28 Ağustos 2010

YAŞASIN, JÖN TÜRKLER GELİYOR!!! ya da BİR DEFİLE MACERASI

Evet, ben de defileye gittim ve blogger olarak havamı atma fırsatı buldum. Söz konusu defile Istanbul Fashion Week programında yer alan Hatice Gökçe / Jön Türkler Geliyor defilesi. Önce size biraz Hatice Gökçe anlatmak istiyorum.


Hani bazı insanlar vardır; işlerine, sanatlarına, yaptıkları işe gönüllerini koyduklarını söylerler, hatta işleriyle evli olduğunu söyleyenlere bile rastlanır ki ben de zaman zaman bu söylemin özgürlüğüne sığınırım. Oysa Hatice, gözünüzde canlandırabileceğiniz birçok moda tasarımcısından çok farklıdır. O gerçekten araştırır, tasarlar, en kendine özgü haliyle sunar ve bunu hiç hava atmadan, "ahhahaha, ben modacıyım şekerim, kimler benden giyiniyor biliyor musun?" demeden, usulca yapar. Belki de sırf bu yüzden, işine bu kadar gönülden bağlı olduğu için farklı tasarımlarıyla bütün dünyadan ilgi görür. Bugüne kadar tanıdığım en nevi şahsına münhasır insanlardan biri olmasına rağmen, hiçbir hareketi ve sözüyle "ben nevi şahsına münhasır biriyim" demez. Ona göre sadece araştırmış, tasarlamış ve sunmuştur. Sektöre ve moda hayranlarına bir katkıda bulunmuşsa mutludur (sanırım, çünkü o zaten bir sonraki kavram üzerine yoğunlaşmıştır muhtemelen). O kadar. Özetle moda dünyasının şatafatı arasında Hatice Gökçe'yle tanışırsanız, şaşırmayın, çünkü başka dünyadan gelmiş olması ihtimali olan bu kadının, olsa olsa barış için dünyamıza gelmiş olabileceğini düşüneceksiniz. İkinci bir özetle kendi halinde olmasına rağmen dünya çapında (ya da tam tersi) olmasına şaşırmayınız.

Tam da bu yüz(ler)den Hatice'nin Jön Türkler Geliyor! konseptini duyunca önemsedim ve açıkçası merak ettim. Bir de geçen sene defilelerine gidememişliğimin ezikliğiyle, bu sefer iki elim kanda olsam gitmeye yemin ettim. Hem size de malzeme çıkmış oldu...

25 Ağustos 2010

KEDİİİİİİİ

Twitter'da @robonuts sağolsun günüme renk geldi. Küçüklüğümden beri hayvanlarla içiçe olduğum için hepsini içime sığdırasım gelir. Yılan (freudyen nedenlerle ilgisi yok, çünkü güzel bulduğum halde kıvrılarak ilerleme hareketinden fena halde tilt oluyorum) ve sıçan (o da yine o etsi tuhaf kuyruğu nedeniyle, yine freudyen nedenlerle ilgisi olduğunu sanmıyorum) haricinde tüm hayvanlara karşı acayip muhabbetim vardır.

Abbasağa parkı sayesinde özellikle köpek ve kedilerle haşır neşirim. Her ne kadar evdeki canavara (Timi) pire taşırım diye korksam da onlarla neredeyse yerlerde yuvarlanmak kadar güzel bir şey olduğunu sanmıyorum. Ama en en en en en cin hangi hayvan derseniz kedi derim. Her şeyin ötesinde bağımsız tavırlarına hastayım. Elbette hepsi aynı davranmıyor, yılışık olanları ya da düşmanca davrananları yok değil ama her durumda bağımsızlıklarından asla taviz vermiyorlar.

İşte günüme renk getiren de kedilerle ilgili bir karikatür blogu oldu. En çok güldüğüm de aşağıdaki karikatür oldu...

Köpek: Birbirimizi çok seviyoruz ve biz çok iyi arkadaşız ve birbirimizi seviyoruz ve sincapları seviyorum ve sevgi ve şu bu... / Kedi: Git. Geri gel. Senden hoşlanıyorum. Hayır, hoşlanmıyorum. Dışarı çıkmak istiyorum. Mama ver. Seni seviyorum. Git. Beni kucağına al.

Evet, yedi yaşında, doğuştan görme engelli Timi de aynısının tıpkısı bir tavır içinde. Daha minicikken geldiğinde patisini tuvalet kumuna sürttüm ve o gün bugündür hasta bile olsa tuvaleti nerede olursa olsun gider bulur. Suyu eskaza bittiyse yapacağı tek şey (miyavlamaya gerek görmez) su tasını odanın ortasına getirir. Canı isterse kucağıma gelir, canı isterse evin en kuytularında kaybolur, canı ister kimbilir neden küser, canı ister kimbilir neden barışır. Eve gelen misafirler konusunda tuhaftır; kimine uzak durur, kiminin neredeyse başına çıkar. Üstelik gelişmiş bir zevk anlayışı vardır; güzel parfüm kokusuna bayılır, kadife üzerinde yatmayı sever, uzun tüyleri keçeleşmeye başladığında kuaför zamanı geldiğini belli eder. Ve bütün bunları kedilerin o çok zarif bulduğum hareketleriyle yapar. Ama asla ve de kat'a istemediği bir şeyi yapmaz. İşte bu yüzden kedilere ve tabi ki Timi'ye bayılıyorum.

TİMİ ve konfor
Özetle kedilerde bayıldığım bu özellik sanırım ilişkilerime de yansıyor ve zevkleri gelişmiş, zarif, net bir duruş sergileyen, istediği zaman gelen, istediği zaman giden, aynı zamanda istediğim zaman gidip gelmeme izin veren insanları da hayatıma büyük bir zevkle katıyorum. Aksi takdirde (biz birbirimizi seviyoruz, biz biriz, ben senin bir şeyinim, sen benim her şeyimsin vs. durumlarında) topukları yağlamaya başlıyorum. Kulağa kötü gelebilir ama sanırım içime kedi girmiş benim. öyle işte :)

Not: Kedi davranışıyla ilgili daha ayrıntılı bilgi için Simon's Cat... Israrla tavsiye ;)

21 Ağustos 2010

EVET? HAYIR? BELKİ? BİLMEM!!!

renklere özen gösterdim!!!
Son günlerde en çok duyduğum şey, referandum konusunda kimsenin doğru dürüst bir şey anlatmadığı, politikacıların klişelerle birbirlerine saldırmalarından neye hayır, neye evet, hatta nelere "belki" ve "bana ne" diyeceğini kestiremediği vs. Tembel milletiz vesselam. Özellikle parti liderleri çoban (dolayısıyla sempatizanlar dahil partililer koyun) sayıldığından TeVe'de ana haber bültenlerine yetiştiysek onların ne söylediğiyle neyi oylayacağımızı anlamaya çalışıyoruz.

Elbette 1982 anayasası üzerindeki değişiklikleri oyladığımızı herkes biliyor, sadece anayasada nelerin değiştirileceği, dahası bize bunun yansımasının ne olacağı konusunda bihaberiz, böyle olunca da diliyle parmak sallayan RTE'nin bizi berhaber yapacağından korkuyoruz... Bana göre en beteri de, bu değişikliklerden sonra planların ne olduğuna dair kimsenin bir şey söylememesi, her şeyin havada bırakılması... Bu değişiklikler olduktan sonra ya da olmadıktan sonraya dair, kimse taahhütte bulunmak istemiyor anlaşılan. Karşılaştırmalı anayasa değişiklikleri için tıklayın...

Partilerin referandum broşürlerine baktığımda gözüme çarpanlar:
  • BDP ırk, cins, din vs. farklı yaşam ve düşünce tarzındaki herkesin Türk yerine TC vatandaşı sayılmasını öneriyor. Buna karşı çıkar mıydık? Vatandaşlık bilincini desteklemez mi? Ama tabi ki BDP PKK taraftarlığıyla haklı olsa da haksız duruma düşmeyi tercih ediyor. Ve öyle görünüyor ki AKP'den önce CHP ve MHP'nin mevcut anayasanın kalması için çabaladığını savunuyor. Önerilerini açıkça söyleyen partilerden biri. BDP neden referanduma gitmiyor? Cevapları için tıklayın...
  • AKP, doğrudan 1980 öncesi ve sonrası travmaları (gazete kupürleri, askeri darbe, vs.) hatırlatarak seçmenlerin yaralarını deşiyor tüm broşür boyunca ve demokrasi kahramanlığına (tarafımı belirteyim de bertaraf olmayayım!!!) soyunuyor. Demokrasiyi ağzından düşürmese de fikir-zikir çelişkisinden dolayı puan kaybediyor. Tuhaf bir söylemle güçler ayrılığından bahsediyor ama takdir hakkı adı altında kendi haklarını saklı tutuyor, devlet milletin hizmetçisi olmalıdır gibi "evet ya öyle olmalı" diyeceğimiz bir konuda bir bakıyoruz ki kurum üyelerini benim adıma atama çoğunluğunu elde ediyor. Üstelik sonrasındaki uygulamalarının ne olacağına dair ser verip sır vermiyor. Broşürde çoğunlukla CHP'yi ve CHP söylemlerini dikkate almış gibi görünüyor. AKP'ye göre neden evet demeliyiz? Cevapları için tıklayın...
  • CHP, Kılıçdaroğlu liderliğe geldiğinden beri yaptığı gibi AKP yolsuzlukları ve gizli ajandaları üzerine yoğunlaşarak neden hayır denmesi gerektiğinin cevaplarını veriyor. Açıkçası dosyaların ne olduğu, kendisinin nasıl bir anayasa önerisi olduğu gibi konularla desteklese argümanı çok daha güçlenecekmiş gibi görünüyor. Partinin sitesindeki haritaya göre neredeyse Türkiye'nin tamamını gezmiş görünen Kılıçdaroğlu'nun ajandasında tabii ki parti liderliğini anlatma derdi de olduğundan AKP yolsuzlukları ve gizli ajandaları kolaylık sağlıyor, yani bir taşla iki kuş vurmaya çalışıyor. Çalışkanlığına diyeceğim bir şey yok ama umarım bu telaşede kaçırdığı bir şey yoktur. CHP'ye göre neden hayır demeliyiz? Cevapları için tıklayın...
  • MHP'nin broşürüne göre, doğal olarak doğrudan ve yoğunlukla AKP'yi, daha da vurucu bir şekilde RTE'nin incilerini (ananı da al git, askerlik yan yatma yeri değil, gözünü toprak doyursun, bitaraf olmayan bertaraf olur vb.) karşısına almış gibi görünüyor. Ancak örneğin seyahat özgürlüğüyle ilgili maddede hukuka cevap vermesi gerekenlerin bundan böyle yurt dışına kaçabilmesi yolunun açıldığını savunarak AKP üzerinden komplo teorisine kaysa da değişikliklerin sonuçlarına örnekler vererek en azından ufuklarımızı biraz daha genişletiyor. MHP'ye göre neden hayır demeliyiz? Cevapları için tıklayın...
Umarım parti broşürleri, referandumla ilgili bir fikir geliştirmenize yardımcı olur. Tabi zahmet edip okursanız. Hem neme lazım, söz uçar, yazı kalır, bunu hiç unutmamak lazım.
SONSÖZ: Ben şu anda yeni bir öneri göremediğim halde bugüne kadar siyasi riskler alarak gücünü artıracağını hesaplayagelmiş ve demokrasiyi kimbilir nelerin aracı olarak görmüş bir AKP'nin demokrasi kahramanı kesilmesine karşı HAYIR diyorum. Demokrasilerde akılsız veya IQ'su düşük olma pahasına fikrini söylemek diye bir şey vardır değil mi? Demokrasilerde düşüncelerinden ya da kararlarından dolayı insanları akılsız veya IQ'su düşük olarak yaftalamak, başkalarının özgürlüğüne müdahale etmek değil mi? Öyle görünüyor ki mahalle baskısını da araç olarak kullanan AKP yeni mahalleler yaratmakta çok usta. Özgürlüğüme düşkün olduğum için bu yeni mahalleler bile tepki duymama neden oluyor.
Not: Bok rengi üzerine de yazmak isterdim ama afrodizyak etkisi yaratmayayım şimdi durduk yerde :P

TRIANGLE: BELKİ ŞU AN HATIRLADIĞIMIZ BİR TEKRARI YAŞIYORUZ


Sağ gösterip sol köşeye yatıran, hatta bunu aynı hikaye içinde birkaç kere yapan filmleri seviyorum. 2009 yapımı Triangle önce bir deniz kazası filmi gibi görünüyor, sonrakara bulutların arasından ortaya çıkan gizemli gemiyle dehşet gemisi formuna bürünüyor, ardından slasher moda geçip kıyımı başlatıyor. Bununla da kalmıyor asıl kroşeyi herkes ölüp tek bir kişi kaldıktan sonra vuruyor ki bununla da kalmıyor, hemen ardından zamanla oynamaya, akıl karıştırmaya devam ediyor. 



Twister film listemde Vahşi Şeyler'in yanı başına koydum. Sizin twister filmleriniz? ;)

17 Ağustos 2010

İLK 6 AYIN EN ÇOK OKUNAN 6 OSHUBU! YAZISI

Evet ya, 6 ay gelmiş de geçiyor bile. Öylesine başladığım blog, bu süre içinde 4.712 benzersiz şahıs tarafından ziyaret edilmiş, okunmuş, inanılmaz. Paylaştıklarımın hepsi şahsen ve bizzat beğendiğim, ilgimi çeken ve bana bir şeyler katacağına inandığım şeyler. Bir arkadaşımın önerdiğim kitapları cep telefonuna not aldığına ve okumak için satın aldığına tanık olmaksa haddinden fazla inanılmazdı. İlginize teşekkürler :)

Tabii bu arada en çok hangi yazılar okunmuş diye merak ettim. İşte ilk 6 ayın en çok okunan 6 yazısı:

(Başlıklara tıklayıp yazıları okuyabilirsiniz)

1.
IŞIN KARACA ARABESK SÖYLEMELİ Mİ?: Yeşil Efeli Mandarino eşliğinde Işın Karaca'nın ilk arabesk sahnesini izlediğim için şanslıydım. Videolar umduğumdan daha kaliteli çıktı ve güzel birer anı olarak YouTube'da yerini aldı. Bence Işın iyi ki de arabesk söylemiş, hala keyifle dinliyorum. Ama umarım Göksel gibi nostaljiye dalıp devam ettirmez ve "Başrol" tadında şarkılarla pop müziğimize yeni tınılar getirir.

2.
Çift üç kişiden oluşur (mu?): Öyle görünüyor. Üçüncü kişiler işin içine girmediğinde yavanlaşmaya çok müsaitiz. Bu illa ilişkiye üçüncü kişileri fiziken katmak anlamında değil, yaşananları illa birileriyle paylaşmak isteriz, bu paylaşım olmadan, yani iki kişi arasında yaşananları anlatamadan yaşamış olmanın anlamını oluşturamayız. Ben şahsen dördüncü, beşinci hatta altıncı kişilere bile açığım. Daha eğlenceli :P

3.
Tarihin en alengirli komplo teorisi: Paul Öldü (mü?): Blogun başka bloglarda en çok paylaşılan yazısı oldu Paul muamması. Açıkçası hazırlarken ben de pek keyif almıştım. Sizin de komplo teorilerini sevdiğiniz belli. Aklımda birkaç tane daha benzer konu var ama biraz bekleyeceksiniz :)

4.
The Extra: Figüranın sevimli poposu!: Blogun ilk 3 ayı boyunca en çok okunan yazısı. Sanırım popo kelimesi cazip geldi. Her halükarda güzel filmdir, seyretmediyseniz mutlaka seyredin.

5.
Twitter'da Kriz/Afet Yönetimi Tatbikatı: Büyük depremin 11. yılında olduğumuz şu günde Twitter üzerinde afet tatbikatıyla ilgilenenlerin çok olması sevindirici. Twitter bütün dünyada, özellikle afet durumlarında büyük fayda sağladı. Bekleneni beklerken, afet durumunda iletişim için iyi bir opsiyon olarak Twitter'ı cepte tutmak iyi bir şey olacak. Okumadıysanız, nasıl işlediğini öğrenmek için mutlaka okuyun.

6.
YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN TWITTER ya da ÖTÜKLEMEYE HIZLI BİR GİRİŞ: Oshubu!nun en büyük hizmetlerinden biri. Henüz palazlanmaya başlayan ve daha fazla kitlenin ilgisini çeken Twitter'a yeni başlayanlar için hızlı bir eğitim, umarım cevval sosyal medya kullanıcıları ile sonuçlanmıştır. Küçük bir katkım olduysa ne ala... :)

İŞTE BÖYLE! EKSİK KALMAYIN DİYE ONDAN ŞUNDAN BUNDAN YAZMAYA DEVAM! :)

08 Ağustos 2010

"LAİ SEE" DE NE OLA Kİ? ya da BU BİR İŞARET OLABİLİR Mİ? 0_0

Düşünün ki televizyonda bir film seyrederken "zıttırıpıttı" diye bir kelime duyuyorsunuz, sonra ertesi gün ekonomiyle ilgili bir dergide aynı kelimeye rastlıyorsunuz; dahası yurt dışında yaşayan bir arkadaşınızdan gelen e-postada da aynı kelime kullanılmış. Eminim başınıza çok gelmiştir. Benim de başıma o kadar çok geldi ki her yeni tesadüf eskilerine ket vurmaya başladı.

Jamie Ford / epsilon
Dün gece Sibel Alaş çevirisi olduğunu bildiğim Kırık Kalpler Oteli'ni okuyordum ki başlıkta da okuduğunuz Lai See kelimesiyle karşılaştım. Çin'de aile arasında hediye olarak içinde bir miktar para olan, dostluk ve iyi şansı simgeleyen kırmızı zarfa deniliyor. Ne güzel diye düşündüm. Paraya düşkünlüğümden değil, hatta bazen hediye seçme zahmetindense kırmızı zarfta para vermek çok daha cazip gelebilir. Gerçekten güzel bir Türkçe'yle çevirilmiş akıcı bir roman. Henüz başlarındayım ama kaptırdım. Baba oğul ilişkisi, ölen eşin ardından hatırlanan çocukluk aşkı, olduğun yere uyum sağlamaya çalışmak, anılar, geçmiş, bugün, gelecek... Evet, evet, Sibel Alaş'ın çeviri yaptığını duyunca ben de şaşırmıştım, ama keşke hepimiz birden fazla yeteneğe sahip olsak, yepyeni şeyler çıkarsak ortaya... Neyse kitabı tavsiye ederim...



Mark Vernon / *SEL
Bu arada, söylemesi ayıptır, benim tuvalet kitaplarım vardır. Kısa bölümlü kitapları tercih ederim, çünkü çok kaptırırsam, yine söylemesi ayıp, oturmaktan bacaklarım uyuşuyor. İşte son zamanlarda tuvalette okumaktan çok keyif aldığım kitaplardan biri de 42 Derin Düşünce. Bilenler bilir, twitter profilimde bile hayat, evren ve her şeyin cevabını esprili bir şekilde kullanırım. Bilmeyenler için hemen hatırlatalım: Otostopçunun Galaksi Rehberi'nde galaksinin en gelişmiş bilgisayarına hayatın, evrenin ve diğer her şeyin anlamı sorulur ve yüzyıllarca hesaplamadan sonra bilgisayarın cevabı 42 olur. Üzerine bir sürü teoriler üretilmiş olsa da sonuç kozmik bir şakadan ibarettir. Mark Vernon da bu 42 sayısı üzerinden felsefedeki ana başlıkları almış ve yine filozoflardan, filmlerden, romanlardan örneklerle 42 bölüm oluşturmuş. Dostluk da var, seks de... Sosyal medyada özlü söz eksikliği çekenler için tam bir hazine... :P İşte bu sabah 22. bölümü okurken karşıma ne çıksın istersiniz? Evet, Lai See. Meğer yeniyıla yaklaşılan günlerde verilen bir hediyeymiş.

Türk'ün aklı tuvalette çalışır derler ya... Kitabı derhal bırakıp Lai See üzerine düşündüm. Bu bir işaret miydi? İşaretse neyin işaretiydi? Açıkçası tuvalette gafil avlanmıştım. Derhal her temiz vatandaş gibi ellerimi yıkayıp google'ın başına geçtim. See Almanca'da deniz anlamına geliyor. Lai Denizi var mıydı? Lai Denizi varmış, ama sadece Wii'deki bir oyunda... Sanal yani. Gerçi yeni aldım Wii'yi ama o kanaldan bir işaret geleceğinden emin değilim. Lai aynı zamanda ortaçağda lirik tarzda bestelere deniyor.

Peki anagram olabilir miydi? L-A-İ-S-E-E... LASSİE? I ıh. SAİLEE? Denizle alakalı ama ne mana? ESİLEA? amana! AİLESE? ESAİLE? Ailemle ilgili bir işaret mi acep? Bir tane daha L harfi olsaymış AİLESEL olacakmış. İşareti gönderenin bir hatası olabilir mi? Mesela evren bana bir işaret gönderirken hata yapma olasılığı nedir? SİbEL Alaş mı demek istiyor acaba? Belki Sibel'in evrensel alametifarikası budur, kim bilir? heheh...

Antik Yunan'da filozoflar güne dair öneri almak için bir kitabın rastgele sayfasını açıp rastgele bir bölümünü okurlarmış. Ben en iyisi kütüphanemden rastgele bir kitap seçip, rastgele bir sayfasından, rastgele bir paragraf okuyup yeni bir işaret arayayım. İster misiniz karşıma yine Lai See çıksın?

Tam da OSHUBU! yazısı oldu bu. Daldan dala... Ama çıkarımlar da yapılabilir:
  • Kitap okumak iyidir, nerede olursanız olun, okumaya çalışın. (Hayır, çıkarken ellerinizi yıkadığınız sürece tuvalette kitap okumak tuhaf değil, aksine dinlendiricidir)
  • Sibel Alaş 2 vakte (iki kelime diye 2 vakit) kadar yepyeni ve lirik şarkılarla kulaklarımızın pasını alabilir. :)
  • Belki de Wii için Endless Sea oyununu alıp huzuru bulmalıyım.
  • Seneye şubat ayında 42 olacağım; yapmak istediğim 42 şeyi listelesem mi acaba?
  • Annemi arasam iyi olur.
  • Cesaretiniz varsa hayatı sorgulayın. :)
  • Anagram önerileriniz? 0_0

02 Ağustos 2010

INCEPTION ya da RÜYAYA YATMAK


Hayat tuhaf tesadüflerle dolu. Son blog yazısı düşlerle ilgiliydi. Üstüne 9.2 imbd puanlı Inception (Başlangıç) filmini seyrettim. Yine düşlerle ilgili. Bazen birşeyleri çağırdığımı hissediyorum, ama belki de sadece bilinçaltım filmin reklamlarını görüp beni çok önce yazdığım düşler yazısını bulmaya yönlendirdi beni. Bilemem. Sadece filmi seyretmediğim halde (dikkat! cümlenin bundan sonrası SPOILER içerir! :P) "DÜŞLÜ" yazımın son bölümüne takılıyorum ve aklın yolu bir diyorum. (bkz. DÜŞLÜ)

Açıkçası fragmanını seyrettiğimde perspektifle oyunlar oynanan bir aksiyon filmi olduğunu düşünmüştüm. Oysa film daha başladığı andan itibaren kafa karıştırmaya başlıyor, üstelik o kadar ince kurgulanmış ki zamanla (çünkü hikayede zaman çok önemli) ilgili hiçbir yabancılaşma hissetmiyor insan. Leonardo (DiCaprio)'nun yerine başkası olsa olurmuş ama Oceans 11 tadındaki ekip çok iyi.


Spoiler verilecek bir durum yok aslında. Leo, bir düş hırsızı, yani şirketler için insanların düşlerine (yani zihinlerine) sızıp gizli bilgileri onlardan çalıyor. Ve bunu tek başına değil, bir ekip eşliğinde düşleri tasarlayarak yapıyor. Öte yandan Leo (Cobb) karısı ve çocuklarıyla ilgili bir sorun yaşıyor. Bu sırada bir iş adamı, tam aksine birisinin zihnine bir fikir ekmesini istiyor ve bu iş, başındaki beladan kurtulmak için son çıkış kapısı. Ekibi toparlıyor, düşleri tasarlıyor ve işte bu noktada dananın kuyruğu kopmaya başlıyor. Rüya ve zihinle ilgili zaten bildiğimiz ve baştan kabullendiğimiz bir sürü öge, hikayenin içine o kadar iyi yedirilmiş ki hiç zorluk çekmeden konuya dalıyorsunuz.


Diyeceğim o ki filmi sonuna kadar, yeri geldiğinde ağzım açık seyrettim. Bazı filmler vardır, sinemadan çıktıktan sonra da etkisi sürmeye devam eder; mesela Memento, Truman Show, The Others, Fight Club, 12 Monkeys, Inglorious Bastards ve tabii ki Matrix. İşte Inception da listemde saydığım filmlerin arasına girmeyi başardı. Mutlaka sinemada seyredin... tavsiye ;)