14 Ağustos 2014

KOS'TA Bİ' BUÇUK GÜN...

Baktım en son Elle Weekend yazımın üzerinden 2 yıl geçmiş, dahası bu sıralar bir blog pompalaması var her yerden, eh ben de hoş bir Kos gezisi yapmışım, internet alemine kayıt düşmeyeyim de ne yapayım? Neyse, 2 yıl sonra bir ilk yazı...

KOS (İSTANKÖY)

Bu sene iki haftalık bodrum tatiline Kos ekleyeyim dedim. Aslında planım sabah 9.30 feribotuyla Kos'a geçmek, aynı gün akşam 19.30 feribotuyla Santorini'ye akmaktı, ama tatil arkadaşım "İstersen oradan da Malta'ya kadar git," diye dalga geçince Kos'la sınırlı kaldım.

Bodrum açıktan böyle görünüyor.
  

Feribot, Bodrum mendirekten sabahları kalkıyor. Gümrük işlemleri hızlı akıyor ve kendimizi feribotun tepesinde buluyoruz. Tecrübeli olanlar sabah güneşinden mümkün olduğunca faydalanmak, belki de amele yanığı olmamak için üstlerini çıkarmış beyaz plastik sandalyelere kurulmuşlar. Malum, çok hızlı olmasa da denizin ortasında rüzgar püfür püfür eserken kapkara olmak işten bile değil.

Her neyse, yolculuk bitmek bilmeyince feribotun çeşitli yerlerini dolaşıyorum, gölgede sigara içiyorum (ki sigara içilmesine şaşırmadım dersem yalan olur), arada yine yukarı çıkıp selfie yapıyorum falan. Sonunda Kos limanına yanaşıyoruz.



Kos'ta bizi tıpkı Bodrum'daki gibi bir kale karşılıyor. Bizimki kadar heybetli ve korunmuş değil, duvarları apartman merdiveni gibi yarıya kadar badanalanmamış, öyle sıradan bir kale işte.

Adaya adımımızı atar atmaz, enteresan bir şey oluyor. Gördüklerimizi ister istemez, daha bir saat önce ayrıldığımız Bodrum'la karşılaştırıyoruz ve kaçınılmaz bir Avrupa hissine kapılıyoruz. Öyle clean cut bir düzenden, güzellikten bahsetmiyorum. Ama bir standart var. Mesela Bodrum'da limandaki cılız ağaçların dibine bakın, çöp doludur, toprağın etrafı çevrilmemiştir, kırık dökük görünür. Oysa Kos'ta bisiklet yollarıyla, yeşilliğiyle insanın gözünü okşayan, ama asla bir Paris kadar sıkıcı olmayan, tatlı bir düzen var.

Kos'un rengi türkuaz. Sahiplenmiş olmaları güzel. Bodrum deyince Lacivert olmalı mesela, ama standartlara karşı bir gıcığız bizler...

Gözümüze çarpan ilk yere oturuyoruz: Sugar Cafe. Limandan çıkınca, caddenin hemen karşısında. Kahve içiyoruz. Ve günü planlıyoruz. Sonuçta kalacak yer bakmadık. Meşhur çıplaklar kampı Tıgaki plajına gideceğiz, öncesinde de bir şehir turu yapmak farz. Ama her şeyden önce kalacak yer bulmak lazım.

HOTEL MARIE

Önümüze çıkan otellere oda soruyoruz, fakat nedense hepsinde sadece süit oda kalmış. 150 avrodan kapı açıyorlar. Kayak, booking.com aplikasyonlarına bakarken Hotel Marie'nin uygun fiyatlı bir yer olduğunu görünce limanın sağ tarafına yöneliyoruz. (Bu arada akşam gezmesinde anladık ki limanın sol tarafı biraz daha elegan otellerin ve restoranların yer aldığı bir bölge, bi şıklık bi pıklık, tatlı yani).


Sabah alarmım başımın ucundaki bu kilise çanı oldu. Yataktan nasıl fırladığımı şaşırdım.
Hotel Marie'ye girdiğimizde, lobide bir aile bekliyordu. Resepsiyondaki adama yanaşıp oda sordum. İngilizce soruma Türkçe cevap verdiğinde şaşırmadım. Çünkü o arada lobide bekleyen ailenin babası gelip resepsiyondaki adama Türkçe konuşmaya başladı. Sıra bize geldiğinde yine süit meselesi açıldı. Aslında süiti Türk aileye vermeye çalışıyordu, ama özellikle kadın çekingen davranıyordu. Neyse aile sonunda otelin arka tarafındaki kabinlerden birine razı olduğunda, resepsiyondaki adama "Nedense bütün otellerde sadece süit oda kalmış, ben o zaman Tıgaki'ye giderim doğrudan," diye ayak diredim. Yunan aksanıyla "Abi, dur halledecem," dedi. Adı Halil. Biraz daha bekledik. Biraz sonra "Abi süit hazır, 100 Avro," dedi. Okeyleşip otelin en üst katına çıktık. Çelik kasa kapı karşımıza çıkınca afallamadım değil. Dahası kapıyı açıp neredeyse bir gelin dairesiyle karşılaşınca iyice ambale oldum. Her yerde danteller, fiyonklu yastıklar, vitrinlerde en az 8 takım kristal kadeh, duş kabinini saran tüller, kabinin içine yerleştirilmiş yapay nilüferler, kurdeleler, biblolar, çerçeveler... Meğer otel sahiplerinin evini kiralamamış mıyız? İnsan ilk başta çekiniyor, hiçbir şeye dokunamıyor, ama aşağı indiğimizde Bayan Marie'ye "Ablacım, evin gelin dairesi gibi," dediğimde, "Aman, biz orada yatıp kalkmıyoruz zaten," deyince rahatladım. (Akşamüstü otele geri döndüğümüzde Bayan Marie, yastığı, çarşafı, pikesi ve penye geceliğiyle restoran-lobideki kanepede dinleniyordu. Çok tatlı bir manzaraydı).

Kristallere ek olarak mutfak dolaplarında en az 10 porselen kahve takımı saydım.
Kral yatağım :)
Giderseniz size de "gelin dairesi" kıyağı geçerler mi bilmem, ama denize bakan kocaman balkonu, ev duygusu, Türkçe rahatlığı ve güler yüzlülüğüyle Hotel Marie sahipleri gönlümde ayrı bir yer edindi.

TURİSTİK KOS

Eski Kos o kadar büyük bir yer değil. Limanın sol tarafı (arkanı denize verirsen) kale. Karşıya geçince kordon boyunca sıra sıra restoranlar var. Sol tarafta Osmanlılardan kalma eski bir cami var; Kos'ta gördüğüm en bakımsız yapıydı, ama dışarıdan da olsa arkeoloji müzesi bakımda olduğundan ondan aşağı kalır yanı yoktu. Caminin arkasından dolaşınca Nevizade'yi andıran, begonvillerin ve zakkum ağaçlarının gölgelendirdiği başka bir dünyaya çıkılıyor; hemen yanı başında antik harabeler. Buradaki büyük taş kapıdan çıkınca, büyük meydanla karşılaşıyorsunuz. Öyle çoook büyük bir meydan değil, ama 1. ve 2. Dünya Savaşları arasında İtalya ve ardından Almanya yönetimine geçtiğinden oryantalist bir faşizm etkisi İtalyan Pazarında ve diğer yapılarda kendini gösteriyor. (1947 yılında Yunanistan devralmış). Pazarın sağ tarafında türkuaz-beyaz renkleriyle harika bir kilise göze çarpıyor.



 


Pazarın içinden geçip arkaya geçildiğinde devasa bir ağacın altındaki Agora Restoranı buluyoruz. Daha önceden tavsiye edilmişti. Hemen oturup birer Mythos bira söylüyoruz. Tabii yemek de yemek lazım. Yine tavsiye üzerine, ne olduğunu bilmesek de Saganaki yiyeceğiz. Anladığım kadarıyla Saganaki aslında bir tür kızarmış peynir, ama midyesi de var, başka çeşitleri de. Tabii hepsinden söylüyoruz. Öyle ki Mythos'u başıma dikmemi de hesaba katarsak, yemeğin sonunda oracıkta neredeyse gözlerim kapanacak gibi oluyor. Ama hareket etme zamanı. Sonuçta 1,5 günümüz var.


Hesabı ödeyip yürümeye başladığımızda, kordonun arkasındaki dar sokakların çarşı olduğunu öğreniyoruz. Her şey var. Takıdan kıyafete, zeytinyağlı bakım ürünlerinden, fallus şeklinde açacaklara kadar birçok yerli malı ürün satan küçücük küçücük dükkanlar. Çakma marka neredeyse yok, hatta marka bile yok, hepsi küçük küçük yerel markalar ve özenle tasarlanmışlar. En ilginci bu dükkanlarda daha çok kadın çalışan ya da patron görmek. Bayan Marie'yle konuşurken bahsedince, "Eee, eskisi gibi değil artık," diyor. Gerçekten de herkes dört elle işe sarılmış, sezondan kazanabileceğini kazanmaya çalışıyor, ama asla askıntılık ya da yılışıklık yapmıyorlar. Bu yanıyla güzel. (Bir araştırmaya göre kadınlar hayatın içinde daha fazla yer aldığında, ABD'de bile %5 büyüme sağlanabiliyor; Mısır ve gelişmekte olan ülkelerdeyse bu oran %34'lere kadar çıkıyor.)

TIGAKİ PLAJI

Aslında derdimiz, çıplaklar kampına gitmek ve bunun için Kos Town'dan 10 km uzaklıktaki Tıgaki köyüne otobüsle gitmemiz, oradan da yaklaşık 20 dakika Marmari plajına doğru yürümemiz gerekiyor. Eh, insan kafaya koymaya görsün. Tıgaki bildiğiniz küçük bir sayfiye yeri. Siz deyin bir Akyarlar, ben diyeyim bir Yahşi. Yoldaki bir marketten suyumuzu ve Bacardi Breezer Lime'ımı alıp güneşin alnında tuz gölüne doğru yürüyoruz. Bir noktada kumsala geçip yürüyoruz ve - ta taaa - tam da ıssızlaşmaya başlayan bir noktada sere serpe kumlara yayılmış bir çıplak görüyoruz. Bahsettiğim yer tuz gölünün önünde yer alan kum tepeciklerinin olduğu bölge. O kadar uzun ve geniş bir sahil ki anadan üryan sere serpe kumsalın ortasına uzansanız bile gelip geçen olmadıkça kimse sizi göremiyor. Yani çok rahat bir ortam. Bazıları kum tepeciklerindeki sazlıkların arasında oyuklar bulup oralara yerleşmiş, kitabını okuyor, güneşleniyor, sıkılınca denize giriyor.

Hamama giren terler ;)
İyi ki gitmişim. Çünkü denizi muhteşemdi. Beyaz kumlar, dalgalar, tatlı mı tatlı sıcaklıkta su... Gerçekten denizden çıkmak istemedim. Ama bir noktadan sonra Breezer bitti, su bitti, müzik yok, etrafta neredeyse kimse yok falan derken, geri dönüş otobüsünü de yakalamak için kalkıp Tıgaki'ye geri döndük. Yine de mutlaka ama mutlaka gidilip görülesi, yüzülesi, müthiş tatlı bir plaj olarak not alındı.

NICK THE FISHERMAN

Kredi Kartı Kabul Etmiyoruz geyiği eskidenmiş, şimdi her şeyi kabul ediyorlar.

Kos'a gelmişiz, akşam yemeğini de en iyisinde yemek gerek. 4sqr'de en çok övgüyü Nikolas'ın Yeri almış. Üstelik otelimizin hemen dibi. Tıgaki sonrası duşumuzu alıp, kıl fıranga giyinip mekana gidiyoruz. Bütün masalar dolu, ama bir 5 dakika beklersek bizi alacaklarını söylüyorlar. Ve gerçekten de 5 dakika sonra masamıza kuruluyoruz. Garsonumuz az buçuk Türkçe biliyor, masayı dolmalar, salatalar, kalamarlarla donatıyoruz, garsonumuz bonus olarak uskumru füme öneriyor, ona da hayhay diyoruz, ben Mini söylüyorum ve masa öyle bir doluyor ki daha en başında gözüm doyuyor. Evet, bahsedildiği kadar var, porsiyonlar gerçekten ödediğiniz bedelin hakkını veriyor. Dahası yediğim içtiğim benim olsun, bira, rakı ve 5 çeşit meze-yemeğe iki kişi sadece 70 Avro ödüyoruz.


Türkiye'de bir kafede su bile içsek eğlence vergisi verdiğimizin farkındayım, ama yine de kendi memleketimizde standartların biraz üzerindeki şeylere bir sürü para bayılıp kazıklandığımız hissinden de silkinemiyorum.

Velhasılı kelam yemekler gerçekten nefisti, mekan çok nezihti, çalışanlar hızlı, saygılı ve güler yüzlüydü (gerçi ertesi gün arkadaşım öğle yemeğinde, önceki gece tadamadığı bir şeyi tatmak için gittiğinde ilgisizlikten dolayı bir şey yemeden kalkmak zorunda kalmış). Övülen bir diğer mekan da Barbouni, ama artık orası başka bir sefere.

KOS'TA GECE

Kos, daha çok Flaman ve Avustralyalı gençlerle dolu. Yani elbette, aileler falan da var, ama gece olunca kordonun arka tarafındaki kafeler bara dönüşüyorlar. Adeta bir Asmalı. Ama özellikle Flamanlar çok çığırtkan. Daha içmeden sloganlar falan atmaya başlıyorlar.

Onun dışında XL diye büyük bir kulübü var. Dışarıdaki lounge gözümüze tenha geldiğinden girmeyi denemedik bile. Restoranlar ve kafelerde sohbet daha yeğ tutuluyor anladığım kadarıyla. Kısa sözün özü, öyle gümbür gümbür, sabahlara kadar dansların olduğu bir gece hayatı hissetmedim. Belki de iyi olmuştur, çünkü güneş insanın enerjisini emiveriyor ve akşamına huzur daha bir tatlılaşıyor.

JACKSON'S

Otelimizin bir ön caddesi, Gümbet'tekiler gibi sıra sıra plajlardan oluşuyor. Kahvaltıdan sonra, aldığım açık bileti dönüş için onaylatmak üzere limana geri döndüm, ama ilgili kişi yoktu, o yüzden limanda biraz yürüdüm. Bilet için tekrar döndüğümde bu sefer 2 pasaportu da görmek istedikleri anlaşıldı, bunun üzerine Jackson's adlı restoran-bar-beach karışımı mekanda şezlonga çoktan kurulmuş arkadaşımın yanına gittim. İlk başta bahsettiğim o Avrupai düzen burada da kendini derhal hissettirdi. Bir kere Gümbet'teki gibi "şezlongu 20 liraya satayım, isterse gün boyunca otursun, 1 pet şişe su içsin" şapşallığı yerine şezlong bedava, üstüne 2 saatlik internet bağlantısı bedava. Eh böyle olunca, insan en azından utanıp para harcama ihtiyacı duyuyor. Ben de limanda görüp kendimi içeri girmekten alıkoyduğum Goody's hamburgercisinden intikam almak için Smirnoff Ice ve hamburger siparişi verdim.


Müzikler güzel, şezlonglar rahat, çalışanlar şemsiyeyi dilediğin yere çekiyor, hepsinde mesafeli bir güler yüz, deniz tatlı, insanlar güzel... Feribota kadar zaman geçirmek için ideal. Biz de öyle yaptık.

BİTERKEN

Kos'u gerçekten çok beğendim. İlk Yunan adam olduğu için olabilir, gidenler, bilenler diğer adaların çok daha güzel olduğunu söylüyor, ama hemen dibimizdeki Kos'un medeni ve insani halleri beni gerçekten etkiledi. Öyle ayılıp bayılacağınız bir ada değil belki, ama dediğim gibi feribotla 1 saat mesafedeki Bodrum'la, Gümbet'le, aldığımız hizmet ve bayıldığımız paralarla karşılaştırınca, Türkiye'de daha alacak çok yolumuz olduğunu düşünerek üzülmemek mümkün değil.

Bundan sonraki hedefim, önümüzdeki yıl sadece sırt çantamla adaları turlamak. Belki Malta'ya kadar uzanır, oradan da açık denizlere açılırım. Kim bilir? :)


NOT: Hakkını yemeyeyim, Bodrum'la ilgili de yazacaklarım var. Nasılsa başladık. Bir sonraki yazı artık :)