29 Mayıs 2011

EDIE SEDGWICK, ANDY WARHOL VE ÖTEKİ TÜRLÜSÜ

Broken Girl - Edie Sedgwick

Edie Sedgwick. Andy Warhol janrından "Broken Girl / Superstar / Factory Girl". Onun hikayesini anlatan filmi de seyrettik geçtiğimiz yıllarda. Acıklı. Ama bir taraftan da gerçek bir "süper star"; Edie insanı büyülüyor. Gerçi o büyüde Warhol gözünün etkisi de vardır muhtemelen.

Galerist 8 Haziran - 9 Temmuz 2011 tarihleri arasında "Andy Warhol Hareket Halinde - Andy Warhol In Motion" etkinliğini başlatıyor. Galatasaray ve Tepebaşı noktalarında Warhol'un çeşitli filmleri gösterilecek. Gerçi izlediğimde Warhol zekasına/piçliğine hayran kaldığım "Blowjob" listede olmasa da enteresan bir etkinlik olacağa benzer.

Neyse bu etkinliği görünce Youtube'da Edie'nin bir videosuna rastladım. Zaman ve Düşlerden bahsediyor. Aslında çok bir şey değil. Aslında söylediklerinden çok, söyleyiş, hatta soruş şekli beni büyüledi.



[Edie rüyasını anlatıyor]

Edie Sedgwick: Sanki binlerce, binlerce basamaklık beyaz mermer bir merdivenden inmek zorunda kalmak gibi... ve binlerce kilometre gidersin ve gidersin, sadece ve sadece mavi mi mavi, masmavi bir gökyüzü, sanki...
Adam: Mermer merdivenler ve mavi gökyüzü?
Edie Sedgwick: Evet! Ve sanki sonsuza kadar o merdivenlerden aşağı inmek zorundaymışım gibi. Yukarı çıkmak hiç aklıma gelmiyor.
Adam: En azından kolay yolu seçmişsin.
Edie Sedgwick: Bilmiyorum, bunun bir anlamı var mı? Sence bunun bir anlamı olması gerekmez mi? Hiç yukarı çıkmayı düşünmedim. Yani, neden öylesini düşünmedim ki?

Bazen öyleyiz işte. Bazen kaptırıp gideriz. Öteki türlüsünü hiç aklımıza getirmeyiz. Bunun bir anlamı olmalı, öyle değil mi? Zaten etkinlik sayfasında en dikkatimi çeken de bir alıntı oldu: I love to do the same thing over and over again...

Şehri biraz farklı yaşamak için bu etkinlik iyi gelebilir size de... ;)

26 Mayıs 2011

TERSİNE ŞİİR


Bugün - İstanbul ev

Dünya soğur, akşam serinlerken,
Benim sensiz sevinecek bir şeyim yok.
Kılı kırk yardım, altını üstüne getirdim,
Ve işte en gümüş cümlem:


İçimi açtım sana.
İçini açmak için.


Hürriyet Doğan Hızlan - "Birhan Keskin'in Şiiri" yazısı



Bodrum'da son gün - Neşe Pansiyon önü


- Çok içtik!
- Dehidre oldum walla.
- O ne be?
- Aman susuz kalmak işte.
- Çok üzdün dün gece ama beni hayvan.
- Amaan ben öyle işte, tersine şairane bi adam. Kule'de eğlendik ama. Neydi o kardeşler öyle?
- Ay, sözüm ona kahvaltıya çağıracaklardı.
- Telefon alışverişi yapıldı mı?
- Ben almadım. M. e-mailini almıştı galiba.
- Galiba. Ben de R. senin telefonunu aldığını hatırlar gibiyim.
- Hatırlamıyorum.
(Telefonum çalıyor)
- Ana. Meğer R. benim telefonumu almış.
- Haydaaa.
- Aloooo. Nabersin? Noossun işte yayıldık kumsala, güneş damlar içimize. Heheh. Ohoooo, biz sabahın köründe kalktık, kahvaltımızı ettik bile. Ooooldu, peki. Hadi size afiyet olsun. Hadi görüşürüz baba. Kardeşine selam söyle.

Koro halinde: Kikir kikir

Bir gece öncesi - Bodrum Barlar Sokağı Kavalye Bar

Atma, Zalimin Zulmü, Biri Bana Gelsin kokteyli eşliğinde Crying at the discotheque...

- E hani ağlamayı odana bırakmıştın.
- Engel olamıyorum. Ağlamışım neye yarar?
- .......

Bir saat öncesi - Bodrum Barlar Sokağı Kule Bar

- Öf neydi o Kuba denilen yer öyle. Reina çakması tam. Bütün kebişler oraya toplanmış.
- Dur ben bunu bi tweet edeyim. Kebiş=Kelimenin kendisi kadar anlamsız yer ya da insanlara verilen ad.
- Ne güzel çalıyo burası... Ne içiyoruz?
- Bira içecem ben.
- Ben de. İki bira lütfen...
- Hadi şuraya konuşlanalım.
Garson: Orası rezerve.
- Bak şurası daha büyük. Başında da 2 kişi var.
Garson: Orası rezerve.
- Üff dışarı çıkalım o zaman.
- Hem sigara içeriz.
- Grrrrrr... Ben 4sqr'den bir yorum yazayım da görsünler günlerini.
- Şey, afedersiniz. Buraya eklemlenebilir miyiz?
- Buralara pek sık gelmiyorsunuz herhalde.
- Nasıl yani?
- İçeride barındırmadılar sizi di mi? Heheh
- Siz kardeş misiniz?
- Hihihihi. Bu soruyu sormayana madalya takacaz walla.
- Eheh. Siz buralısınız anlaşılan.
- Daha 2 yıl oldu, ama oldu işte.
- Şerefe o zaman.
- Hayırdır? Tatil?
- Öyle bir kaçamak işte. Siz napıyosunuz Bodrum'da?
- Çalışıyoruz. Siz?
- Ben çeviri işindeyim. / Ben de tasarım.
- Ben bir yapı malzeme şirketindeyim. Kardeşim de .....'de çalışıyor.
- Şirketleri ele geçireceğiz diye patronların ödü kopuyor. Hahahah. Ama çeviri dedin ya... Ben de şiir yazıyorum.
- Aaaaa, o zaman bir tane patlatırsın sen.
- Yazıyorum ama yazdıklarımı hatırlayamıyorum.
- Defter taşı yanında. Bütün hayallerimizi yıktın. Benim şiirle hiç aram yoktur, ama dur bak, sana bir tane şakıyayım. Cezmi Ersöz'den.

Nereye istersek oraya gideriz / Haritanın yırtılan yerine / Havagazını ve pencereleri açıp sevişiriz / Nereye istersek oraya gideriz

- Vaaaay. Havagazı ve pencere ha? İyiymiş. Bak aklıma bir şiirim geldi.

Seni düşündükçe tükeniyorum iyice / Yazabildiğim birkaç kelime / Seni düşündükçe tükeniyorum iyice.

- Kalbimi okudun ya M., bravo sana. Dur ben bunu tweet edeyim.
- Dur kalbini biraz daha okuyayım. Necip Fazıl'dan. Hatırladığım kadarıyla ama.

Ne hasta bekler sabahı / Ne şeytan günahı / Seni beklediğim kadar.
Geçti, istemem artık / Bırak vehminde gölgeni / Gelme artık, neye yarar.


- Ben ağlamayı odama bırakıyorum. Yastığım ıslansa neye yarar.

Koro halinde: Hahahahaha

1 gece öncesi - Bodrum Bargilia P.'nin evi

- Birhan'ı biliyorsun. Anlatıyorum hep. Hani şair arkadaşım.
- Eveeeet.
- Ödül aldı.
- Ya hiç anlamıyorum şu şiir işinden.
- Ama Birhan çok sıkıdır.
- Bakarım bir ara.

21 Mayıs 2011

BODRUM BEACH PLANKING

Bu gece Bodrum merkezdeyiz. Gün boyunca plajda malakladık, hiçbir yere gitmeme, tembellik hakkımızı!!! kullanma kararı aldık, kahve fallarına baktık, güneş altında yanarken buz gibi suda ayaklarımızı serinlettik (denize girmemizle çıkmamız bir oldu), vs. vs. Hepsi old news. Ammaaa asıl önemlisi şu ki artık ben de bir plankingciyim, evet evet sonunda ben de kervana katıldım.

İşte de kanıtı... Gece boyunca gerisi gelir mi bilinmez, ama gururluyum, mutluyum... :)


Bugün cumartesi, üstelik Bodrum'dayız. Hadi bize de size de iyi clubbingler... ;)

Bodrum fotoları için: Bodrum Bodrum 2011

20 Mayıs 2011

MAZI: THIS COLD

Olympos
Olympos'ta Avusturyalı Thomas'la tanışmıştım plajda. Gidenler bilir, denize girenler tatlı suyla tuzlarından arınmak için hemen denizin dibindeki dereye girerler. Gireriz yani, hem de ne kadar soğuk olursa... İşte Thomas da denizden sonra dereye girip geri geldiğinde suyun nasıl olduğunu sormuştum, o da serçe parmağını gösterip "This cold!" demişti. Gülmüştük çok.

Bugün de P.'ye öğleden sonra esti, hadi macera, dedi. Bana kalsa evin terasında yeşile ve bilgisayara karşı pineklerim. Neyse ki uyumlu bir çocuğum da sesimi çıkarmadan peşine takıldım.

Bodrum yoluna çıktığımızda hala nereye gideceğimiz belli değildi. P. birden "Mazı" dedi.

Dün akşam A. ve Ö.'ye bedava akşam yemeğine gitmiştik. Mindos kapısı civarında nefis bir evde oturuyorlar. Evin nefaseti tabii ki A.'nın ahşap, kırmızı ve krem rengi ihtirasından, bir de her bulduğu boşluğu çiçeklerle süslemesinden kaynaklanıyor. E bedava dediysek, yemek o kadar da bedavaya gelmedi, çünkü yıllar sonra bahçedeki erik ağacından erik toplamam istendi. Alttaki dallar temizlenmiş tabii, ama bu cüsseyle incecik erik ağacının daha tepelerine çıkmam gerekiyordu. Ama ben cengaver biri olduğum için cüsseme filan bakmadan ağaca tırmandım.


Çocukluğumda zeytin ağaçlarının tepesinden inmezdim. Bir efsanedir hala. Niyeyse o ağacın tepesine tırmanmak bana acayip bir zevk verirdi. Tabii show off müessesesi adıyla sanıyla bilinmese de o günlerde de bünyede yer etmiş olabilir.

Neyse, "neredeyse" ağacın en tepesine çıkıp kalan can erikleri topladım ve bu sefer nasıl ineceğimi hesaplamaya başladım. Tuhaftır, yine çocukken inşaatların 3. katından aşağıdaki kum yığınına gözü kapalı atlardık. Terasların en ucunda yürümek benim için tam bir adrenalin yüklemesiydi. Ama yapabiliyor muydum? Kaçar mı? Ağaç de, ben tepesine tüneyeyim. Bir keresinde de A. anahtarını evde unutmuştu, şimdi bile inanamadığım bir şekilde 4. katta küçük bir pencere aralığından girip kapıyı açmıştım... Hey gidi günler :)))

Sonunda A.'nın nefis makarnası, siparişim üzerine hazırlanan köfteleri, tatlı soğanlı nefis salatayı rakı eşliğinde götürerek yemeğimizi erik toplama karşılığında hak etmiş olduk. Özlemişim ağaca tırmanmayı onca duvara tırmandıktan sonra :)))

Velhasılı kelam P. "Mazı" dedikten sonra yola koyulduk. Asıl derdimiz güneş hala ısıtırken denize girmek, mümkünse biraz güneşlenmek. Bodrum yolundan Mazı'ya gitmek 45 dakika, aklınızda bulunsun. 2006 yılında hektarlarca ormanlık alanın yandığı bölge burası. Yine yeşillenmiş, ama bazı yerler hala çorak. Üstelik P.nin muhteşem şoförlüğüyle dağları aşarak gittiğimiz yol, "niyeyse" güzelce asfaltlanmış. Planlar büyük olsa gerek.


Yukarı ve Aşağı Mazı köylerini, yolumuzu kesen inekler ve öküzleri atlatarak geçtikten sonra Sahile indik. Ama iyi ki inmişiz; kimsecikler yok, su dupduru, nefis kokular her yeri sarmış...



****
İhtiyati ara:
Şu anda teras karanlık. Sadece bilgisayarın ışığı var, ama yine de ateş böcekleri etrafımızda dolaşıyor...

****

Sahil restorandaki hanım çok şeker. Bize yemekleri sayıyor, börülce deyince üstüne atlıyorum, köfte istiyorum, yanında salata, bir de sarımsak istiyorum, canım çekiyor, bir de ayran. Deniz hafiften dalgalı, sahil hafiften rüzgarlı, ama öyle bir manzara ki insanın içi çekiliyor. Kimsenin olmaması etkiyi daha da abartıyor. Yemeklerle birlikte taze sarımsak geliyor, kendimden geçiyorum. 


P. acıkmış, neredeyse yutuyor gelenleri. Ben belki biraz da konuşmaktan geri kalıyorum ondan. Sürekli konuşmak, defalarca nefis demek, aklıma gelenleri sıralamak sanki bir zorunluluk ama kendimi tutamıyorum.


Bir ara yine balık sezgilerim azıyor, kova küstahlığım kabarıyor, P.'yi dinlemediğim bir an oluyor, ama kendimi tutuyorum. Yaşadığımız her şey bir şey öğretiyor bize. Her yaşadığımızla törpüleniyoruz; demek benim de hala törpülenecek yerlerim var. Kanırta kanırta, kalbim çırpına çırpına köreltiyorum kendimi acımadan. Dur bakalım, diyorum. Dur bakalım.


Yemekten sonra bir anda deniz çağırıyor. Rüzgar giysilerimi uçurmasın diye şezlong minderinin altına sıkıştırıyorum. Adımımı atıyorum suya, buz gibi, buz kesiyor. Ama niyetliyim, alıştıra alıştıra ilerliyorum suda, sonra üzerime dev bir dalga gelirken birden ayağım taşta kayıyor ve suya dalıyorum. Su her yerimi çiziyor, her bir hareketini hissediyorum suyun, ama bir yandan da kendime geliyorum, hayatta olduğumu hissediyorum, çığlıklar atıyorum, çocuklar gibiyim. 

P. sahilde katıla katıla gülüyor halime.

****

Dönüş yolunda kaç gündür sıkışan kalbimin bir nebze olsun "this cold" kıvamına geldiğini hissediyorum. P.'yle şarkılar söyleyerek evimize dönüyoruz. Bir ara başak tarlasının üzerinde güneşi görüyorum, dur diyorum, duruyoruz, iniyoruz ve fotoğraf çekiyorum. Fotoğrafı çekerken de çaktırmadan son bir kez içime çekiyorum bütün kokuları... Canım rakı çekiyor.

19 Mayıs 2011

BODRUM BODRUM

Şu anda karşımda dolunay henüz yükseliyor karanlık tepelerin ardından. Tam dolunay da denemez gerçi artık; dün gece daha dolu bir dolunaydı.


Burası Milas'tan sonra Bodrum'dan önce Bargilia Boğaziçi Köyü. Aslında bir ada. Bataklığın ortasından doldurma yol yapmışlar. Bataklığın ortasında hikayesini öğrenmeden masalını kendi kafamda yazdığım bir çatısız yapı.


Aslında başka planlarım vardı Bodrum'la ilgili. Ben planımın hazırlığını yaparken, o arada ne olduğunu anlamadım, balık sezgilerim ayaklandı, kova küstahlığım tuttu, belki de geçmişteki travmalarımla çok kötü tepkiler verdim. Afakanlar bastı, İstanbul üstüme üstüme geldi, uyku uyumaktan korktum, uyumayarak korkularımı terbiye etmeye çalıştım.


Derken P. ile konuştuk; benim on yılı aşkın bir süredir en yakın arkadaşlarımdan, deli bir kız, ince ince işlenmiş bir kitap kapağı tasarımı gördüğünüzde onun tasarımı olması ihtimalinin yüksek olduğu depdeli bir kız. Annesini kaybetmiştik birkaç ay önce. Buradaki evde annesinin eşyalarını toplaması gerekiyordu ve hemen üstüne atladım, ben de geliyorum dedim. Onu yalnız bırakmamanın yanında bir de bencil bir hezeyanla İstanbul'dan kaçmak istedim. E, zaten Bodrum'la ilgili planlar yapıyordum, öyleyse belki Bodrum bana iyi gelirdi, çivi çiviyi sökerdi. Hatta yolda aldığım isimli anahtarlığı avucumda tutmak, kora dönüşerek stigmata gibi avucuma yakılır, üzüntümü hafifletirdi belki.


Biz hayata yan bakanlardanız. Başka bir şeyler görmeye çalışıyoruz. Boğaziçi denilen yer iki adanın arasındaki bir boğaz. Demir yorgunluğunu konuştuk, çürüyünce insanın ağzında toz olan, bir daha toparlanamayan sakızlardan konuştuk, haritanın yırtılan yerini, içten kemirilmiş elmaları konuştuk. Rakı içtik. Facebook mesajlarını analiz ettik, sonra kıkırdadık yaptığımıza. Uzak durup duvar ördüğümüz için mi geliyordu ne geliyorsa başımıza? Çekiyor muyduk korktuklarımızı, mıknatıslıyor muyduk? Ürkerek bir hayalin peşinden giderken çok mu kırılgandık? Neydik biz? Kaç kişiydik? Medeni ilişkiler yaşayacağız diye en vahşi, en ilkel, ama en öz benliğimizden mi oluyorduk?

Belki bunları konuştuk, belki aklımızdan geçirdik, belki ikisi birden... Rakımızı içtik.

Şimdi yine gece... karşımda bir ucundan törpülenmiş dolunay. Telefonum çalıyor. E. ben Bodrum'dayken evde kalıp Timi'ye bakıyor. E. benim canımın içi. Deprem olmuş, uykudan uyanmış, korkmuş, sesindeki çocuksu korkuyu duyar duymaz içim sıkıştı, moralini bozmamak için rahat bir sesle onu yatıştırmaya çalıştım. Aslında korkuyorum. İçim sıkışıyor. Titriyorum. O benim canımın içi. Çocuğum gibi, kardeşim gibi, onunla gurur duyuyorum, onun için en iyiyi istiyorum. Aslında herkes için en iyiyi istiyorum. Kendim için de...

Ama depremler oluyor, seller basıyor, iklimler değişiyor, İstanbul basıyor, Bodrum'a kaçmak sadece ilaç olabiliyor, İstanbul'a dönme fikri vasat, Bodrum'a yerleşme fikri hüzünlü, depremler oluyor, seller basıyor, iklimler değişiyor, İstanbul basıyor, Bodrum'a kaçmak sadece ilaç olabiliyor, İstanbul'a dönme fikri vasat, Bodrum'a yerleşme fikri hüzünlü, depremler oluyor, seller basıyor, iklimler değişiyor, İstanbul basıyor, İstanbul basıyor, İstanbul basıyor... İstanbul basıyor.


Ve her ne kadar arada bir ağır sözler söylesem, köprüleri yakarcasına konuşsam da ben de "çemkirme" hakkımdan yararlanmak istiyorum. Evet, çıldırdım, ağır konuştum, kalp kırdım, ama evlerin arasına teleferik kurmayı öneren ben değildim, hayal kırıklıklarımın beni öfkelendirmesine hiç mi hakkım yok, hakim bey? demek istiyorum. Bir öyleyken bir böyle olmanın karşısında susayım mı daktilo hanım? demek istiyorum. Beni çıkarın buradan mübaşiiiir! diye haykırmak istiyorum.

Sonra depremler oluyor, bir telefonla tüm sevdiklerim aklıma geliyor, beni olduğum gibi sevenler aklıma geliyor, yüreğim sıkışıyor, dolunay gözümün önünde yükseliyor, yıldızlar şımarıkça göz kırpıyor, köpekler havlıyor, ıslak soğukta titriyorum, karşı ormandan tuhaf bir çığlık geliyor...

Mutlanıyorum, umutlanıyorum tuhaf bir şekilde.


Öylece bekliyorum...

05 Mayıs 2011

KAFASI GÜZEL FİLLER ya da SIKIYSA BEYAZ AYIYI AKLINIZDAN ÇIKARIN! ve ADRIANA'NIN SUÇU NE?

22 Ağustos'ta filtrelerle internette bir sürü kelime yasaklanacak. Burası Türkiye, akıllar ve işgüzarlıklar yasaklara, sansüre çalışıyor. Yasakların psikolojik etkilerine dair çok ilginç bir deney okudum.


Bir deneyde deneklerle keyifli ve rahat bir ortamda sohbet ediliyor. Her şeyi konuşmak serbest. Ardından araştırmacı bir anda diyor ki: "Lütfen daha önce olduğu gibi aklınızdan ne geçiyorsa söyleyin, ama bir istisna var. Beyaz ayıyı düşünmek yasak. Her 'beyaz ayı' dediğinizde ya da 'beyaz ayıyı' düşündüğünüzde önünüzdeki zile basın."

Normalde Coca Cola, kutuplar ya da Lost düşündüğümüz sıralar dışında beyaz ayı aklımıza kolay kolay gelmez. Ama şimdi deneklere yasaklanıyordu işte. Bu deney Trinity Üniversitesinde psikoloji profesörü Daniel Wegner tarafından 10 öğrenci üzerinde yapılmış. Deneklerden birinin düştüğü durum aşağıdaki gibi (* zile basıldığı anı gösteriyor):

Tabii şimdi düşüneceğim tek şey beyaz ayılar... Hmmm, daha önce ne düşünüyordum? Çiçekler hakkında çok düşünürsem * Beyaz ayı hakkında düşünmemek mi, bu imkansız * Bu zile bir kere basarım * ve yine basarımm * yine basarım * ve... beyaz bir ayı* tamam... Beyaz ayıyı düşünmemi engelleyecek milyonlarca şey düşünüyorum * ve yine beyaz ayı aklıma geliyor * ve yine * ve yeniden * ve yeniden * hmmm, şimdi şu kahverengi duvara bak. Düşünmemeye çalıştıkça beyaz ayıdan başka bir şey düşünemiyorum ve zile basmaktan bıktım.

Daha da beteri, bu aşamadan sonra denekler beyaz ayıyı düşünmek ve adını anmak konusunda özgür bırakıldıklarında "beyaz ayı" tam bir takıntı haline gelmeye başlamış. Prof. Wegner Yoksunluk Etkisini keşfetmiştir. Yani naçizane insan olarak bizler, bastırmaya çalıştığımız düşünceleri takıntı haline getirmekten muzdarip olduğumuzun kanıtıdır bu deney.

-----------------------------------

Zeki Triko'nun havaalanındaki mayolu kadın reklamıyla başladı her şey. Nasıl bir şeydi bu pano diye araştırırken neyle karşılaşayım istersiniz; panoda poz veren "hot" "hatunun" adı "Adriana" Karambeu. Sakın yasaklı kelimelerden "Adrianne", ta 2004'te olay olan Adriana olmasın?  Herhalde hatunun adını bilemediler ya da daha şık yazmak istediler. Şaka gibi değil mi? Sanki birileri bizimle dalga geçmek için bu ismi de katmış yasaklı kelimeler arasına. Kitapta fillerin hafızasına dair yapılan deneyler geliyor aklıma! Tabi yoksunluk etkisi deneyinde olduğu gibi, 2004'ten beri yanlış da hatırlıyor olsalar Adriana adını takıntı haline getirdiklerini düşünmek de mümkün.

Bahsettiğim deney, Kafası Güzel Filler ve En Acayip Deneyler adlı bir kitaptan. Alex Boese yazmış, Gürer Yayınları basmış. Nefis bir kapağı var. Yukarıdaki deney gibi yüzlerce acayip deneyi bu kitapta bulabilirsiniz.

Sonuçta diyeceğim o ki bizim fillerin kafası gerçekten güzel galiba. Ne kullanıyorlarsa ben de istiyorum, çünkü kendimi iyice dışarıda hissetmeye başladım.


İşte size yasaklı kelimelerin resmi belgesi (üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz):