insanlar şehri. Öylece duruyorlar. 

hamiş: Fotoğraflar için instagram: mehter , yediklerimiz, içtiklerimiz, gördüklerimiz için twitter: mehterr 


15 Ağustos 2015

NEW YORK, NEW YORK ya da I'LL (WAIT TO) TAKE MANHATTAN


Biliyorum, Phuket-Patong yazısını yazmadım; üstünden biraz zaman geçince yazmak anlamsızlaştı. Neyse ki Amerika seyahatine çıktım. New York-Manhattan versek? ;)

O kadar çok Hollywood filmi seyretmişim ki New York tam da beklediğim gibi çıktı desem yalan olmaz. Gökdelenler, sokaklarda tüten buharlar, bir köşede her daim yol tamirleri, dev dijital ekranlar, elinde kahvesiyle işe koşturan New Yorklular, parklar, plazalar... Ama New York'un tadı da gerçekten bu park ve plazalarda çıkıyor. En azından sigara içilebilen plazalar var. Yine de hakkını yemeyelim; sigara konusunda o kadar da korkunç bir yer değil Manhattan. Havaalanından metroyla (önce Airtrain, sonra E hattı ile Manhattan 7th) geldikten sonra yüzeye çıktığımızda ilk gördüğümüz bir binanın önündeki devasa küllüğün başında sigara içen birileri oldu. Hemen yükümüzle oraya atladık.

Sigaranın güzel yanı, sohbeti kolaylaştırması. Ben de telefona simkart aradığım için, ginger bir arkadaşa en yakın T-Mobile'ı sordum. Boş boş yüzüme baktı; ben bütün Avrupalılığım ve BBC İngilizcemle "Tii-Mobayl" diye tekrarlarken, neyse ki arkadaşın jeton düştü: "Ah, Tii-Mobiığl". (İlk Yunanistan gezisi öncesinde arkadaşlar saganaki yememi önermişlerdi; Kos'ta yine önerdikleri yere gidip garsona aklımda kaldığı haliyle "sağanaki" dediğimde o da böyle boş boş bakmış, ben de üstüne sahanaki, sakanaki gibi çeşitlemeler yapmak zorunda kalmıştım. Neyse sonunda g'si genizde bir parça yutulan bir "saganaki" demeyi becerdim de adam anladı. Fonetik ve telaffuz önemli!) Neyse sigara konusunda büyük sıkıntı yaşamadık; hatta ilk birkaç gün kaçak göçek içmelerimiz daha keyifliydi, ama sokakta yürürken de içtik, hatta bizim yaktığımızı gören New Yorklular da hemen sigaralarını çıkarıp tüttürmeye başladılar.

Yola çıkmadan önce ayarladığımız otel, yine bir arkadaşımızın önerisi üzerine Radio City Apartments'tı. 7. caddeyle 49. sokağın kesiştiği yere yakın. Belki de 7. bulvarla 49. cadde demek gerekir, bilemiyorum. Manhattan tamamen bloklardan oluşuyor. Kimi bloklar kısa, kimi uzun, kimi birçok binadan oluşuyor, Highline'dan gördüğüm bir blok ise tek bir devasa binadan mütevellitti.

Highline demişken, Manhattan'ındaki en muhteşem deneyimlerden biri oldu bizim için. Eski tren yolunu gezi yoluna dönüştürmüşler. Çeşitli atraksiyonlar, atıştırmalık yerleri, çimler, çeşit çeşit bitki bahçeleri, sulak alanlar... Eski raylar hala duruyor, üzerine yapmışlar her şeyi. Hakikatten bayıldım.

Highline'ın başladığı Soho ve Meatpacking arası da yeni "in" yerlerden biri haline gelmiş. Salaş binalara rağmen fena halde hipster, fena halde popüler. Nefis restoranlar, mağazalar, markalar... Tabii gayrimenkulcüler de hiç boş durmuyor New York'ta. Her sokak inşaat, özellikle Meatpacking ve Highline civarı 2 milyonla 20 milyon dolar arası paralardan bahsedilen yeni lüks residanslarla yükseliyor. Yine de ikonik tuğla bina ve gökdelenlerin havası başka.



Bu arada Times Square gerçekten de Manhattan'ın Taksim'i, Aksaray'ı gibi. Bir kere gördün mü yetiyor, çünkü manyak bir turist kalabalığıyla birlikte süregiden yol çalışmaları bir noktadan sonra işkenceye dönüşüyor. En güzeli Times Square'i es geçip 5, 6, 8 ya da 9. caddelerden Downtown'a inmek. Hudson Street, yürümesi keyifli caddelerden biri; arkadaşımın önerdiği Sushi West restoranı, salaş olmakla birlikte müthiş bir sushi deneyimi. Her şey lezzetli, hizmet de fena değil. Kişi başı 35 dolara kalktık ki hiç fena değil.

Yemek demişken, bir kere her şeyden önce obez insan görmedim. (Belki Manhattan farkıdır, ama Brooklyn'de de görmedim, o zaman belki New York farkıdır demem gerekir). Sağlıklı beslenme acayip hip bir salgın; Pret A Manger, Paris Baguette gibi zincirler, hemen her sokakta nefis sandviç, salata ve atıştırmalıklar sunuyorlar. 5 ila 10 dolar arası karın doyurmak mümkün. Özellikle Chinatown'da doğan Paris Baguette henüz sayısı fazla olmasa da popülerlikmetrede yükselişteymiş. Onun dışında BareBurger diye bir yerde hamburger yedik; ayılıp bayılmadım, ama düzgün bir yerdi; kaloriyi abartmamış olduk. (Bu arada New York'ta Burger King resmen çöp muamelesi görüyor; her yer McDonalds. Sadece 2 BK restoranı gördüm; birisi de bir binanın küçücük bir kapısının üzerindeki tabeladan anlaşıldığı kadarıyla yerin dibindeydi.)




Brooklyn Köprüsünü yürüyerek geçmek hoş bir deneyim; sonrasında Brooklyn'de dolaşmak da öyle. 2 yıldır Brooklyn'de yaşayan arkadaşım Serkan'la New York'un Anadolu Yakalarından birinde buluşup Vietnam Sandvici yiyecektik, ama biz köprünün ayağını bir türlü bulamayınca bayağı bir geciktik. Neyse Serkan işlerini hallederken, biz de Hanco'yu bulup sandvicimizi yedik. Şu kadarını söyleyeyim; hayatımda yediğim en lezzetli sandviçti. Önüme 8 tane koysalar yerdim, o kadar o kadar. Serkan, NYC ziyaretimizin ilk gününden itibaren bizimle çok ilgilendi. Ne güzel arkadaşlarım var benim; gurur duyuyorum. (Bu arada Brooklyn günü, otelden sabah 7'de çıkıp kahvaltımızı ettikten sonra, yürüyerek Flatiron, Union Square, Financial District, İkiz Kuleler Anıtı, Wall Street, Battery Park yapıp nehir kıyısından Brooklyn'e geçtik; bitmedi Brooklyn'de dolaştıktan sonra metroyla yine Wall Street'e geçip, Spring üzerinden Soho, Little Italy, Chinatown, Meatpacking, Highline derken tam 35 km yürüdüğümüzü fark ettik. Tabii son 1 km bitmek bilmedi heheh... Neyse ki Pınar da yürümeyi seviyor, son günü saymazsak ortalamamız 15km civarıydı. Sonuçta Manhattan düz ayak bir yer ve özellikle yazın leş gibi sıcak metroya binmenin hiç manası yok.)


Central Park, gerçekten başka bir deneyim. Biz güneyinden girip bir ara 5. caddeye çıktık; bir kilisenin yanındaki küçük kafede bir bruschetta, bir yoğurtlu müsli ve 2 kahveye 50 dolar bayıldıktan sonra parktaki gölün etrafını dolaştık. Genci yaşlısı, kadını erkeği bir sürü koşan, yürüyen, güneşlenen, dolaşan insana rağmen asla kalabalık gelmeyecek kadar büyük bir park. Bir ara ben de Sheeps Meadow'da çimlere uzanıp güneşlendim. (Sadece selfie çekti :P)

Demem o ki New York'taki en güzel deneyim, parklar, plazalar... İnsanlar evden getirdikleri yemekler ya da mesela Pret A Manger'den aldığı atıştırmalıklarla bu plazalardaki masa sandalyelere gelip tek başına ya da arkadaşlarıyla birlikte yiyorlar. Nehir kenarında bile nehri seyrederek öğle yemeğini yiyebileceğin set-uplar hazırlanmış. Göstermelik bile olsa şehrin halka ait olduğu duygusunu pekiştiriyor bu set-uplar. Aslında nefes almak için de müthiş yerler bir taraftan.


Yalnız Amerikalıların tuhaf bir huyu var: "Sen istediğini elde edersin" gazlamasıyla büyütülmeleri (Serkan'ın teorisi), ancak "bekleme" eylemine yaramış. Restorana gittiğinde "45 dakika bekleyeceksiniz" denince, "istediğini elde etmek için" o 45 dakika kapı önünde bekleniyor. Flatiron binasının olduğu meydanda bir park var (sincaplarla kanka bile olunabiliyor, öyle tatlı bir park); parkın içinde de bir Shake Shack hamburger büfecisi var. Akşam saatinde yemin ederim en az 150 kişilik kuyruk vardı parkın içinde.

Bir de tabii her yerde kuralların yazılı olduğu tabelalar en dikkat çekicisi. Amerika'da yasaklar yok, ama Amerika "bu kurallar dahilinde özgür" bir ülke. Çok tatlı değil mi?

Velhasılı kelam NYC-Manhattan-Brooklyn derken 4 gün geçirdik. Ben şahsen sevdim. Hatta daha uzun kalmak için (mesela 10-15 gün) yine gelebilirim. Ya da "bekleyebilirim".

ps. Şu anda New Orleans-French Quarter'dayım. Sürekli gülümseyen, selam vermeden geçmeyen, hal hatır soran turisti yerlisi herkesi içime sokmak, sevgimle boğmak istiyorum. İyi ki gelmişiz :)


hamiş: Fotoğraflar için instagram: mehter , yediklerimiz, içtiklerimiz, gördüklerimiz için twitter: mehterr