23 Şubat 2011

BANGKOK 2. GÜN: İSTANBUL ÇOK UZAK...

(Tayland tatilinin ilk gününden itibaren okumak isterseniz buraya tıklayın.)

Bangkok'ta son günümüz. Sabahın erken saatinde kalkıp (07.30) kahvaltımızı yapıyoruz, Reena geldiğinde hemen transfer aracımıza binip yola koyuluyoruz. Reena'ya Tayland'la ilgili sormak istediğim bir sürü şey var, ama kendime gelmem lazım önce. Hava halihazırda bunaltıcı, neyse ki klimalı araçta bunalmadan geçtiğimiz yolları seyrediyorum.


Buralara gelip de görmeden geri dönülmemesi gereken Yüzen Pazara doğru yol alıyoruz. Yüzen Pazar (Floating Market - Damnoen Saduak) Bangkok'tan 1,5 saat uzakta. Yolda Reena sürpriz yapıyor, bizi bir yerde indirip hindistan cevizinden otantik yöntemlerle şeker yapımını görüyoruz. Tamamen doğal, zaten buralar henüz NBŞ'ye teslim olmamış gibi. Tuzlarını da denizden taşıdıkları suyla oluşturdukları gölcüklerden elde ediyorlar.



Sonrasında ayılıp sorularımı sıralamaya başlıyorum, Reena da şen şakrak anlatmaya başlıyor.

- Bangkok "Melekler Şehri" anlamına geliyor. Bir de uzun ismi var ki Reena tekerleme gibi 50 kadar kelimeyi arka arkaya sıralıyor. İşte efendim, cennetin yeryüzündeki yansıması, meleklerin indiği yer, vs. vs.

- Kralı soruyorum. Reena kralı konuşmuyoruz diyor. Sonra sırıtarak ekliyor: Ama dedikodusunu yapıyoruz. :) Kral Bhumibol Adulyadej şu anda 83 yaşında. 60 kusür yıldır ülkeyi yönetiyor. 70'lerde ülkeyi cuntanın elinden kurtarmışlar, parlamentoları da var ve demokratik olduklarını düşünüyorlar. Bütün bunlara rağmen, ülkeyi kral yönetiyor. Bir ara başbakanlık sistemini denemişler, ama özellikle GSM ve telekom özelleştirmeleri sırasında rüşvet aldığı kanıtlanınca, başbakan görevden alınmış, sonra kral yine ipleri ele geçirmiş. Şimdilerde liberallerin de desteğiyle (sanırım dünyanın her yerinde hareket halindeler) eski başbakan, tekrar göreve gelmek istiyor, hatta kralı tamamen pasifize etmek üzere. Bu yüzden sarı tişörtlüler (kralın rengi) ile kırmızı tişörtlüler (liberaller) arada bir çatışıyor, şehrin çeşitli yerlerinde yürüyüş eylemleri yapıyorlar. Reena kralcılardan, çünkü ülke için yaptıklarını takdir ediyor. Anlattığına göre kral ve kraliçe, özellikle sosyal projelerle ülkeye çok büyük katkılar yapmışlar. Ülkenin kuzey kesimi çok yoksul ve eğitimsizken, biraz da uyuşturucu üretimini engellemek için yeni bir tarım ve eğitim projesi başlatılmış; şimdi oralar da gelişme yolundaymış. Yani kralın icraatlarından memnunlar.


- Bununla birlikte kral efsane olmayı iyi becermiş. Zaman zaman halkın arasına karışıp onların dertlerine deva oluyor. Belli zamanlarda halkını saraylarda ağırlıyor. Eğitim ve sağlık en öncelikli derdi; hemen aksiyon alıyor. Ayda bir hastaneleri geziyor. Tabii bu hareketleri, halkın sempatisini topluyor.

- Başka başka? Geleneklere rağmen kralın tek eşliliği Taylar tarafından saygıyla karşılanıyor. Ama prens bugüne kadar 3 kez evlenmiş. 3 prensesten biri de henüz evlenmemiş. Taht en başından beri aynı soydan devam ediyor. Dedikodu yaparken sürekli kikirdiyoruz niyeyse :)


- Bunların dışında her 1-2 yılda bir parlamento erken seçimle değiştiği için aslında hızla yürümesi gereken bir sürü proje yavaş ilerliyor. Ama Bangkok ve Thailand her geçen yıl biraz daha büyüyor. Pattaya'daki büyüme oranı %500 mesela. İnanılmaz bir şey.

- Reena meyveleri, şekeri, hayvancılığı, zanaatı anlatırken hep ülkenin kuzeyini ve kuzey doğusunu işaret ediyor. Reena, diyorum, sanki Tayland'ın kalbi orada atıyormuş gibi anlatıyorsun. Evet, diyor, orası asıl Tayland. İnsanlar buradakinden çok daha farklı. Mesela ben kızdığım zaman sert bir şekilde "Defol" derim, ama orada kızmak diye bir şey yok, en fazla en geniş, en nazik sesleriyle "çekilir misin?" derler. Taklidine gülüyorum.

- Reena açık fikirli bir kadın, ama neden seksin ve fuhşun bu kadar yaygın olduğunu sormaya çekiniyorum. Ne bileyim, belki rehber olmadan önce o da bu işi yapmış olabilir diye düşünüyorum. Olmayacak iş değil, o kadar yaygın yani. Sonra biraz araştırınca kadınların, diğer dinlerde olduğu gibi ikinci sınıf görüldüklerini anlıyorum. Buda bile kadınların baştan çıkarma gücüne karşı uyarmış zamanında. Bununla birlikte Budizm, karma dini. Yani bu hayatta acısı ve tatlısıyla her şeyin yaşanması gerektiğini öngörüyor. Bir de tabii ki fabrikada çalışıp 2-3 bin baht kazanmak var, bir de gecede 1.000 baht kazanmak var. Hele bir de farang denilen yabancı adamlarla evlenip yuva kurunca hayat daha da güzel. Zaten de Taylar tarihleri boyunca poligamiyi ayıp saymamışlar.


Sonunda kanala geliyoruz. Sürat gondolumuza binip su üzerinde hızla yol almaya başlıyoruz. Kanalın her iki yanında evler var, ormanlar var, tapınaklar var, sunaklar var, hayat su kenarındaki evlerde sürüp gidiyor. Deli gibi hızla Yüzen Pazar'a doğru yol alıyoruz. Bir sürü fotoğraf çekiyorum. Bangkok'ta en keyif aldığım şeylerden biri bu.


Ardından Yüzen Pazara varıyoruz. Çılgın bir turist kalabalığı, haliyle gondol trafiği var. Sürat gondolumuzdan inip kürekli gondolumuza biniyoruz ve kanalların kenarına dizilmiş tezgahları dolaşıyoruz. Arada Tay kadınları restoran gondollarıyla yanımızdan geçiyorlar. Zaten buralarda kadınlar erkeklerden daha çalışkan. Her tür işi yapıyorlar. Tuvalete giriyorsunuz mesela bir yerde, amaniin o da ne, bir kadın lavaboları temizliyor. Eh, kabinler doluysa, ister istemez pisuvarda işinizi görüyorsunuz.




Yüzen Pazar turunu yaptığımız için gayet memnunum. Hediyelik eşyalarımızın bir kısmını buradan alıyoruz. Tabii pazarlık yapmak esas. Aklınızda bulunsun; ilk önce fiyatı sorun, genellikle hesap makinesinde size bir fiyat gösterecekler, hemen yüzünüzü ekşitin, hesap makinesi size uzatılacaktır, dörtte bir fiyatı yazın, bu sefer yüzünü ekşiten karşı taraf olacak, yeni teklifi ilk söylediğinin yarısı olacak, yine yüzünüzü ekşitin, o da yüzünü ekşitiyorsa ayrılıyormuş gibi yapın, dörtte birle yarı fiyat arasında bir yerde anlaşacaksınızdır. :) Ama Bangkok'ta artık pazarlık müessesi pek işlemiyor. En azından merkezi yerlerde. Bunu da aklınıza yazın, ama denemekten de çekinmeyin.

Dönüş için araca bindiğimizde Reena bir sürpriz daha yapıyor; bize meyve almış. Kral meyvesi denen Durian adında bir meyve var; çok pis koktuğu için otele falan sokmak yasak. Araç da kokar diye Reena ondan almamış sanırım, ama çok lezzetli olduğunu söylüyor. Yine de kraliçe meyvesi denen başka bir meyve almış, acayip bir meyve, bambaşka bir tat. Greyfurt benzeri başka bir meyve var, müthiş bir şey. Bir de muz almış tabii ki, minicikler.

Yolda ahşap zanaatçılığı yapılan bir yerde duruyoruz. Müthiş işler yapılıyor ve bütün bu zanaatkarlıkların devamlılığı da kralın projelerinden birisi. Kralım sen çok yaşa!




Özetle; Bangkok bir metropol olsa da Tay gelenekleri ve geçmişi hala yaşıyor. Bir tarafta Bed SupperClub gibi gece hayatının alametifarikaları, öte yanda kanal yanında doğayla iç içe yaşam. Her şeyden öte, Tayland mutlu insanların ülkesi. Öylesine kendi hallerinde ve gülümsemeye yatkınlar ki... Kızarken bile gülümsüyorlar. Sanırım Budizmin en büyük etkisi bu. Zaten ülkenin oldukça güvenli olması da buna bağlanıyor. Bangkok'ta 2 gece yerine 3 ya da 4 gece kalmayı tercih edebilirdim. Keşfedilecek bir sürü yeri var. Şehirde kaybolmak için birebir; çünkü kaybolmaktan korkmayacağınız bir yer.


Pazar günü uçuş vakti gelmeye başladıkça, İstanbul'un ne kadar uzak olduğunu düşünüyorum, İstanbul gözümde büyüyor. Stresi hatırlıyorum, karmaşayı hatırlıyorum, asık suratları, gergin ifadeleri, koşuşturmayı hatırlıyorum. Her gün değişen gündemi, aptal siyasi oyunlarla nasıl gaza geldiğimizi, din adına kopan fırtınaları hatırlıyorum. Bambaşka bir dünyadayken tanıdığım dünyaya geri dönmek zorunda kalmak zoruma gidiyor. Daha Chiang Mai'a gitmek istiyorum, kralın sarayını dolaşamadım, muay thai (tay boks) maçı seyredemedim. Patong plajını özlüyorum, Khai adacığı gözümde tütüyor, Lair Lay Tong'da son bir yemek yemek istiyorum. Tayland'ın cangıllarında kaybolmak çok cazip geliyor.

Ama ne yaparsınız ki geri dönüyorum. Hayatımda belki de ilk defa uçaktan indiğimde İstanbul'u hiç de özlemediğimi fark ediyorum. Üzerine bir sigara yakıyorum.

İstanbul hala çok uzak...




Bütün Tayland yazıları için tıklayın!

22 Şubat 2011

BANGKOK 1. GÜN: YIL 2554, TANRIYI ARIYORUZ!

Pattaya'dan Bangkok'a doğru yola çıktığımızda rehberimiz Reena şanslı olduğumuzu söyledi; Tayland'da Buda'nın  "aydınlandığı" gün sayılan Maka Bucha bayramı kutlandığı ve cumartesi gününe geldiği için hem tapınaklar daha canlı olacak, hem de şehirde trafik daha az olacak. Bangkok'un nüfusu 12 mio, bütün Tayland nüfusu da 83 mio; hemen hemen Türkiye ve İstanbul gibi. 170 yıl önce başkent olmuş, o gün bugündür de acayip büyümüş. Hala da inşaat halinde.


Bangkok'ta 2 gece kaldık; zamanımız dar olduğu için de yapmayı planladığımız iki turdan birini hemen şehre varır varmaz yapmaya karar verdik. İlk gün şehir ve tapınak turu yapmak mantıklıydı, çünkü bayram gününde tapınaklardaki ibadete canlı olarak tanık olmak istiyordum. O yüzden İbis Sathon'un mini minnacık, balkonsuz odasına bavullarımızı atar atmaz ilk turumuza çıktık.


İlk durağımız Çin mahallesiydi; Altın Buda heykeli de bu bölgedeki tapınakta bulunuyor. Heykel 15 metre yüksekliğinde ve tam 5 ton altından yapılmış. Tapınağı gezerken Reena'dan asıl merak ettiğim bilgileri almaya başlıyorum:
- Tay takvimi Buda'nın öldüğü yıldan başlıyor. Bu da Budist inancına göre 2554 yılında olduğumuz anlamına geliyor.
- Sunaklara pet şişeler ve bardaklarla su, çay, hatta kola bırakılıyor. Bu yetmezmiş gibi her içecek pipetle birlikte bırakılıyor. Reena'ya bunu sorduğumda, her sabah Budistlerin Buda'ya içecek ve yiyecek sunduğunu, pipetin ise daha kolay içebilmesi için olduğunu öğreniyorum :)
- Tayland'ın %80'i Budist, %15'i Müslüman, geri kalanı diğer dinler.
- Aileler 20 yaşına gelen oğullarını 3 ay boyunca manastırda yaşamaya gönderiyorlar; böyle bir gelenek var. Oğulları olmayan aileler ise başka ailelerin oğullarına sponsor olabiliyorlar.
- Bütün tapınaklar (kralın yaptırdıkları hariç) halkın bağışlarıyla inşa ediliyor ve ayakta tutuluyor. Hemen soruyoruz; Vatikan gibi bütün tapınakları kontrol eden bir güç var mı? Hayır, diyor sevgili Reena, her tapınak kendi gelirlerini kendisi kontrol ediyor, hatta gelirlerini eğitim ve sağlıkla ilgili projelere destek olmak için kullanıyorlar. Ama, diye ısrar ediyoruz Türk aklımızla, sonuçta ciddi paralar toplanıyor buralarda. Bu işten zengin olan rahipler yok mu? Reena muzip muzip bakıyor. Ailelerin yeni ev aldıklarında, cenazelerde ve benzeri olaylarda kutsamaları karşılığında rahiplere doğrudan bahşiş verdiğini, bu rahiplerin manastırdan ayrıldıktan sonra güzel bir hayat yaşadıklarını söylüyor. Eh, aklın yolu bir. Gülüşüyoruz.


- Singha, yani Buda'nın aslanı bütün tapınakların kapı girişinde gardiyanlık yapıyor. Reena'dan aynı zamanda Singha'nın Buda'nın uzun yolculuklarına da yarenlik ettiğini öğreniyoruz. Singha Hint efsanelerinde de var (Singh), Sanskritçede Simha, Swahili dilinde Simba olarak geçiyor. Singha aynı zamanda Tayland'ın Efes Pilsen'i olan biranın da marka adı ve nedense bu aslan figürüne müthiş bir sıcaklık hissediyorum. Hayır, alkolik değilim. Üstelik bayram olduğu için içki satışı yasak.
- Neden bu kadar çok çeşitli Buda heykeli olduğunu soruyoruz. Heykellerde fark ettiğim bir şey var; birbirine benzeyen heykellerde çok ufak farklılıklar söz konusu. Tahmin ettiğim gibi, her biri Buda'nın farklı öğretilerini temsil ediyor. Mesela bir elini dur gibi tutup öteki elinin işaret parmağıyla baş parmağını gösterdiğinde şöyle diyor Buda; bana dertlerinle gelme, her şey senin sorumluluğunda!

Bunlar gibi daha birçok şeyi öğrendikten sonra kendimizi minibüsümüzün serinliğine atıp meşhur çiçek pazarından geçiyoruz. Envai çeşit çiçeğin bugün taliplisi çok, çünkü ibadetin bir parçası da çiçek. Buda'nın bütün heykelleri ve sunakları, çiçeklerle bezeli.


Bir sonraki durağımız, yatan Buda; devasa tapınağın içindeki heykel uzunlamasına 49 metre boyunda. Rahatlığına diyecek yok. Tapınağın bütün duvarları minyatürlerle kaplı; Buda'nın ve Tayland'ın hikayesini anlatıyor. Yatan Buda'nın devasa ayaklarının altında da semboller var; tam 108 adet. Metal çanaklara teker teker bozuk para atarak dilek dileniyor; bu çanakların da sayısı 108. Lost'u sevgiyle anıyorum. Ama benim bozuk paralarım 108 kaseye yetmeyince, panikle Reena'nın yanına koşuyorum kötü şans mı diye... Dert etme, diyor gülümseyerek, önemli olan dilek. Bu kadını seviyorum.




Yatan Buda'nın olduğu tapınak aynı zamanda ilk Tay Masajı okuluna da komşu. Duvarlarda antik anatomik çizimler ve heykeller, masajın inceliklerini anlatıyorlar. Tapınağın farklı alanlarını geziyoruz, geziyoruz, ama bayram kutlamaları saat 7'den sonra başlayacak, çünkü rahiplerin günlük işleri ancak o saatte bitiyor.



Budist rahiplerinin manastır hayatı şöyle: sabah 4'te uyanıyorlar, dua ediyorlar, sonra manastırdan çıkıp komşu evlerden sabah kahvaltıları için yemeklerini topluyorlar, kahvaltılarını ediyorlar, manastır işlerini yapıyorlar, dua ediyorlar, sonra yine dışarı çıkıp yemek topluyorlar, akşam 6 gibi son dualarını yapıyorlar ve yemek yemeden inzivaya çekiliyorlar. Güzel hayat :)))


Neyse vaktimiz olduğu için, biraz da tapınak görmekten sıkıldığımız için şehrin kalbine, Siam'daki AVM'lere gidiyoruz. Hava boğucu sıcak, attığımız her adımda ter boşanıyor her yanımızdan, o yüzden AVM fikri giderek daha cazip geliyor. Fakat o da ne? Central World'ün önünde kocaman bir Singha etkinliği var; Dünyanın Ritmi. Biz geldiğimizde minik Tay kızları sahne alıp Tay folklorundan sevimli bir gösteri yapıyorlar. Programa baktığımızda görüyoruz ki bir gün önce Türkiye'den karagöz gösterisi varmış. Singha markasına bir kez daha hayran oluyorum. Zaten Singha benim için mantra gibi; hala aklıma geldikçe bağırıyorum - Sing-ha! :)))


Saat 7'ye gelirken iki büyük AVM'nin arasında kalan tapınağa gidiyoruz. Reena'nın güzelliği bir kez daha ortaya çıkıyor; bizi ayine katacak. Müthiş heyecan duyuyorum, çünkü bugüne kadar camide, kilisede ibadet ettim, mekanların kutsallığını hissettim, ama bir Budist tapınağında ilk kez ayine katılacağım.



Bağışımızı kutuya atıp 3 tütsü, 1 mum ve 1 çiçek alıyoruz. Kalabalıkla birlikte tapınağın etrafında 3 kez tavaf edeceğiz. Reena başlangıç noktasını belirleyip işareti verince, huşuyla ve etrafımızdaki yüzlerce insanla birlikte tapınağın etrafında dilekler dileyerek tur atıyoruz. Aydınlandım mı? Uyandım mı? İçim aşkla doldu mu? Belki farkında değilimdir henüz, ama dilek dilerken bile insanın nasıl pazarlıkçı olabileceğini fark ediyorum. Başkaları için dilekte bulunurken kendime de pay çıkarmaya çalıştığımı fark ediyorum. Bunu fark edince de kendim için dilekte bulunurken başkalarına pay çıkarma moduna dönüyorum. Aydınlanmanın, uyanmanın bir parçası mıdır bilemiyorum, ama bir değişiklik en azından. 3 tur attıktan sonra sunağa tütsülerimizi ve mumuzu dikiyoruz, ardından çiçeğimizi tekrar kullanım için görevliye teslim ediyoruz. Merak etmeyin, hepimiz için dua edip dilekte bulundum; umarım Buda sunduklarımı kabul eder.


Reena'ya şükranımı wai selamıyla belirttiğimde utanıyor; çünkü wai selamı zaman içinde hizmet edenlerin şükran sunmak yaptıkları bir hareket haline gelmiş. Oysa elleri dikine önde birleştirip hafifçe baş eğme olarak tarif edilebilecek bu hareket, bence dünyanın selamlaşma hareketi olmalı. Evet, evet, aynen böyle düşünüyorum. Hatta bu selam şekli şükrandan öte saygıyı ifade ediyor benim için; içimden herkese wai selamı vermek geliyor.

Ayinimizden sonra Paragon AVM'den Sky Train'e binip Silom bölgesine Patpong keşfine doğru yola çıkıyoruz. Derdimiz meşhur G.O.D. Club'ı bulmak. Evet, bildiğiniz GOD :) Bir anlamda tanrıyı bulmak gibi bir misyonumuz var. Bindiğimiz istasyondan sonraki 2. durakta iniyoruz. (Sky Train'de durak sayısına göre bilet fiyatı değişiyor; 2 durak kişi başı 20 baht; aslına bakarsanız biraz pahalı, çünkü taksimetreli taksiler kısa mesafelerde daha ucuza gelebiliyor)


İndiğimiz kaldırımın her iki yanı da işportacılarla kaplı; porno dvd satan da var, yemek satan da, tişört satan da... Ne ararsanız var, ne kadar yürürsek yürüyelim GOD yok. Bir ara bir sokağın başında biri bize laf atıyor, cesaret alıp ona soruyoruz, bizi sokağın içine sokuyor, bir taraftan sohbet ediyoruz falan ama köşeyi döndükten sonra adamın bizi pek de hayırlı bir yere götürmediği zannına kapılıyoruz. Hava iyice kararmış, sokağın başı bir nebze kalabalık, ama köşeyi döner dönmez ilerisi karanlık ve mezbele görünüyor. Şehrin en ünlü kulübünün böyle bir yerde olması mümkün değil. Adama hadi canım sen de, deyip geri dönüyoruz, somurtarak peşimizden geliyor. Gönlünü almak için bir şeyler soruyorum, ama cevap olarak suratını asmaya devam ediyor.

Neyse yürümeye devam ediyoruz işportacıların arasından, gece pazarının yanından geçiyoruz, sonra caddeler sessizleşmeye başlıyor, cep telefonumdan maps uygulamasını açıp rotalar belirliyoruz, karnımız acıkmaya başlıyor, ayaklarımız ağrıyor, ama yok işte, GOD yok. En sonunda Sky Train'e dönmeye karar veriyoruz ve indiğimiz yere geri yürüyoruz. Ve durağın hemen altında GOD tabelasını görüyoruz. Meğer indiğimiz yerdeymiş aradığımız kulüp. Artık kıssadan hisseyi siz çıkarın! :P

Bayram olduğu için kulüp kapalı görünüyor, ama hemen yanındaki Richards'ta yemek yiyoruz. Menüde Patong'daki Lair Lay Tong'da yediğimiz yemekler var; özlemle sipariş veriyoruz, yanında tabii ki Sing-haaa! Neyse ki burada içki veriyorlar. Ama yemekler, o kadar da iyi değil. Belki çok yorgunuz, o yüzden artık tat alamıyoruz. Sonunda bir tuk tukla pazarlık edip 80 bahta püfür püfür akşam serinliğinde otelimize gidiyoruz. Dinlenmek lazım çünkü sabah 7.30'da kalkıp meşhur yüzen pazara gideceğiz.

One night in Bangkok böyle geçiyor işte.

20 Şubat 2011

PATTAYA: FUHUŞ, SEKS, TÜRKLER, RUSLAR, SIKINTI VE ÇÖKÜŞ

Sen git, dünyanın cennet köşelerinden birinde, Phuket Patong'da 7 harika gün geçir, sonra tut 3 gün Pattaya'da kal; insan hayattan nefret ediyor walla.


Tatilin 8. gününde uçağa atlayıp, kalplerimizi de Patong'da bırakıp Pattaya'ya doğru yelken açtık. Gelmeden önce sorduğumuz herkes, Pattaya'nın daha düzgün olduğunu, daha ucuz olduğunu falan söylüyordu. Yeni rehberimiz Reena da Bangkok havaalanından 1,5 saatlik Pattaya yolculuğumuzda, Pattaya'nın önceden küçük bir balıkçı köyü olduğunu, sonra bir anda keşfedilip büyüdüğünü söylerken yüzünde hafif bir memnuniyetsizlik ifadesi yakalar gibi olmuştum, ama çok da önemsememiştim açıkçası.


Reena dünya şekeri bir kadın. Sanırım Tayland'da başımıza gelen en iyi şeylerden biri. Eğer buralara gelip Asian Escapes'ten hizmet alacaksanız, mutlaka Reena'yı isteyin rehber olarak. Hem burada karşılaştığımız birçok Tay'dan daha iyi İngilizce biliyor, hem de cana yakınlığıyla çok eğlenceli. Üstelik eğitimli olduğu için Tayland'la ilgili güncel birçok şeyi öğrenebiliyorum.




Neyse Pattaya'da İbis otele vardık. İbis dünyanın her yerinde yatakhane işlevi görür; fazla fasilitesi yoktur, kahvaltıları idaretendir, özetle duş alıp yatmak içindir. O yüzden bilmediğiniz bir yerde marka güvencesi istiyorsanız İbis'te kalırsınız, ama eğer biraz daha cesursanız (ya da araştırmacı ruhlu) aynı fiyatlara çok daha iyi yerlerde kalabilirsiniz. Pattaya'daki İbis de kordonun hemen arka caddesinde, Pattaya'nın kuzeyinde. Pattaya kuzey, merkez ve güney olarak 3 bölümden oluşuyor. Kordon yaklaşık 3-4 km falan. Hilton'undan Hard Rock Hotel'ine kadar bütün büyük oteller devasa cüsseleriyle kordon boyunca uzanıyor. Bununla birlikte Pattaya rahatsız etmeyecek derecede inşaat halinde hala. Yani sürekli gelişiyor. Aslında Antalya sahillerinde gördüğümüz sayfiye yerlerinden farkı yok.

Merkez bölümde alışveriş merkezleri var. Pattaya'da beğendiğim çok az şeyden biri, hatta belki de tek beğendiğim şey Central Festival alışveriş merkezi. Gördüğüm AVM'ler içinde en güzeli de diyebiliriz. Her tür markanın yanı sıra her tür yemek bulunabiliyor. Gezmesi gayet rahat ve tabii ki bunaltıcı sıcakta tam bir serinlik cenneti. Bunun yanı sıra Mike's, Central Center vs. gibi başka AVM'ler de var, ama onlara girmeyi hiç düşünmedik neredeyse. Central Festival'in en üst katlarında All Seasons diye bir restoran var; açık büfe, ne yerseniz yeyin (Thai, sushi, pizza, biftek vs. kola mola dahil) 285 baht (yani 10 dolardan az), aklınızda bulunsun.


Kordon'un güney ucunda buraların meşhur Walking Street'i başlıyor. Pattaya'daki tuk tukların fiyatları sabitlenmiş, nereden binerseniz binin, nerede inerseniz inin kişi başı 10 baht (50 kuruş) ödüyorsunuz; pazarlık derdi yok yani. Bazen hatlar değişiyor, ancak o zamanlarda bir 10 baht daha veriliyor. Walking Street'e giderken biz de tuk tuka bindik.


Walking Street, tam bir neon cehennemi (uzunluğu bizim İstiklal kadar var, sonunda iskeleye varılıyor). Sıra sıra masaj salonları, a go go barları, restoranlar, diskotekler dizilmiş. A go go, burada zıvanadan çıkmış durumda; Phuket'te ne kadar çok masaj salonu varsa, burası da sadece a go go mekanlarından ibaret. Şöyle tarif edeyim; genelde içini göremediğiniz mekana giriyorsunuz, hepsinde birer sahne var, sahnenin üzerinde kızlar veya oğlanlar iç çamaşırlarıyla dans eder gibi yapıyorlar, tam karşılarındaki masalardan siz onları seyredip içkinizi içiyorsunuz, beğendiğiniz olursa bahşiş verip yanınıza çağırıyorsunuz ya da size özel dans ettiriyorsunuz. En azından benim duyduğum ve hayalimde canlandırdığım bu. Çünkü Boyz Town denen bir yerde Happy Place diye bir yere girdiğimizde, sahnede 5 Tay oğlanı beyaz iç çamaşırlarıyla neredeyse duruyordu, her şarkıda bir sıra kayıp aralarından biri eksilirken başka biri sahneye ekleniyordu. Üstüne üstlük 20 dakika kadar kaldığımız ve içki paralarımızı (Singha tabii ki!) peşin ödediğimiz halde çıkarken burnumuza yeni bir adisyon daha dayamasınlar mı? Daha 20 dakika önce benden parayı bahşişiyle birlikte alıp teşekkür eden garson çocuk, beni hayatında ilk defa görmüş gibi yapmasın mı? Tabii ki olay çıkardım... Öte yandan o kadar sıkıcı ki gençlerin köle pazarının biraz daha gelişmiş bir versiyonunda böylesine dizilmesini seyretmek... Gerçi alan razı veren razı, ama hal böyle olunca izleyicilerin yaş ortalaması da 60+.




Pattaya'nın genelinde yaş ortalaması 60+ zaten; kordon boyunca dizilip iş tutan kızlar ve lady boyların yanında gördüklerimizin yaş ortalaması ise +80 falan. İçkiden ve yaşlılıktan yürüyemiyorlar bile, ama paralarıyla aşkı satın alabildikleri sürece buradalar. Yaşlıların yanı sıra Pattaya Türkler ve Ruslarla dolu; KOBİ kılıklı, AKP görüntülü Türk abilerimiz ve amcalarımız buralarda sürüler halinde dolaşıyorlar. Otelin koridorunda yürürken hangi kapı açılsa bir (bazen üç) Türk'ün bir Tay kızını ya da lady boyunu uğurladıklarını gördüm; durmak bilmiyorlardı yani, sabah akşam, gece yarısı, bitmek bilmez bir iştahla götürüyorlardı. Bir sabah kahvaltıya indiğimde bir grubun masasında koca bir teneke beyaz peynir ve bir başka teneke siyah zeytin gördüm; buralarda olmayanı tenekeyle kahvaltı masasına koymuş hödükler. Ruslar ise ailecek gelmişler daha çok, ama o kadar çoklar ki neredeyse herkes Rusça konuşuyor.


Kordondaki plaj önceleri çok kirliymiş, o yüzden denize girmek için daha uzaktaki plajlar tercih ediliyormuş. Reena'nın anlattığına göre son yıllarda plajların ve denizin temiz tutulmasına özen gösteriliyormuş, ama buraların en iyi plajlarından biri sayılan Jomtien bölgesine gittiğimizde de çok mutlu olmadım açıkçası. Ne kumu kum, ne de denizi deniz. Üstelik öyle bir paragöz olmuşlar ki bütün sahil tıklım tıklım şezlong ve şemsiye; havlu serecek bir yer yok. Üstelik bir öğle yemeğini 100 bahta satarlarken şezlongu da aynı paraya kiralıyorlar ve asla ve kata pazarlığı kabul etmiyorlar. Şezlong mafyası :)

Açıkçası Pattaya beni öyle bir hayal kırıklığına uğrattı ki bir tam günümü uyuyarak geçirdim. Hiçbir şey yapasım gelmedi; otelin havuzuna inmek dahil. Çünkü bir önceki gece o kadar eğlencesiz, o kadar sıkıcı ve o kadar çok kavgalı geçti ki sanki bütün yaşam enerjim damarlarımdan çekiliverdi. Mesela böcek kızartması satan bir standın önünden geçerken "anaaa bu ne?" falan dememle, satıcının tatmam için bir larva uzatması bir oldu. Kelebek larvası dedi ama ne olduğunu bilmiyorum; survivor'a falan da katılma ihtimalim olmadığından bir daha deneme şansım olmayacağı için ağzıma atıverdim. İnanın bana hiç tadı tuzu olmayan, tuhaf bir şeydi; ben yüzümü buruşturmamaya çalışıp ikrama teşekkür ederken satıcı 20 baht istemesin mi? İşte o noktada, bütün nezaketimi bir kenara ana avrat (Türkçe) küfretmeye başlamışım.


Yani düşünsenize, size cennet diye bir tatil satılıyor ve es kaza Pattaya'ya geliyorsunuz ve aslında bir cehenneme düştüğünüzü anlıyorsunuz. Fuhuşa karşı değilim, hatta desteklerim de; fuhuşu yapan her iki taraf için de orospuluğun dindirilmesi eylemidir, alan razıdır veren razıdır çoğu durumda. Ama Pattaya'da fuhuştan, seksten, paradan başka hiçbir şey yok. Hiçbir alternatif yok. Zaten en kötüsü alternatifsizlik; ya Türk sürüleriyle birlikte odaya karı kız oğlan, artık ne bulursanız atacaksınız ya da Rus ailelerle birlikte Walking Street'te yürüyeceksiniz. Şehrin en iyi clubları (burada da olay çıkardım, çünkü o kadar içtikten sonra para çıkışmayınca kredi kartıyla ödemek istedim; iki katını charge etmeye kalkmazlar mı? Yine olay çıkardım!) bile aptal a go go showlarına teslim düşmüş. Demek talep var, ama özetle not my cup of tea...


Yanisi, Patong hala aklımdayken, Pattaya benim için tam bir çöküş oldu. Parayla satın alacağınız seksin de aşkın da ne kadar başarılı olduğu konusunda emin değilim. Jomtien'de plajda sıkıntıdan yaptırdığım ve 40 dakika boyunca beni denize girmekten alıkoyan (bir anlamda geldiğim için mazo bir dürtüyle kendimi cezalandırdığım) geçici Singha dövmesi sadece ve sadece, biraz daha iyi hissedebilmek için kendime aldığım bir hediye.


Pattaya için bu kadar yazmak fazla bile. Nefret ettim. O kadar...

Bangkok ve Tayland genel yazıları ve dahi Tayland Top 10 artık Türkiye'de yazılacak. Takip etmeye devam ;)

16 Şubat 2011

PHUKET 7. GÜN: MAYMUN İŞTAHI, SEVGİLİLER GÜNÜ VE PHI PHI ADALARI


Yıllardır her sene mutlaka en az bir kez Olympos’a gitmeye çalışırım. Özgür hissederim kendimi orada. Coşarım. Aynı şey Patong için de geçerli. Dünyanın neresinden olursanız olun, Patong’da kendinizi oraya “ait” hissediyorsunuz.

7. günümüzün programı Phi Phi (Pi Pi diye okunur) adalarına tur. Adaları diyorum çünkü bir takımadadan bahsediyorum. İrili ufaklı bir sürü Phi Phi adası var. Transfer aracı sabah 7.30’da gelecek diye 5’te yattığımız halde 6.30’da uyanıyoruz. Gözlerimiz kapalı, kanımızda hala alkol, kahvaltılarımızı yapıyoruz ve hazırlanıp lobiye geçiyoruz. Hazırlanmak da şu; mayonu giy, üzerine şortunu ve tişörtünü giy, ayaklarına flip-flop geçir, havlunu ya da sarongunu al, güneş gözlüğünü tak, yanına 500 Baht al, fotoğraf makineni de unutma… İşte bu kadar.

Amma velakin saat 8 oluyor, transfer aracımız bir türlü gelmiyor. Lobinin önü farklı turlara giden insanlarla dolu. Her gelen araca elimdeki voucher’ı gösteriyorum, ama hayır, bizimki değil. Üstelik hemen dibimizde çekirdek bir Türk ailesi var, kahvaltıda da görmüştük onları: baba, anne, kız çocuk, oğlan çocuk. Oğlan çocuk en fazla iki yaşında olmasına rağmen boru gibi bir sesi var ve konuşmayı (zırlamayı) çok seviyor. Memleket hasretimizi böylece gidermiş oluyoruz. Neyse ki klimalı bir sedanla çekip gidiyorlar.

Saat 8.30’da nereye gideceğimizi o kadar unutmuşuz ki (bu arada turu satan acenteyi arayıp her sorduğumda 5 dakika sonra diyordu) etrafımızda dolaşıp duran ve oda numaramızı haykıran şoförü ancak 10 dakika sonra fark ediyoruz. Yani neredeyse 9 olurken araca biniyoruz ve marinaya doğru yola çıkıyoruz.


Marina adanın doğu yakasında. Yeni ve güzel bir marina. Ama o da ne Türk aileyle aynı teknedeyiz. Aman ne şahane. Bu arada tekne dediğim sürat teknesi; Phi Phi adalarına ya bunlarla gidiliyor ya da katamaranla, ama sürat teknesinin faydası daha fazla yer dolaşabilmeniz. Zaten o yüzden katamaranın iki katı fiyatında. Tekne rehberimiz Joyi (öyle tahmin ediyorum) bize neler yapacağımızı anlatıyor, ama akıcı İngirişçesinden sadece “and we take photo” dediğinde anlıyorum ve işi akışına bırakıyorum.


Yola çıkıyoruz, yaklaşık bir saatlik hoplama zıplama savrulmanın ardından ilk noktaya ulaşıyoruz. Yüksek kayalar, kayaların altını dalgalar oymuş, kayaların iç tarafında bir ölü deniz, bir sürü tekne… So what falan yani!


Oradan ayrılıp Maya Beach’e geçiyoruz. Yani Leonardo Di Caprio’nun 1999’da The Beach filmini çekmek için geldiği kumsala. Amma velakin insan kalabalığından ne deniz ne de kumsal görünüyor. Burada 30 dakika kalabileceğiz. O yüzden suya bir dalıp çıktıktan sonra plajın arkalarındaki yeşil patikalara dalıyorum. Bir ara tıpkı filmde Leonardo’nun yaptığı gibi atari karakterleri gibi koşup, parmağım marifetiyle etrafa ateş açmak, sonra bir ağacın dibine saklanmak geçiyor içimden. Ama düşünür düşünmez vazgeçiyorum; çok komik olur. Yani hareketten ziyade, henüz o kadar kilo vermedim, üstüm çıplak ve göbeğim sallanırken hiç de hoş bir Leonardo enstantanesi olmam. Hem Leonardo'dan ziyade (ve dahi Prada şort mayom nedeniyle) James Bond'un Budha şubesi gibi görünme ihtimalim de var. :P



Yine de hızlı adımlarla kumsala dönüyorum, o sırada Joyi düdük çalıyor, hemen suya bir kez daha dalıyorum ve tekneye çıkıyorum. O ara göz ucuyla dün gece tanıştığım Nicky’yi görüyorum; kız arkadaşıyla sanırım yeni inmişler kumsala. Hiç ilişmiyorum.

Bir sonraki durağımızda şnorkelle yüzeceğiz. Vardığımız nokta Bodrum Akvaryum gibi bir yer, ama bir şey diyeyim mi? Bizim akvaryumumuz daha güzel, daha bir envai çeşit. Şnorkeller teknede imza karşılığı dağıtılıyor. Biraz sırt haşladıktan sonra (çünkü 15 dakikalık iznimiz var) tekneye çıkıyoruz ve yine yola koyuluyoruz. Huh, ama yoğun bir program haaa!


 Öğle vakti olduğu için Phi Phi Don adasına varıyoruz. Andaman restoranda uyduruk açık büfeden yemeğimizi yiyoruz, biraz denize girelim diyoruz, ama deniz suyu havadan daha sıcak. Neyse fazla geçmeden tekrar yola çıkıyoruz.


Sonraki durağımız Monkey Beach. Küçücük bir kumsal, arka tarafı kayalık ve ağaçlık. Ortada birkaç maymun var ve herkes fotoğraf çekiyor. Bizler de ön cepheye varıp seyre başladığımızın daha ilk dakikasında maymunlardan ikisi gözümüzün önünde seks yapmaya karar veriyor, bir “halleluyah” çekip fotoğraf makinemi çıkarıyorum, ama heyhat seks kısa sürüyor. Teknedeyken maymunlara vermemiz için muz dağıtıyorlar, ben de elimdeki muzu verebileceğim bir maymun arıyorum, ama herkes o kadar çok muz atmış ki hayvanlara, aldıklarını bir ısırıp atıveriyorlar. Uzattığın halde almıyorlar. Sonra bir ara başımın üzerindeki dalda bir maymun olduğunu görüyorum, muzumu uzatıyorum ve sonunda maymunla ellerimiz birbirine değiyor. Ama maymunun hem bana hem de muzuma ilgisi kısa sürüyor; maymun iştahını şahsen deneyimlemiş oluyorum. Artık maymun iştahlılık yaptığımda karşımdakinin nasıl hissedebileceğini biliyorum. Halleluyah!



Yine düdük sesi. Yine tekne. Yine 40 dakikalık bir yol. Sıkıntıdan bayılmak üzereyiz. Patong Beach burnumuzda tütüyor. Uyukluyoruz. Ama o da ne Nok Khai adası diye bir yere geliyoruz. Adanın etrafını turlamak en fazla 10 dakika, o da kızgın kumlar yüzünden. Hani dört bir yanı kumsal olan adalardan biri bu. Ve 2 saat boyunca buradayız. Hemen şnorkellerimizi alıp demirlediğimiz yerin biraz ötesindeki sakin kayalıklara yöneliyoruz. Suya daha adım attığımızda, envai çeşit balık görüyoruz. Şnorkelle iki adım daha ilerlediğimizde su altı fotoğraf makinesi almadığıma hayıflanıyorum. Küçük büyük, albino kadar beyaz, kömür kadar kara, rio karnavalından fırlamışçasına renkli, mozaik desenli, zebra desenli, fosfor gibi parlayan… yüzlerce balıkla birlikte yüzüyoruz. Sırtımı da o sırada haşlıyorum zaten.



Diyeceğim o ki turun en güzel kısmı bu 2 saatlik dilim, gerisi zaten güzel ve yalnız ülkemde görmediğim şeyler değil. Hatta Khai adasındaki balıklarla yüzme deneyimini Bodrum ve Olympos’ta da yaşadım sayılır. Ama dediğim gibi, böyle bir tura katılacaksanız alıp alacağınız bu. Özellikle yeni evliler, sevgililer için birbirlerinin fotoğraf çekebilecekleri güzel mekânlar, hoş anlar için tercih edilebilir. James Bond adasına gitse miydik, diye içime oturuyor. Hatta belki de doğrudan bir scuba diving olayına girmeliydik. Ama para konusunda dikkatli olma aşamasına geldik. Çünkü her gece, bir önceki geceden daha fazla içiyoruz.

Neyse 40 dakikalık başka bir yolculuğun ardından yine marinaya dönüyoruz. Güneş bizi yemiş bitirmiş, halimiz dermanımız kalmamış, otele bırakılıyoruz, dinlenmeye çalışıyoruz. Çünkü Avusturalyalı arkadaşlarla Lair Lay Tong’da akşam yemeği yiyeceğiz. Ardından Patong Beach’te sevgililer günü partisi var. Öyle ya 14 Şubat. Gökyüzüne üzerinde kalp şekli olan, hatta kendisi doğrudan kalp şeklinde olan Dilek Balonları yükselip duruyor, gökte sarı ışıklardan ikinci bir yıldız tabakası yaratıyorlar. 


Kordonda sahil tarafına kurulan bar standlarından kovayla (evet, evet kovayla, sadece 250 Baht) içkilerimizi alıyoruz (benimki margaritaaaaaa J), beach party’nin önünde müziği dinlerken kumlara oturup sohbet ediyoruz. 



Bir ara Nicky’yi görüyorum; kız arkadaşıyla kavga etmişler, onu arıyormuş. E gündüz el ele dolaşıyorlardı, ama aşk bu, hele sevgililer gününün farklı oyunları olabiliyor insana, Nicky’nin kız arkadaşı da bütün parasını falan alıp ortadan kaybolmuş. “Merak etme” diyorum, “döner dolaşır yine seni bulur”. Nicky yüzünü ekşitiyor, biraz daha sohbet ettikten sonra yanımızdan ayrılıp party alanına gidiyor. Uzaktan kendisini dansa bırakışını seyrediyorum. Sonra gökyüzündeki dilek balonlarına bakıp herkesin sevgililer gününü kutluyorum içimden.


Dünden beri Pattaya’dayız. Burası bambaşka bir hikâye. Görüşürüz ;)