27 Haziran 2011

KORKUNUN ALENİ VE SİNSİ HALİ: INSIDIOUS


Daha jenerikte yönetmen (James Wan), film boyunca bütün old-school korku filmi klişelerini kullanacağını açık ediyor ve film boyunca "Keşke sinemaya girmeden önce yemek yemeseydim de popcorn alsaydım, yerimden sıçrarken etrafıma saçaydım" diye hayıflanmak da bize düşüyor.

Evet Insidious (insidiyıs okunur, sinsi anlamına gelir) gerçekten de film boyunca, özellikle hayaletli, öte dünyalı Hollywood filmlerinin bütün klişelerini kullanılıyor; bu işin aleni kısmı. 3 çocuklu bir ailemiz var, yeni taşındıkları bir ev var, tavanarası var, tuhaf sesler, çatırtılar var, gölgeler, siluetler, subliminal (gözün algılamakta zorlandığı görsel oyunlar) var... Tabii ki öte dünyadan hayaletler, iblisler, karanlık güçler ve dahi ghostbusters tadında medyum ekibi de var.

Özetle ailenin ortanca oğlu tavanarasında küçük bir kaza geçiriyor, ertesi sabah komaya girdiğini öğreniyoruz. Hastane günleri çabuk geçiyor, çocuk koma halinde evde bakılmaya başlıyor, derken koltuktan zıplamalar başlıyor.


Şahsen old-school yerimden zıplamaları sevdiğim için (arada küçük çığlıkları saymıyorum), ufak tefek saçmalıklarına (dolaba kapatılmaya çalışılan ruhlar gibi) rağmen filmi beğendim. Tavsiye ;)

18 Haziran 2011

ŞEYTANLARIMIZ


Exorcist'ten bu yana şeytan filmleri çok yol aldı, ama hala kızlara musallat olmaktan vazgeçmedi. Dün gece her tür çıtırtıdan ürkmeyi göze alarak, yalnızken İngiliz yapımı Exorcismus filmini seyretmeye karar verdim.

Filmin film İspanyol yapımı, ama Londra'da İngilizlerle geçiyor. Anlamadım. Neyse Emma adındaki kızımız, on beş yaşın verdiği bir buhranlı dönem geçiriyor gibi görünüyor filmin başında. Sonra sara benzeri titreme nöbetleri ortaya çıkınca baştan aşağı kontrol ediliyor ama bir şey bulunamıyor. Gittiği psikolog da ilk seansta kalp krizi geçirince, sonunda Emma rahip olan amcasından yardım almaları gerektiğine ailesini ikna ediyor. Amca da süreci videoya kaydetmeye ikna ediyor herkesi. Olaylar da böyle gelişmeye başlıyor.

Film hop oturtup hop kaldırmıyor, ama güzel akıyor (özellikle kızın gelgitlerini vurgulayan kamera hareketlerini sevdim), insanı geren sahneleri bol ve insanla şeytanın ilişkisini ince ince işliyor (bu ilişkiyi en iyi Diabolique anlatır, ayrı). Yani tipik bir Hollywood korku filmi beklemeyin.

Çok korkmadan şeytanlı bir korku filmi seyretmek isterseniz tavsiye ;)

Filmin çevirmenlerine özel not: En heyecanlı yerinde Winchester kardeşlerden yardım almaları gerektiğini yazmanız çok hoşuma gitti. Walla... Çok güldüm :)

14 Haziran 2011

KARMA, İLİŞKİLER VE HESAPLAŞMA


Önce şerhimi düşeyim.

Ben sağı solu belli olmayan bir adamım. Bazen sağın nerede, solun nerede olduğunu bile bilmem, dalarım. Yılların reklamcılığının getirdiği sinirli bir dalıştan bahsetmiyorum; daha çok maceracı bir dalıştır bu. Bir zamanlar boşuna "rüzgarın oğlu" dememişler bana. Rüzgara kapılmak da rüzgarın önüne düşmek de aynıdır benim için. Öte yandan sağımı solumu bilmesem de bildiğim bir şey var; ne diyorsam odur.

* * *

Bir yıl önce bir şey yaşadım. Sıradan başlayıp dokunma tutkusuna dönüştü, sonra çeşitli nedenlerle başka bir şeye, muhtemelen daha iyi bir şeye dönüştük. Hala tartışıp dururuz onunla da, çünkü hep sözümün gerisinde başka anlamlar arar. Ak diyorsam akdır, kara diyorsam karadır mesela; ancak bu örnek inadımın bir kanıtı değildir, aksine grilerim haddinden fazladır. "Gel" diyorsam "gel" anlamına gelir, "git" diyorsam "git" demektir. Hatta bazen "gel" demesem bile "gel" anlamına gelir, "git" demeden de "git". Zaman zaman hiçbir şey dememem, beklememdir belki yaşadığım şeyleri dönüştüren. Evet, kabul, benim de kapkaranlık mıntıkalarım var, sığınak niyetine kullandığım. Zaman zaman da fena şeyler söylerim, ama içimdekinin tersini hiç söyleyemem. Sanırım bunu yapmak için daha yüksek bir zeka gerekiyor.

* * *

Üç ay önce de bir şey yaşadım. Belki yaşadığımı sandım, belki de fazla yaşadım. Hızlı başladı, çabuk tökezledi, benim için hala büyük bir esrarla son buldu. Önce özenle deştiğim karanlık mıntıkalarımla repütasyonum ağır mı geldi acaba diye düşündüm, "sen özgür bir adamsın" dedi, "ben sana onu şunu bunu sordum mu?" diye sordu. Halbuki ben hiç adetim olmadığı halde sadece bir cevap alabilmek için paranoyalarımı tetikleyen tek bir kişiyi sormuştum. Kaderin cilvesine bakın ki en sonunda o üçüncü kişi sahte kimliklerle karşıma çıkıp esrarı daha da köpürttü. Tüm bunların sonucu sahte kimlik girişiminde, hatta çok fena bir adli olayda bile şüphelenecek kadar yoğun bir paranoya ve takıntı. Paranoya ve takıntının sebebi elbette kaçamak konuşmalar, oyuncu hamleler, yaşanan şeydeki kapkara solucan delikleri. Buna da kabul, çünkü bunları mıknatıslayan muhtemelen benim.

* * *

Şimdi de bir şey yaşıyorum. Belki karşımdakinden daha az yaşıyorum, ama her zamanki gibi anın keyfini çıkarma düsturuma sarılarak yaşıyorum. Kimsenin canını bile isteye yakmak istemiyorum, her ne kadar bazen canavar gibi görülsem de böyle bir şeyi yapmayı hiç istemedim. Sadece canım fena halde yandığında ısırıverdim hep, sonrasında geri çekildim. Ya da dönüştüm. Dönüştük karşılıklı çabalarla.

* * *

Karma muhteşem bir şey.  Başkalarının bize yaptıklarına zaman içinde, belki bambaşka hayatlarda maruz kalacaklarını bilmek rahatlatıcı gibi gelse de asıl önemlisi, bizim - eğer biraz şanslıysak - aynı yaşam süresi içinde, - hatta çok şanslıysak - sadece birkaç ay sonra aynı, ama rollerin değiştiği bir durumla tekrar karşılaşıp kendimizi sınamamızı, kendimize nasıl davranılmasını istiyorsak o davranışı göstermeyi, söylemesek, dile getirmesek bile hakkaniyetli davranmayı öğrenmemizi sağlıyor. (Son yazdığım cümlenin uzunluğuna bakıp Oğuz Atay'laşabileceğimden ben bile korktum, ama duracağım yeri bilirim ve duracağım yeri bilirim diyorsam, duracağım yeri bildiğimi söylemek istiyorumdur; ortası, eksisi, artısı, altyazısı yoktur söylediğimin.)

Keza hesaplaşma da yaşadığımız şeylerle değil, kendimizle oluyor. İyi oluyor. Ucundan kıyısından törpülüyor. Törpülenecek yerlerimiz sandığımızdan da fazla. Roman taslaklarımdan birinin adı "Hesap Lütfen"; belki çocukken annemle gittiğim bir dudağı yerde, bir dudağı gökte Alaaddin'in Cinine benzeyen iri yarı hocanın kehanetiyle 300 yıl boyunca okunacak kitabım bir otobiyografi olur.


* * *

"Özledim," dedi. Sonra tekrar dedi, sonra tekrar... Benden bir "Özledim" lafı beklediğini biliyordum. Bunu söyledim, itiraz etti, "Ben ne diyorsam odur," dedi. Bir şey demedim. Anın keyfini çıkardığımı gösterdim.

Mıknatıslıyoruz, yaşıyoruz, karmalıyoruz, hesaplaşıyoruz... öğreniyoruz.


05 Haziran 2011

X-MEN: HEPİMİZ SÜPER KAHRAMANLAR OLABİLİRİZ (MİYİZ?)


Kafası Güzel Filler ve En Acayip Deneyler kitabını daha önce yazmıştım. Tarihteki gizemini koruyan deneylerden biri, bir üniversitede bir sömestr boyunca derslere üzerinde siyah bir çuvalla giren bir öğrenciyle ilgili. Halen kim olduğu bilinmiyor, ama profesörlerden biri (muhtemelen de deneyin sahibi) bu öğrenciye, diğer öğrencilerin tepkilerini gözlemlemiş. Öğrencilerin bir kısmı görse bile görmezden gelmiş, başından aşağı siyah çuval geçiren öğrenciyi yok saymış. Diğer bir kısmı ise "ucubeyle" acımasızca dalga geçmişler. Aslında ne kadar çıtını çıkarmasa da varlığını hissetmemek mümkün değildi çuval giymiş öğrencinin. Olay medyanın da ilgisini çekince düzeni bozduğu için çuvala büyük bir öfke başladı. Ama gariptir ki sonunda herkes Siyah Çuval'a ısındı, hatta destekçileri bile çıktı. Çuval da olsa, artık onların çuvalıydı.


Benzer şekilde başka bir şey anlatayım: okul hayatım boyunca yazları hep çalıştım sayılır. İlkokulda terzi yamaklığı yapmıştım, bir yaz otogarda çığırtkanlık, başka bir yaz pide salonunda komi. Lise ikiden üçe geçtiğim yaz ise Altınoluk'ta bir otelde çalışmıştım. Genelde konaklayanlar Alman ve Avusturyalı oluyordu, haliyle Almanca bilen tek eleman olduğum için otelin her yerindeydim. Yaz başında ekip yeni oluşuyordu, yeni insanlarla tanışıyordum. Derken Recep geldi. Sanırım Kütahyalıydı. Komi olarak çalışacaktı. Kavruk, ama bir o kadar da hareketli, eğlenceli bir çocuktu. Amma velakin sol gözünün etrafı panda misali yusyuvarlak beyazdı. O bölgede teni pembe, kaşı bembeyazdı. Üstelik ilk karşılaşmamız öğle yemeği masasıydı. Yüzüne bakamadığımı hatırlıyorum.

02 Haziran 2011

THE ART PROJECT powered by Google


Biliyorsunuz OSHUBU!'da elimden geldiğince kıyıda köşede kalmış, en kötüsü günlük hengamede gözünüze çarpmamış popüler kültür örneklerini sizlerle paylaşıyorum. Amacım film, kitap, müzik,eğlence konularında bir öneriye ihtiyaç duymanız halinde bir arşiv oluşturmak. Üstelik genel beğeni kriterlerine az çok sahip olduğum için beğenmediğim hiçbir şeyi bloga yazmıyorum.

Bugün Google sayfasını açtığımda doodle'dan farklı olarak arama kutusunun altında bir bant dikkatimi çekti: Dünya Müzeleri - Sanat Projesi. Daha önce konuyu bir yerlerde okuduğumu hatırlar gibiyim, ama ben de hepimiz gibi günlük hengamede gözüme çarpan birçok şeyi unutuveriyorum. Hemen banda tıkladım ve dünyanın seçkin müzeleri, içinde dolaşabileceğim, sanat eserlerini en ince detayına kadar inceleyebileceğim sanal bir dünya olarak karşıma çıktı.


The Statue of Jupiter
Açıkçası canınız sıkıldığında sıkı zaman geçirebileceğiniz bir proje olmuş. En az Youtube'da geçirdiğiniz kadar zamanı burada da geçirebilirsiniz. En etkileyicisi de gerçekten en ince detayına kadar sanat eserlerini inceleyebilmeniz. Üstelik kullanımı da çok kolay.

İşte size birkaç örnek:

Ambassadors
Ambassadors detay

The Isle of Death
The Isle of Death detay

Eh, artık projenin nasıl geliştiğini, örnek verdiğim sanat eserlerini ve sanal müzeleri dolaşırken rastlayacağınız diğer eserleri bi zahmet Google'dan araştırırsınız... Ben projeyi haber vermiş olayım da... :)