31 Aralık 2010

CAHİDE'NİN LÜKÜS SAZ


Reklamcılıktan istifa edip "home office" moduna geçtiğim günlerde, Giochi Preziosi Türkiye hayatıma girdi. Bütün oyuncak ambalajları ve kullanım kılavuzlarının çevirisini yapıyorum. Çok eğlenceli; çevirisini yaptığım ambalajları oyuncak mağazalarında görünce acayip keyif alıyorum. Giochi Preziosi zaten oyuncak inovasyon merkezi gibi; ZhuZhu Pets, Paperjamz, Moxie Girlz, Disney oyuncakları bunlardan bazıları...

Her neyse... Dün gece GP TR'nin yeni yıl kutlaması için Cahide'nin Lüküs Saz'daydık. Harbiye Açık Hava'ya gelmeden biraz önce... Daha önce de gelmiştim, şimdi Lüküs Saz olmuş, o yüzden zaten Aaaaa! Burası mıymış? diyebilirsiniz... İçeri girerken daha müthiş bir karşılama var. Bizimle ilgilenen, her tür sorumuzu sıcak bir şekilde cevaplayan, masamızı eksiksiz bırakmayan Murat'ın ilgisine alakasına bayıldık. Mezelerden pazı dolmasını herhalde başka bir yerde yememişsinizdir... Topik damaklara ziyafetti... Ben böyle hafif ve ağızda dağılan kabak tatlısı yemedim, o kadarını diyeyim yani... Sunum müthişti...

Müziğe gelince... Mesela %60'ızın Burukacı olarak bildiğimiz (Aziz Nesin'in %60'ıyla ilgisi yok, walla billa :))) Buruk Acı şarkısının sözlerinin Türkan Şoray'a ait olduğunu bu gece öğrendim, şaşırdım... Öğrenmenin sonu yok... Sonra araştırınca aslında Yeni İstanbul gazetesinin meşhur birine tefrika yazdırma fikriyle yola çıkıldığını, Türkan Şoray imzasıyla yayınlanan tefrikanın çok tutulmasıyla daha sonra filmi ve şarkısının yapıldığını, ancak Şoray'ın sadece ismini kullandırmakla kaldığını, roman gibi şarkı sözlerinin de başka birisine ait olduğunu öğrendim. Neyse ki Google diye bir şey var :)))

Kısaca curcuna ekibi (ki başta kemanlar olmak üzere tüm sazlar Lüküs Saz adının hakkını veriyor) müthişti. Ardından çıkan Cihan, güçlü sesiyle günümüzün ve eskilerin en güzel şarkılarını söyleyerek hepimizi coşturdu. Bir ara Leyla Adalı da sahnede dans etti, ama millet çoktan coştuğu için, asıl şov masalardaydı. Çarşambaları da Sezen'in vokalisti çıkıyormuş.



Bir ara terasa çıkıp (biraz da kaç kadeh olduğunu hatırlamadığım rakının da etkisiyle) enteresan bir arınma anı yaşadım kendimle. Maçka Parkı belki duymuştur, boğaz manzarasına karşı hayata şükranlarımı sundum. Sanırım GPTR ekibinin bunda etkisi oldu, onların cana yakınlığı mekanın içtenliğine eklenince, hayatım boyunca katıldığım en keyifli şirket yemeği oldu.

Velhasılı kelam gerçekten de yeni yıla bir gece öncesinden girmiş kadar oldum. Ama, eh, evde oturmak olmaz yılbaşı gecesi... Nişantaşı bizi bekler ;)

29 Aralık 2010

İŞTE YENİ YIL HELVASI: DJ EARWORM USPOP 2010 - DON'T STOP THE POP!


Bu sabah 04.30'da yayınlandı. Geçen sene biraz daha erken yayınlanmıştı (video için tıkla!), o yüzden bu seneki biraz daha heyecan yarattı. Bu kadar çok şarkıdan tek bir şarkı yaratmak müthiş bir şey ve sırf bu yüzden DJ Earworm'a hayranlık duymamak elde değil.

İşte USPOP 2010 "Don't Stop The Pop" şarkıları:

Ke$ha - Tik Tok
Lady Antebellum - Need You Now
Train - Hey, Soul Sister
Katy Perry Featuring Snoop Dogg - California Gurls
Usher Featuring will.i.am - OMG
B.O.B. Featuring Hayley Williams - Airplanes
Eminem Featuring Rihanna - Love the Way You Lie
Lady Gaga - Bad Romance
Taio Cruz - Dynamite
Taio Cruz Featuring Ludacris - Break Your Heart
B.O.B. Featuring Bruno Mars - Nothin' On You
Enrique Iglesias Featuring Pitbull - I Like It
Young Money Featuring Lloyd - Bedrock
Jason Derulo - In My Head
Rihanna - Rude Boy
Lady Gaga Featuring Beyonce - Telephone
Katy Perry - Teenage Dream
Bruno Mars - Just the Way You Are
Mike Posner - Cooler Than Me
The Black Eyed Peas - Imma Be
Jay-Z + Alicia Keys - Empire State of Mind
Usher Featuring Pitbull - DJ Got Us Fallin' In Love
Travie McCoy Featuring Bruno Mars - Billionaire
Eminem - Not Afraid
Iyaz - Replay


Büyük heyecanla paylaşıyor, hepinize mutlu, sağlıklı, bol paralı, muhteşem bir yıl diliyorum.




Şarkının sözleri...

26 Aralık 2010

YEPYENİ KAMA SUTRA POZİSYONLARI ;)

İşte size dev OSHUBU! hizmeti...


Kama zevk demek, sutra ise kitap... Tahmin ederim her nezih çocuğun evinde ya da ailesinin evinde eski bir kopyası ya da versiyonu vardır. Ben de üşenmedim, araştırdım ve yepyeni Kama Sutra pozisyonlarını sizin için, evet, evet, sadece sizler için toparladım. İyi eğlenceler ;)

+18 isen tıkla...

24 Aralık 2010

CAMERON DIAZ'I HİÇ BU KADAR ÜZGÜN GÖRMEDİNİZ!


Dün gece denk geldim The Box filmine.

Sıradan bir aile. Bir gün kapıya yüzünde rahatsız edici bir yara olan bir adam geliyor ve öneride bulunuyor: getirdiği kutudaki düğmeye basarlarsa dünya üzerindeki herhangi bir yerde tanımadıkları birisi ölecektir, ama bunun karşılığında 1 milyon doların sahibi olacaklardır. Norma (Diaz) ve kocası Arthur (Madsen) bu noktadan itibaren ahlaki bir ikileme girerler. Daha doğrusu Arthur bunun bir şaka olduğunu düşünmekte, önemsememektedir, ama Norma ayağından ameliyat olmak zorundadır (hayatı boyunca aksayarak yürümüştür) ve daha iyi bir hayat yaşayabileceklerini hesaplamaktadır. Sonuçta Norma kutudaki düğmeye basar ve o andan itibaren absürd olaylar gelişmeye başlar. Arthur başka birisinin ölmesine karşıdır, ama artık para teslim edilmiş, kurcalamamaları istenmiştir. Oysa test devam edecektir!

Velhasıl kelam, fragmanın çok da iyi anlatamadığı enteresan bir film. Mesela neden Saw tema müziği kullanılmış hiç anlamadım. Öyle insanın sinirlerini geren bir korku ya da gerilim de değil. Rahatsız edici bir aile filmi demek daha doğru olur.

Filmde asıl hoşuma gidense sanat yönetimi oldu. Mekanlar ve tarz tam 70'ler sonu, 80'ler başı tadında. Ama bu arada teknoloji de retro aletler üzerinden ilerlemiş, hatta marsa sinyaller gönderip almaya bile başlamışlar. Öyle bir zaman yani. Film korku, bilimkurgu, gerilim, fantezi, aile, romantizm vs. birçok alanın sınırlarında dolaşıyor, ama hiçbirisi olmuyor sonuçta. Cameron Diaz, herhalde hayatının en üzgün suratlı rolünü oynamış; sürekli üzgün, sürekli ezik, Vanilla Sky'daki tiplemesinden bile daha karanlık. Diaz'ı böyle bir rolde seyretmek çok enteresan; her an bir zıpçıktılık yapmasını bekliyorsunuz, ama o hep üzgün, adeta bir drama queen.

The Box, 2009 yapımı bir film. Donnie Darko'nun da yönetmeni olan Richard Kelly yönetmiş. imdb puanı 6 bile değil, ama seyretmeye değer. Bu arada Richard Matheson'un "Button, Button" adlı kısa öyküsünden uyarlandığını da belirteyim. Hikaye daha önce (1985) Twilight Zone dizisinde kullanılmış.

21 Aralık 2010

BİR YIL DAHA GEÇTİ... BİR YIL DAHA GELİYOR...

Öncelikle hepimizin yeni yılı şimdiden kutlu olsun...

Yılbaşı gecesi denince geçen yıl geçirdiğim gece unutulmazlar arasındadır. Handiyse spontaneydi, hiç kasma olmadı ve sanırım o yüzden güzel geçti. Şahsen spontane okazyonlar beni daha çok eğlendiriyor. Ne mi yaptık?

Arkadaşımla hadi Nişantaşı'na gidelim dedik. Malum son yıllarda en azından bir uğramak moda; uğramayanı dövüyorlarmış zaten. Müzikse müzik, ağaçsa en alası, kalabalık mı kalabalık, coşku had safhada. Daha ne istenir ki? Hele bir de gece Kırıntı'da akşam yemeği ve margaritayla başladı mı, kimse kimsenin keyfine değemez. Eh, herhangi bir yerde masa bulmak mümkün değil, ama biraz sabırlı olunca imkansızın da üzerinden geliniyor. Biz Kırıntı'nın kapısında listeye yazıldık, biraz dolaştık, sonra bir geldik ki, o da ne, sıramız gelmiş bile... :)


Margarita'yı seviyorum. İçtikçe insan ferahlıyor, ağzının tadı yerine geliyor, fıkırdatıyor. Hal böyle olunca da twitter sayesinde en yakındaki ev partisine, tanıdık kontenjanından kendini davet ettirecek yüzsüzlük de ekstrası oluyor. Hehe. Evet, ev partilerini de seviyorum, çünkü herkes zaten çok rahattır, kasmaz, çoktaaaaan içmeye başlamıştır ve bir sürü insanla kaynaşmasan bile iyi vakit geçirirsin. Biz de öyle yaptık, davetsiz misafirler olarak ortama uyup içmeye devam ettik.

Avustralyalı olduğunu söyleyen, ama aslında Yunan olduğu söylenen biri herkesin neşe kaynağıydı. Kaç tane ne içtiğimi bilmediğim bir noktadan itibaren onunla bir "bro" muhabbetine girdiğimi, sonra Manchester holiganları gibi elimdeki birayı ona doğru sallayarak "Oi! Hey! Michauuuuuuul!" diye sürekli ona seslendiğimi (bağırdığımı) hatırlıyorum. Hatta gecenin ilerleyen saatlerinde farklı mekanlara akıldığından, hemen her mekanda karşıma çıktığında da böğürdüğümü hatırlıyorum. Böğürmek hoşuma gidiyordu; futboldan hiç hoşlanmasam da içimde bir holigan olup olmadığını hala merak ediyorum. Gerçek bir deşarj. Artı herkes yeterince içtiği için, kim neden böyle böğürüyor diye bakmıyor (ya da ben yeterince içtiğim için bir tarafıma takmadım).

Neyse ikinci, pardon ev partisini de sayarsak üçüncü mekan, nişantaşına en yakın, sevdiğimiz mekan Love DP oldu elbette. İstanbul'un en iyi dans müziği oradadır, ne içtiğinizi bilirsiniz, hizmet mükemmeldir. Uğramadan olmaz. Orada iki kişi başladığımız gece arkadaşlardan oluşan bir gruba döndü haliyle. Ev partisinden beri artık ne içtiğimi bile hatırlamıyordum, o yüzden geleni içtim sanırım.

Velhasılı kelam gece farklı mekanlara akarak, içerek, gülerek, eğlenerek, arada bir "Michauuuuuuul!" ile karşılaştığımda böğürerek, zaman zaman dedikodu yaparak geçti. Sabaha kadar eğlence. Gün doğmaya yakın her zamanki gibi Bambi'de bir şeyler yedik mi hatırlamıyorum. Zaten artık bambaşka insanlarla bir aradaydım. Sabah uyandığımızda onlarla da tanıştım. Ayrıntı istemeyin lütfen. Yorum yok ;)

Her neyse, yılbaşı gecesi kastırır bazen ya. Hepimize kastırmayan yeni bir yılbaşı gecesi ve elbette kastırmayan yepyeni bir yıl diliyorum. Budur dileğim. :)

Geçen seneyi bu kadar ballandırdıktan sonra kös kös evde oturup, erkenden uyursam sabahına ağlarım herhalde...

13 Aralık 2010

YUMURTA DEYİP GEÇMEYİN!!!

YUMURTA HAREKETİ ENGELLENEMEZ!!!

Malum son günlerin en popüler konularından birisi YUMURTA! Ben de protesto amacı dışında nasıl kullanılabilir diye küçük bir araştırma yaptım. İşte bulduklarım:

NELLY FURTADO "MASHED UP"


DJ Earworm'un 2010 Bilboard Top 25 mash up'ını bekleyeduralım, Nelly Furtado mash up çalışması sürpriz oldu. Şarkılar "The Best of Nelly Furtado" albümünden. Bu arada United States of Pop 2010'un 19 Aralık'ta yayınlanacağı söyleniyor. OSHUBU! mash up videoları için tıklayın! ;)

Şarkılar:
• I'm Like A Bird
• Turn Off the Light
• Powerless (Say What You Want)
• Try
• Força
• Promiscuous
• Maneater
• Say It Right
• All Good Things (Come to an End)
• Girlfriend in the City
• Night Is Young
• Stars
• Manos al Aire


12 Aralık 2010

PİSAGOR, KELEBEK ETKİSİ VE OXFORD CİNAYETLERİ


Oxford Cinayetleri 2008 yapımı bir film. Martin, belirsizliği savunan Oxford'un meşhur felsefe hocası Seldom'a matematiğin her şeyin çözümü olduğunu kanıtlamak için Oxford'a gelir. Takıntı derecesinde profesörle tanışmak istemektedir, hatta sırf bu yüzden profesörün eski bir tanıdığının evinde oda kiralar. Birkaç gün sonra yaşlı kadını evde ölü bulacaklardır, hem de tanışmak için ruhunu satmaya hazır olduğu profesörle birlikti.

6.1'lik imdb notuna bakılırsa seyredenler pek bir şey anlamamış. Ben de anladığımı iddia etmeyeceğim ama felsefe, matematik, kelebek etkisi, pisagor ve daha birçok yaklaşım devreye girince insanın kafasını iyi dağıtan bir film. Bir taraftan cinayetler devam ederken seri katilin kim olduğunu bulmaya çalışırken, öte yandan yukarıda bahsettiğim konu başlıkları doğrultusunda cinayete farklı felsefi açılarla bakmaya çalışıyoruz. Gerçekten her şey göründüğü gibi midir? Göründüğü gibi olmadığını keşfettiğimizde aslında keşfettiğimiz doğru mudur? Doğru bildiklerimiz farklı açılardan çürütülebilir mi? Kelebeğin kanatları gerçekten bu kadar güçlü müdür ki bir çırpışında dünyanın öte yanında kasırgaya neden olsun?

Sevgili Hobbitimiz Elijah Wood, filmde kendinden çok daha yaşlı görünen kadınlarla yatıp kalktığı için bir parça yadırgamanız olası. Gerçi bu oyuncu her haliyle çocuk gibi göründüğü için kimle yatıp kalksa aynı şekilde yadırgayabilirsiniz.

Ben bir fark göremiyorum... Sağdakinde biraz yüzü kirlenmiş, o kadar :P
Neyse, biraz kafa dağıtmak, Oxford havası solumak (İbo'dan neyiniz eksik?), biraz da Elijah Wood'u yarı çıplak görmek isterseniz iyi bir polisiye... Tavsiye ;)


07 Aralık 2010

MOVIE MASH UP 2011

Vizyona yeni giren ve girmesi beklenen filmlerle ilgili güzel bir video mash up... Finaline bayıldım... ;)

06 Aralık 2010

WATERSHIP TEPESİ: TAVŞANLARIN EFENDİSİ


Lost seyredenler bilir; dizi boyunca kahramanlarımızın yaptığı, okuduğu, söylediği her şeye ipucu gözüyle bakmıştık. Bu anlardan biri de Sawyer'ın okuduğu Watership Down adlı kitaptı.

Türkçeye Watership Tepesi olarak çevrilen kitabın yazarı Richard Adams. Arka Bahçe'den çıkmış. Kimilerine göre Lost dizisi, hatta Stephen King'in Kara Kule romanının esin kaynağı bu kitap. Kahramanları kim derseniz, tavşanlar. Evet, yanlış duymadınız, bütün hikaye tavşanların ütopya arayışını anlatıyor.

Bir grup tavşan (içlerinden birinin psişik güçleri var) yaşadıkları araziye bir tabela yerleştirildiğini görürler ve kötü şeyler olacağını, taşınmaları gerektiğini söyleyerek koloniyi uyarırlar. Oysa bu yüzden asilik yaptıkları gerekçesiyle kolonilerinden de kovulacaklardır. Haliyle kendilerine yeni bir yuva bulmak üzere yola çıkarlar. Yollarının üzerinde doğal düşmanları olan vahşi tilkilerden tutun da despot kolonilere, hatta insan marifeti tavşan çiftliklerine kadar bir çok yere uğrayacak, özgürce ve adil şartlarda yaşayabilecekleri yeni bir yuva bulmaya çalışacaklardır.

Lost hayranıysanız ve kitapla benzerlikleri okumak isterseniz, ayrıntılı bir inceleme burada ;)

Bir nevi Tavşanların Efendisi de diyebileceğimiz bu yer yer karanlık macerayı okurken, tavşanların da duyguları olduğunu anlayacaksınız. Şaka şaka, tavşanların duyguları olup olmadığını bilemeyiz elbet, ama Lost dizisi bile bu hikayeden esinlenmişse tavşan karakterlerin ve hikayenin ne kadar güçlü olduğunu tahmin edebilirsiniz. Tavsiye ;)

04 Aralık 2010

KOLAY FOTOĞRAF EDİTÖRÜ... HEM DE ONLINE!!!


Hepimiz arada sırada bir fotoğrafın bir yerlerini düzeltmeye ya da ne bileyim güzelleştirmeye çalışırız. Bunun en profesyonel yolu Photoshop elbette, eh bilgisayara yüklenebilecek birkaç küçük programcık da bu işi görebiliyor. Ama fotoğraflarınızı online bir fotoğraf editörü ile kolayca edit etmeye ne dersiniz? Program yükleme yok, programı öğrenmeye çalışmak yok. İster linkten fotoğrafı getirin, ister bilgisayarınızdan... Sonra hemen başlayın fotoğrafınızı düzenlemeye. Bir sürü görsel efekt de cabası. İşte Pixlr... (tıklayın)

Küçük bir örnek: Yukarıda gördüğünüz kedi resmini kendimce düzenledim. Biraz odağıyla oynadım, bir de renkleri daha doygun hale getirdim. Sonuç:


Kolay gelsin ;)

01 Aralık 2010

1 ARALIK DÜNYA AIDS GÜNÜ: HAYATA SARILIN

Dünyada AIDS
HIV 1980'lerde tanımlandı. Afrika'da şempanze ve orangutanlardan insanlara geçtiği tahmin ediliyor, ama hastalığın insanlar arasında bir anda yayılmasının sebebi hala muamma; sosyal yaşamın değişimi ve kentleşmeye bağlayanlar da var, steril olmayan şırıngalara bağlayanlar da. Bununla birlikte ilk başta eşcinsel hastalığı olarak tanıtılmasından yola çıkarak (bu arada erkekler arası seksten geçme oranı hala yüksek), ahlak amaçlı bir yok etme operasyonu olduğuna inananlar da var. Sonuçta karlı çıkanlarsa devasa ilaç kartelleri. Hastalığı kapan bir insanın aylık ilaç masrafı 1000-1500 dolar civarında; bugün dünyada (2008 rakamlarıyla) 33,5 milyon hasta olduğunu göz önüne alırsanız, inanılmaz bir paradan bahsediyoruz.

Özellikle Afrika'daki yoksul ülkeler, bu hastalıktan kırılıyor, çünkü gerekli tedaviyi yoksulluktan ne geliştirebiliyorlar, ne de elde edebiliyorlar. Neyse ki Hindistan ve Çin, son yıllarda daha ucuz ilaçlar üretme çabasında, sanıyorum bir sonuç da elde ettiler. Rusya'dan gelen haberlere göre, virüsü bloke eden bir tedavi çok yakın.

Tüm AIDS karşıtı kampanyalar, insanların ahlak kaygılarını gıdıklamayı amaçlayarak tek eşliliğe yükleniyor, insanları tek eşliliğe yönlendirmeye, korunmayı artırmaya çalışıyor. Oysa özellikle kent yaşamında, Türkiye de dahil olmak üzere yaşanan özgür cinsellik, tam da Türkiye gibi cinselliğin bastırılmış olduğu ülkelerde tehlikenin kapısını daha da aralıyor. Bana göre bastırılmış cinsellik, her tür tehlikeye açık, hem fiziken hem de ruhen... Genç yaşta evlenip seksi tek bir erkekle tanıyan bir kadını düşünün, daha önce hiç seks yapma şansı olmamış olsun ve evlendiği erkek de hödüğün ya da beceriksizin teki olsun... Bilmem tanıdık geldi mi? Bu kadın büyük kentte yaşıyorsa, cinselliğinin iyice oturmaya başladığı dönemde önüne çıkan baştan çıkarıcı bir fırsatı değerlendirdiğinde sizce korunmayı düşünür mü? Ya da erkekleri ele alalım; bütün seks hayatı genelev, eşekler ve hatta erkekler olan genç bir erkek, evlendikten sonra kendisini tatmin etmeyen bir kadından ne sürede soğur ve başka kadınlarla kaçamak yapmaya başlar? Bu da tanıdık gelmiştir sanırım. Ya da eşcinsel bir erkek ya da kadını düşünelim: yıllar boyunca, toplumsal baskılar ve ayıplamalar nedeniyle cinselliğini bastırmış olsun, sonra bir noktada cinsel arzuları zirveye tırmandığında bütün o yılların acısını çıkarıyor olsun. Bu çoğumuza pek tanıdık gelmeyebilir, ama sonuçta söylemek istediğim cinselliğin bastırılması kadar tehlikeli bir şey yok.


Gelelim yine AIDS konusuna... Geldiğimiz noktada kampanyalar korunmak, tek eşlilikle insanları korkuta dursun, asıl üzerinde durulması gereken nokta test yaptırma alışkanlığının topluma anlatılmasında. Evet, AIDS kötü bir hastalık, yakalananları ruhen ve fiziken (ve hatta madden) zorlayan bir yaşam biçimine zorluyor, ama artık ölümcül olmadığını da akıldan çıkarmamak lazım. İlaç tedavisiyle, bugün artık virüs kontrol altına alınabiliyor, hastaların yaşam kalitesi artıyor. Test yaptırmaksa hastalığın bilincinde olarak, başka insanlara bulaşması ihtimalini engelliyor. (ya da en azından engellemeli!)

İşte bu noktada topluma anlatılması gereken ikinci bir mesele de AIDS'lilerin de insan oldukları... Yani bu ülkede doktorların bile hastalığa korkuyla yaklaştıkları göz önüne alınırsa, insanların AIDS'lilerden kaçma çabaları anlaşılır bir şey. Oysa AIDS ne tokalaşmaktan, ne sarılmaktan, ne aynı kaptan yemekten, yani kısaca paylaşılan ortamlardan bulaşmıyor.

Demek istediğim, bugüne kadar yerleşen AIDS imajından dolayı virüsü kapanlar, hastalığın etkilerinin yanı sıra  zaten içsel bir suçluluk, pişmanlık, adını ne koyarsanız artık, daha hayati bir zorluk yaşıyorlar, oysa tüm hastalar gibi onların da moral olarak desteklenmesi, hayatla barışmalarını, hayata sarılmalarını sağlamak gerekiyor. Çünkü AIDS artık HAYATIN SONU değil.

Öyleyse:
- Cinselliğinizi baskılamayın, utanmayın, çevrenizdekilerin cinsel hayatlarını ayıplamayın, cinselliğin hayatın parçalarından sadece birisi olduğunu unutmayın.
- Seks yapmayın, tek eşli yaşayın, öcü kapar demeyeceğim, ama seks partnerinizi seçerken dikkatli olun, korunmaya çalışın.
- AIDS karşıtı kampanyaları ve hastalıkla ilgili bilgileri çevrenizle paylaşın.
- Çevrenizde HIV+ olduğunu bildiğiniz insanları dışlamayın, destek olun.
- Test yaptırın (gönüllü merkezlerde ücretsiz ve anonim test yaptırabilirsiniz! Liste için tıklayın ya da arayın: Gönüllü Danışmanlık ve Test Merkezleri Bilgi Hattı 444AIDS)
- AIDS bugün özellikle Afrika ve az gelişmiş ülkeler nezdinde ucuz ilaç ve tedavi açısından bir insan hakları meselesi haline gelmiş durumda. Bu konudaki tepkilere, protestolara, kampanyalara hiç çekinmeden katılın. Bu kampanyalara katılmanız, sizin de AIDS hastası olduğunuz anlamına gelmez. Öte yandan insanlar öyle anlasa bile, niye umursayasınız ki? Tedavisi bu kadar kolaylaşmışken, bahsettiğimiz bölgelerde insanlar sadece maddi yetersizlik nedeniyle hayatlarını kaybediyorlar; Afrika'da ailesini kaybeden çocukların haddi hesabı yok, onları düşünün.
- Virüsü kaptığınız ortaya çıkarsa ya da hali hazırda virüsü kaptığınızı öğrendiyseniz, korkmayın, suçluluk hissetmeyin, üzülmeyin; derhal tedaviye başlamanın yollarını arayın. En önemlisi, HAYATA SARILIN.
- Hadi durmayın, bu yazıyı paylaşın. Kime faydası olacağını bilemezsiniz. :)

BEN AİDS'İM
Lütfen bana sarılın
Size hastalık bulaştıramam