25 Eylül 2011

KURGU DÜNYALAR VE OYUNLAR: GAME OF THRONES

Blöfçü açılışı meşhur Fransız düşünür Michel Foucault'dan yapayım: "Oyun ancak sonunda ne olacağını bilmiyorsak oynamaya değer... Evrensel mantık bağlamları insanların gerçek düşünüş biçimlerini gereğince çözümleyemez."

Yüzüklerin Efendisi (Lord of the Rings) daha masalsı, ama karanlık hikayesiyle entrikaya pek girmez, hikayenin neredeyse tek stratejik düşünen adamı Gandalf'tır. Oysa Taht Oyunları'nı (Game of Thrones) belki de cazip kılan şeylerin en başında işin içindeki oyun (entrika) nüvesidir. Yaz başında çevirdiğim Gölgelerin Yolu (The Way of Shadows) tıpkı GoT gibi kurgu bir harita üzerindeki topraklarda geçiyordu; romanın en belirgin silahı da entrikalardı.


Kurgu dünya ve haritalar üzerinde geçen romanların kabataslak şöyle bir formülü var: Çağlar öncesi (ve belki de ötesi bir zaman dilimi; iyiler, kötüler ve taraf seçmek zorunda kalan erdemsizler; güçlü aileler, derebeylikler, kontluklar, dükalıklar, saray soyluları, soyu sürdürmesi beklenen veliahtlar, devredilecek unvanlar, itaat ve kahramanlık arasında gidip gelen aile üyeleri; kraliyet topraklarına yaklaşmakta olan büyük bir savaş, yıkım, felaket; beceriksiz ya da çıldırmış bir kralın ardından (görmeyiz bile, sadece hikayesini dinleriz) tahtın türlü ittifak ve müttefiklerce binbir entrikanın ardından ele geçirilmesi; mutlaka ve mutlaka büyücüler, şifacılar ve kahinler (hatta rüyalar); hem ülkenin hem de ailenin onuru için adil olma yolunda hayatlarını ortaya koyanlar, bencil amaçları uğrunda satanlar, satılanlar; fahişeler, dilenciler, mamalar, genelevler, çocuklar, bir sürü bir sürü bir sürü yan karakter...

Aslında hepsi analoji: alt metinleri okuduğumuzda anlatılan hikaye bizden çağlarca uzak görünse bile hayatlarımızla doğrudan ilişkilidir. Sonuçta hepimiz erdemli olmak ya da olmamak üzere kararlarımızı belirleriz; ve hep erdemli ya da erdemsiz olmak gibi bir derdimiz de yoktur. Gün gelir (belki de sadece öyle hissettiğimiz için) en olmayacak tarafta taraf oluruz, gün gelir (erdemli olmayı düşünmeksizin, sırf havamızda olduğumuz için) doğrudan yana oluruz. Hatta bazen öyleymiş gibi görünmek bir sonraki hamlenin öncülü olur.

Evet, oyun oynamayı hayatımızın her alanında seviyoruz. Çünkü sistemin kurgusu bu... Çok çalışarak bir yerlere gelmek bir seçim olabilir, ama dalkavukluk ya da bir takım ayak oyunları da bizi yukarılara taşıyabilir. Sadece çocuk sahibi olmak için evlenebiliriz, ailemize hoş görünmek için "hoş görünebiliriz". İşimiz düştüyse hiç çekinmeden birilerine yakın durabilir, işimiz bittiğinde ortadan yok olabiliriz. Ya da zora geldiğimizde (bazen de sadece zevk olsun diye) topu başkalarına atabiliriz. Anlayacağınız işin ucunda illa bir ödül ya da amaç olmayabilir; oyun olsun diye oyunlar oynayabiliriz. Erdemsiz gibi davranmak hoşumuza gitse de yine kendi zevkimiz için içten içe erdemli olabiliriz ya da sahte bir erdemlilik paravanı ardında çevirdiğimiz işlerden sonsuz zevk alabiliriz.

Daha önce bu tür edebiyata pek fazla ilgi göstermezdim; düşünsenize RPG (role playing game) diye bir oyun janrı var, dünya üzerinde milyonlarca hayranları var, kurgu dünyaları anlatan romanlar, filmler, bilgisayar oyunları! peynir ekmek gibi satıyor. Bahsettiğim çeviriyi yaparken (her ne kadar zorlansam da) hikaye örgüsündeki sağlamlığa, oynanan oyunların zekasına, karakter (ve karaktersizlik) çeşitliliğine hayran kaldım. O yüzden de GoT ilgimi çekti.

Bu kadar laf kalabalığından sonra şunu söylemek istiyorum; hayatlarımız belki de farkında olmadığımız, ancak dışarıdan baktığımızda oyun olduğunu anlayabileceğimiz oyunlarla dolu. Hayır, oyun oynamakta hiçbir sakınca yok, oyun oynamak güzeldir, hatta Foucault'nun da dediği gibi sonunu bilmiyorsak oyun tadından yenmez, heyecan verir, yaşamı renklendirir. Ama hemen not düşmek gerekiyor: düşünce biçimlerimizi ancak neyi neden yaptığımızın farkında olmak çözebilir.


Gelelim diziye. Son zamanlarda seyrettiğim en sağlam kurgulardan biri. Beni en çok etkileyen de hikayedeki her karakterin ne yaptığını bilerek hareket etmesi. Herkesin bir amacı var, ama öte yandan herkes kendini öyle kolay kolay açık etmiyor. Daha ilk karesinden nefret edeceğiniz tipler de var ki oyuncu seçimine bayıldım; başta sevmeseniz de sonra sonra sevmeye başlayacağınız tipler de var. Diziyi seyrettikten sonra Sibel Alaş çevirisiyle çıkan kitabı da okumaya karar verdim. Muhtemelen janrın formülü gereği karakterlerin derinliklerine ilk kitapta ulaşmak mümkün değildir; çünkü seri halinde yazıldıklarından (en az üçleme) bu süreç diğer eserlere yayılıyor. Yine de diziye (ya da başka eserler söz konusu olduğunda filmlere) sığdırılamayan küçük ayrıntıları yakalamayı seviyorum; kendimi herkesten daha fazla biliyormuş gibi hissediyorum. Bu da benim küçük oyunum işte. N'aparsınız! :)))

İsveç Korsan Partisini uzaktan bile olsa destekleyen benceğiz, ilk sezonu tabii ki korsan DVD'den izledim, ama erdemli olmayı tercih ederseniz dizi cnbc-e'de yayınlanıyor: GoT sayfası ;)






15 Eylül 2011

Türkiye'nin İlk Sony Tableti Senin Olsun!

İlk tabletini piyasaya sürmeye hazırlanan Sony; çok geniş uygulama yelpazesine ve PlayStation® sertifikasına sahip olan bu ürünüyle çok konuşulacağa benziyor. Tableti Türkiye’de 1 Ekim’de satışa sunacak olan Sony, “İlk Sony Tablet Kimin?” yarışmasıyla çıkış tarihinden önce tablet tutkunlarına bu muhteşem tabletin sahibi olma şansı veriyor!

http://www.facebook.com/SonyTR adresindeki Sony Türkiye Facebook hayran sayfasında gerçekleşen yarışmada, en çok soruyu en kısa sürede bilenler kazanıyor. 3 hafta sürecek yarışmada her hafta 1 Sony Tablet hediye ediliyor. Bilgili ve hızlı 3 yarışmacı bu teknoloji harikası cihaza Türkiye’de herkesten önce sahip olma şansı yakalıyor. Türkiye’de Sony Tablet S’e sahip olan ilk kişi olmak için tek yapmanız gereken; linke tıklamak ve en hızlı şekilde soruları cevaplamak.


Bir bumads advertorial içeriğidir.

13 Eylül 2011

MODA, MODA, SÖYLE BANA...

Ne zaman defile davetiyesi alsam - ki sağ olsun sadece Hatice Gökçe'den gelir - Yiğit Karaahmet'in kavun kokulu taksiyle defileye gidişi aklıma düşer de ben yine kıkırdamaya başlarım. Saat dörtteki Hatice Gökçe defilesi için hazırlanıyordum ki arkadaşım arayıp saat ikideki Özgür Masur defilesine +1 davetiyesi olduğunu, gelmek isteyip istemediğini sordu. Eh, biraz erken gitmenin bir sakıncası yoktu, bu yüzden Shiseido -aşağısı bana uymaz- sponsorluğunda defile izlemek üzere IFW çadırına ulaştım. İkoncan blogger gençliğinden enteresan kareler yakalama umuduyla fotoğraf makinemi yanıma almayı da ihmal etmedim tabii.

Hava sıcak. Çadırın önü kalabalık, etrafı demir çitlerle çevrilmiş, çitlerin arkası meraklı gözlerle dolu.


"İçeridekiler" tahmin ettiğim gibi ikoncan yoğunluklu gençler. Kadınlar arasında her ne kadar abartılı bir özenle gelmiş olanlar varsa da daha doğal bir şıklığı tercih edenler - trend olarak aklımın bir köşesine yazdım - çoğunluktaydı. Serbest stil saçlar, tarzını gösteren ama abartmayan kıyafetler ve tabii ki - illa ki - ayakkabılar.




Trendler bildiğiniz gibi - ya da bilmiyorsanız öğrenin - iki üç yıl önceden belirleniyor. Örneğin instagram tarzı fotoğraf modası, True Blood'ın jeneriğinden beri var (dördüncü sezonu pazar günü sona erdi, düşünün artık). Popüler kültürün kaçınılmaz etkisi - iPhone, instagram aplikasyonu da buna dahil - sayesinde yakın zamanda bu tarzdan - her ne kadar şu anda hoşlansak da - hepimize gına gelecek.

Bu senenin defilelerindeyse dikkatimi çeken en önemli nokta, son yıllarda öne çıkmaya başlayan melek kavramının izlediğim iki defilede de kendini göstermesiydi. Melek kavramı son 2 yıldır gerek tv dizilerinde - Bromance şaheseri Supernatural - ve vampirlere doyan bestseller kitaplar - yakında çevirdiğim Meleklerin Kanı raflarda yerini alacak - tohumları atılan bir kavram. Melek denince beyaz akla gelir, o yüzden gerek Özgür Masur gerekse Hatice Gökçe defilelerinde beyaz hakimiyeti şaşırtıcı değildi. Hatta Hatice Gökçe defile davetiyesinde ipuçları da veriliyor.

Gelelim işin en tatlı yönüne; yani iki defilenin karşılaştırılmasına :)))

Özgür Masur defilesi Zuhal Olcay'ın bir mini klibiyle açıldı, ardından duştan yeni çıkmış gibi ıslak ve düz bir şekilde sırtlarına dökülen saçlarıyla mankenler beyaz - ve seksi - melekler edasıyla arz-ı endam ettiler. Seksi diyorum, çünkü Özgür Masur'un dekoltesi eksik değildi. Dışarı çıktığımızda eski mankenlerden - ve yeni botoks kurbanı - Gizem Özdilli'nin biteviye "Harikaydı yane... Muhteşemdi yane... Son nokta yane..." yorumlarına rağmen şahsen Özgür Masur çizgisinden etkilendiğimi söyleyemeyeceğim. Ama belli ki kadınları etkileyen bir çizgisi var.



Hatice Gökçe çizgisi için tamamen tersini düşünüyorum. Türkiye'de modayı kavramsal olarak ele alabilecek kadar donanımlı olduğuna inandığım tasarımcı, avantgarde çizgisiyle her seferinde beni hayran bırakıyor. Trend melekse, HG en özgün detaylarla meleklerini - yine beyaz hakim - podyumda yürüttü. Sanıyorum salondaki kadınları en çok heyecanlandıran da gelinlik tasarımı oldu.




Velhasılı kelam aklımda Yiğit Karaahmet'le yola çıktığım gibi HG defilesinden, oturduğum yere şık bir kese - yine beyaz - bırakılmış Perwoll sıvı çamaşır deterjanıyla çıkarken yine aklımda Yiğit Karaahmet ve yumuşatıcısını çalan kasiyer kız vardı. :)))

Eh tabii ikoncan gençlikten bir kare koymadan olmaz. Onların modası hiç geçmeyecek. Viva la Fashionistas!


12 Eylül 2011

EARGASM = MADEON

Mashup denince dj Earworm'u tek geçerim. Ama Madeon da gerçek zamanlı mashup çalışmasıyla kalbimi çaldı. Ne diyeyim? Hayran kalmamak elde değil. Buyrun, siz de hayran kalın ;)


Tracklist

Alphabeat - Boyfriend
Alphabeat - Fascination
Bag Raiders - Shooting Stars
Black Eyed Peas - Gotta Feeling
Britney Spears - ...Baby One More Time
Capsule - Can I Have A Word
Chromeo - Momma's Boy
Coldplay - Viva La Vida
Daft Punk - Aerodynamic
Daft Punk - Around The World
Deadmau5 - Raise Your Weapon (Madeon Remix)
Deadmau5 - Right This Second
Ellie Goulding - Starry Eyed
ELO - Mr. Blue Sky
Girls Aloud - Biology
Gorillaz - Dare
Gossip - Heavy Cross (Fred Falke Remix)
Gwen Stefani - What You Waitin For (Jacques Lu Cont Mix)
Housse de Racket - Oh Yeah
Justice - DVNO
Justice - Phantom Part II
Katy Perry - One Of The Boys
Ke$ha - Take It Off
Kylie Minogue - Wow
Lady Gaga - Alejandro
Linkin Park - Crawling
Madonna - Hung Up
Martin Solveig ft. Dragonette - Boys and Girls
Michael Jackson - Billie Jean
Nero - Me and You
One Republic - All The Right Moves (Danger Remix)
One-T - Magic Key
Ratatat - Shempi
Solange - I Decided (Freemasons Remix)
Stardust - Music Sounds Better With You
The Buggles - Video Killed The Radio Star
The Killers - Losing Touch
The Who - Baba O'Riley (SebastiAn Remix)
Yelle - Que Veux Tu (Madeon Remix)

04 Eylül 2011

PATRONDAN KURTULMA SANATI


Hangi birinden başlasam bilemiyorum. Hangover tadında bir film olduğundan mı? Colin Farrell, Jennifer Anniston, Kevin Spacey gibi oyuncuları bambaşka hallerde görmekten mi? Müthiş bir yeni keşif sayılabilecek Charlie Day'den mi? En iyisi kendi korkunç patron tecrübemle başlayayım.

Evet, filmde kıkır kıkır gülsek de hayatımızı cehenneme çevirebilen korkunç mu korkunç, kötü mü kötü, vicdansız mı vicdansız patronlarımız, yöneticilerimiz, iş arkadaşlarımız hepimizin oldu. Hem kendimden biliyorum hem de arkadaşlarımdan az hikaye dinlemedim.

Daha toy bir reklamcıyken büyük bir ajansta çalışma fırsatı bulduğumda sevinçten havalara uçmuştum. Daha başladığım hafta bütün ekibin istifa etmesi yetmiyormuş gibi (anlaşılan yeni ekibin bir parçası olarak işe alınmıştım) bir sonraki hafta başıma getirilen kadın direktör, daha haftasında başımdan üç tutam saçın dökülmesine neden olmuştu. Kadınlarla çalışmanın zor olduğunu zaman içinde öğrenmiş olsam da o haftayı hiç unutamam. Çünkü en kötüsü psikolojik terördür. Eh, onu öldürmek zorunda kalmasam da çalışma azmim ve düzgün iş yapmam sonucunda (biraz da onun beceriksizliği yüzünden) direktörü devreden çıkarmayı başarmıştım. Ama hala oradaydı, hala bütün kötülüğüyle işlerime engel olmaya, sabote etmeye, bombalamaya çalışıyordu. Yine öldürmeyi düşünmedim, ama farkında olmadan kıyısına gelmiş olabilirim. Başka bir büyük ajanstan teklif gelince güzelim işimi bıraktım (çünkü oraların prensi olmuştum) ve hayatım bambaşka bir yola girdi. Hala ilk işimde kalsaydım, kral olur muydum diye düşünmüyor değilim. Hey gidi günler.

Sadece bununla da kalmıyor, doğrudan çalıştığım genel müdürlerden biri de sırf benim değil, bütün ajansın hala en büyük sohbet konusudur. Bir sabah önemli bir konuyu konuşmak için onu koridorda beklerken, geldi, selamlaştık, güle oynaya, cıvıl cıvıl konuşarak odasına doğru beraber yürüdük, odasına girdik, masasının arkasına geçti... ve ben işle ilgili meseleyi anlatırken bir anda masanın üstündekileri tek bir hamlede (devasa bir adamdı) yerlere saçtı. Tek derdi, sekreterin mektup ve zarfları karışık bir şekilde önüne koymuş olmasıydı. Evet, bunu da gördüm. Neyse ki gazabına çok uğramamış olmakla büyük gurur duyarım. Çünkü gözümün önünde sanki başkası için söylüyormuş gibi, yöneticilerden birine "Ökküzzzz! ÖKKÜZZZZ!" diye bağırdığını da bilirim. Ben genelde bu hallerine güldüğümde üzerime doğru yürür, tam bir tane çakacak diye düşündüğüm sırada sigarasını yakmak üzere çakmağımı ister (sigarayı içmez, hırsla sömürürdü), sonra eğleniyormuş gibi bir ifadeyle kaşları hala çatık olduğu halde "Sen niye gülüyorsun?" derdi, ben de "Komik geldi" diye gülmeye devam ederdim. Hey gidi günler. Bunları yazarken bile hala sırıtıyorum. Sanırım göt korkum hiç olmadığı için nispeten rahat bir insanım. Her zaman (ilk direktörüm hariç, çünkü işe başlayalı daha bir haftacık olmuştu) kapıyı çarpıp çıkma özgürlüğümü kafamda canlı tutmuşumdur. Siz de öyle yapın, elektriğinizi alacak, size fazla bulaşmayacaklardır. Tabii iyi bir çalışan olduğunuz sürece :)

Horrible Bosses da egomanyak, sapık, konumlarından aldıkları güçle kafayı sıyırmış patronlarından kurtulma fikrini cazip bulan 3 arkadaşın hikayesi. Hangover kadar vahşi ve uç noktalarda değil, ama film boyunca kıkırdadım ve bolca kahkaha attım. Dale karakterini oynayan Charlie Day, bir Zach Galifianakis olmasa da filmin en komik unsuru. Colin Farrell, makyajla bambaşka bir insan olmuş. Jennifer Anniston hiç bu kadar seksi olmamıştır. Kevin Spacey, tam da rolünün adamı manyak bir herif olmuş. Jamie Foxx, filmde en çok güldüğüm karakterlerden biri oldu. Özetle modern yaşamın karikatürü olan bu filmi seyredin. Müthiş değil, ama çok güleceksiniz.

Bu arada isterseniz bir arşiv oluşturmak için kendi deneyimlerinizi yorum olarak yazın da biraz eğlenelim :))))