30 Ocak 2011

MIŞ GİBİ YAPARAK BİZİ KORKUTAN FİLMLER - MY TOP 10


Aslına bakarsanız pek fazla örneği olduğu söylenemez. Cannibal Holocaust ile başlayıp Blair Witch Project ile zirve yapan film içinde film, aktüel kamera, belgesel türünden beslenen filmler, yarattıkları gerçeklik duygusuyla şahsen sevdiğim bir tarz.

Buyurun buradan korkun... :)


27 Ocak 2011

ZEİTGEİST: MOVING FORWARD ya da VAZGEÇEBİLECEK MİYİZ?

Çocuk ninesiyle Monopoly oynarken sürekli yenilmektedir, çünkü nine çok iyi oynar. Bir yaz tatili boyunca çocuk hırsından yatar kalkar Monopoly oynar ve sonunda oyunun inceliklerini kavrar. Dahası bir sonraki oyunlarında ninesinin elinden son Monopoly dolarına kadar alır. Ninenin çocuğa vereceği bir ders vardır oysa:

"Bütün arazileri, evleri, otelleri, enerji hatlarını, ulaştırma idarelerini ele geçirdin, bütün paraları topladın. Ama ne var biliyor musun? Bunca hırsla elde ettiklerin şimdi yine oyun kutusuna geri girecek. Hiçbiri aslında senin değildi. Sen büyüyüp gittikten sonra da oyuncular gelecek, oyuncular gidecek, ama bunların hepsi oyunun sonunda yine kutuya girecek. En büyük terfileri aldığında, en büyük şeyleri satın aldığında, en büyük eve sahip olduğunda, en pahalı sağlık poliçeleriyle yaşadığında, en yüksek dağların zirvelerine tırmandığında bütün hırsın anlamsızlaşacak. Yine de hiçbir şey yeterli olmayacak. Ya sonra? Kendine sorman gereken şu: Asıl önemli olan ne?




Dün gece yaklaşık 3 saatlik Zeitgeist: Moving Forward belgeselini seyrettim. Youtube üzerinden seyrederken henüz 304 kişi izlemişti. Şu anda 204.000 izleyiciye ulaşmış. Bu belgesel Zeitgeist Hareketinin üçüncü filmi. Aslında hepsi aynı şeyi anlatıyor: Nasıl uyutulduğumuzu! Hareketin Türkiye ayağı da var: http://www.zeitgeisthareketi.org/ Buraya videoyu koyacağım ama daha önceki filmlerde de olduğu gibi çoğunluğun seyretmeyeceğini bildiğim için bir de özet geçmem gerekecek. Yine de bu son filmde animasyonların çok keyifli olduğunu belirteyim. Lütfen biraz zaman ayırın ve seyretmeseniz bile okuyun ve tabii ki lütfen paylaşın!

İnsan Doğası: Her şey genetik değil! 
- Kalp krizi, romatizma, akıl hastalıkları, hatta göğüs kanseri... Genom araştırmalarına göre bunların hiçbiri genlerimizde yazılı değil.
- Davranışlarımız da genetik değil. Daha doğrusu yaşadığımız çevre hangi genlerimizin devreye gireceğini belirliyor. Örneğin intihar kurbanlarının beyinleri incelendiğinde, genellikle genç insanlar oldukları ve çocukluklarında büyük travmalar yaşadıkları ortaya çıkmış. Yani aslında Epigenetik (genetiküstü) bir durum söz konusu. Yaşadıklarımız ve çevremiz, hangi genlerimizin devreye girip hangisinin kapanacağını belirliyor.
- Yine bir araştırmada 1.000 kişi doğumlarından 20 yaşına kadar incelenmiş. Genlerinde anomali olan bireyler, ancak çocukluklarında büyük travmalar yaşadıklarında şiddet eğilimi göstermişler.
- En komiği de şu: genleriyle oynanmış laboratuar farelerinin labirentlerde peyniri bulmaları üzerine deneyler yapılır ve peynir bulunduğunda bilimadamları sevinç çığlıklarıyla bunu farenin genetik dehasına bağlarlar. Oysa bir kere daha düşünmekte fayda var: Fare doğal ortamında da yiyeceğini bulmayacak mıdır?

Örnek Vaka: Bağımlılık/Tiryakilik
- Bağımlılık sadece uyuşturucu maddeyle ilişkili değil. Alışveriş, internet vesaire bağımlılıklarımız açlığımızın, hep daha fazlasını istememizin bir tezahürü. Şirketlerin sürekli başka şirketleri satın alarak büyümeleri, petrole bağımlılığın arabalarımızdan kullandığımız plastik eşyalara kadar bağımlılığımızı artırıyor. Oysa bunun bedelini çevrenin gördüğü zararla ödüyoruz.
- Bu bağımlılıklarımız toplumlara uyuşturucu madde bağımlılığından çok daha fazla zarar veriyor.
- Sistem öyle kurulmuş ki daha çok kazandıran tütün şirketi yöneticisi çok daha büyük ödüllere layık görülüyor. Oysa sigaradan milyonlarca insan hayatını kaybederken, bağımlılığı yaratan şirketler sonuçlarıyla ilgilenmiyorlar. Bağımlılığı daha da artırmanın yollarını arıyorlar.

Çevresel etkiler
- Hamilelik döneminde stres yaşayan annelerin bebekleri, daha anne karnındayken bağımlılığa programlanıyor.
- 1944'teki Kıtlık Hollandası (Dutch Hunger Winter) buna iyi bir örnek. Naziler Hollanda'ya girip bütün yiyecek kaynaklarını ülkeden taşıyorlar. Bütün Hollanda 3 ay boyunca açlıktan kırılıyor, onbinlerce insan ölüyor. Bu dönemde anne karnındaki bebeklerle ilgili elde edilen bulgu ne biliyor musunuz? Bebekler annenin sisteminden beslendiğinden, anneler de aç kaldığından, daha anne karnındayken her bir yağ molekülünü, her bir şeker tanesini kendi sisteminde biriktirmeyi öğreniyorlar. Kıtlık Hollandası'nda aç kalan bu bebekler, olgun yaşlara geldiğinde yüksek tansiyon, şeker, vs gibi hastalıklardan muzdarip oldular bu sefer.
- İngiltere'de yapılan bir araştırmada hamilelik döneminde travma yaşayan kadınların, çocuklarının bağımlılığa meyilli olduğu görülmüş.
- Doğum sonrası çok az dokunulan bebeklerde ölüm oranı yükseliyor. Yani yeni doğan bebeğe çok fazla dokunulmaması inanışı aslında yanlış. Bebekler, kucaklandığı, okşandığı sürece daha hızlı gelişiyor.
- Bu da günümüzde çalışan ailelerin çocuklarıyla ilgili bir gerçeği ortaya çıkarıyor: her ne kadar genlerinde bir anomali olmasa ve hiçbir travmaya maruz kalmasalar bile, yeterince ilgilenilmeyen, sevilmeyen çocuklar da bağımlılığa meylediyorlar. Yani açlık çocuklukta, hatta bazı radikal dönemlerde anne karnında başlıyor ve çevresel ihtiyaçlarımız katlanarak artıyor.

Kültür
- İnsanoğlu tarihi boyunca yaşam koşulları doğrultusunda kültürlerini geliştirdi. Yokluklar kültürlerin çatışmasına neden oldu ve bu çatışma insanoğlunun aynı zamanda şiddet yönünü harekete geçirdi.
- Şiddet aslında evrensel bir davranış biçimi değil. Bazı kültürlerde şiddet sıfırlanırken, bazı kültürler neredeyse kendilerini yok ediyorlar.
- Özetle içinde yaşadığımız toplum elmanın günah ya da lezzetli olarak algılamamızı belirliyor.
- Bununla birlikte içinde yaşadığımız kültür insanoğlunun yaşadığı sorunlardan kar etmeye kurgulanmış durumda. Hatta çoğunlukla kar etmek için yeni sorunlar yaratılıyor: bunun adı kapitalizm.
- Bize hep doğayla rekabet halinde olduğumuz öğretildi. Öyle öğrendiğimiz için de doğayla birlikte birbirimizle de rekabet içine girdik. Hem de hiç ihtiyacımız olmadığı halde.
- Temel insani ihtiyacımız olduğunu düşündüğümüz şeylerin sayısı arttıkça, açlığımız ve rekabetimiz de artıyor.
- Soru şu: kurulan düzen insanlığın doğal evrimini hızlandırıyor mu, yoksa tam tersine bir evrime mi neden oluyor?

Pazar yeri ve Para
- John Lock (Lost'taki değil, ekonomist feylesof) özel mülkiyet kavramını ortaya çıkarmıştı. Bunun üzerine Adam Smith, özel mülkiyetin zaten hak olduğu önermesini ortaya attı. Yani özetle herkes eşit olamazdı. Hatta Smith daha da ileri giderek mülk sahipliği, mal tedariki ve alışveriş arasındaki ilişkileri, yani arzla talebi düzenleyen "görünmez" bir el olduğunu ileri sürdü. Sonuç 1 ABD dolarının üzerinde de görebileceğimiz "In God We Trust". Ancak buradaki Tanrı sistemin ta kendisi. Yani Serbest Piyasa.
- Adam Smith'in o zamanlar göremediği şeyse, paranın da mal olarak alınıp satılabileceğiydi.
- Çıkış noktası piyasada ne kadar çok ve çeşitli mal olursa, toplumlar o kadar çok mutlu ve sağlıklı olurdu.
- Oysa üretim arttıkça makineleşme ihtiyacı doğdu. Makineler insan kaynağına ihtiyacı azalttı.
- Bugün bütün finansal ölçümler paraya dayalı. Örneğin sağlık sektörünü ele alalım; ölçümler para üzerine kurulu olduğundan ABD'de ne kadar çok hasta ve ölmek üzere olan insan varsa, ekonomi o kadar iyi sayılıyor.
- Yani ekonomi iyileştikçe, koşullar insanlığın ihtiyaçlarının ve iyi yaşam haklarının elinden alınmasına neden oluyor.
- Özgürlük, adalet, insanlığın iyiliği için gereken hiçbir kavram karlılık getirmiyor. Şöyle düşünün; şiddet olmalı ki yargıçlar, avukatlar, polisler, askerler, hapishane görevlileri para kazanabilsin, hapishaneler, karakollar ve adalet sarayları inşa edilirken yeni ekonomiler yaratılsın. Yaratılan kültüre karşılık özgürlük ve adalet karlılığı sağlayamaz. ABD borsalarında, avukatlık şirketlerinin ne kadar çok insanı içeri tıktığıyla değerlendiğini biliyor muydunuz?
- Karlılık için tüketimin pompalanması gerekir. Çünkü tüketim olmadan sistem ayakta kalamaz. Tüketim yavaşlamamalıdır bile...
- Ekonomi ne demektir? Özünde tutumlu olmak, kaynakların boşa harcanmaması değil midir? Peki bugün ekonomi deyince aklınıza ne geliyor? Ekonomik krizler mi? Peki ekonomik krizler, kaynaklarda yaşanan sorunlarla mı ilgili? Hayır. Daha çok tüketimin yavaşlaması ve parayla ilgili. Yani ekonomik büyüme çılgınlıktan başka bir şey değil aslında.
- Kaynakların ekonomik kullanımını umursamayan sistemle birlikte, elbette dünyanın milyonlarca yıldır biriktirdiği doğal kaynaklar da tükenmeye yüz tutuyor.
- Kendimiz bir masa yapmaya kalksak, en uzun süre dayanacak malzemeleri kullanırız değil mi? Neden bir yıl sonra kırılacak, eskiyecek bir şey yapmak için uğraşalım ki? Burada iki mesele devreye giriyor: tüketimin devamlılığı için dayanıksız mal üretimi gerekiyor, bu da modaları yaratıyor. Pazar yeri bundan ibaret işte.
- Dahası günümüzde üretilen her yeni ürün, daha satışa sunulduğu anda eski moda sayılıyor. Daha yenileri için açlığımız daha da artıyor, çünkü biliyoruz ki birkaç ay sonra daha iyisi, daha yenisi, daha kapsamlısı piyasaya sunulacak. Açlığımızın nasıl körüklendiğini görüyor musunuz?
- Arabalarımızı değiştirmediğimiz, her sezon yeni giysiler almadığımız, her yeni çıkan teknolojiyi satın almadığımız sürece pazar yeri ayakta kalamaz. Maliyetleri düşürerek ve çevre dostu balını ağızlarımıza çalarak bile, biz satın almadığımız sürece bu sistemin ayakta kalması mümkün değil.
- Zaten paranın metalaşması da buna bağlı. Ev satın almak için mortgage, yeni eşyalar almak için kredi kullanırız değil mi? Ve bu borçlar için faiz öderiz. Peki bankaların aldığı bu faizlerin önemli bir kısmı nereye gider biliyor musunuz? Büyük patronların bankalara yatırdıkları paraların faizini karşılamaya gider. Sistem çok basit, tüketici borçlandıkça, zengin olan parmağını kıpırdatmasa bile parasına para katıyor. Nasıl, süper değil mi? ;)
- Sonuçta bütün mesele de bu: kağıt üstünde var olmayan paranın alınıp satılması, ekonomilerin kağıt üzerindeki oyunlarla sürdürülmeye çalışılması, ülkelerin ve insanların kağıt üzerindeki değerlerle borçlandırılması... Artık pazar yeri, makro düzeyde maldan çok paranın el değiştirmesiyle ilgili bir şey.
- Yapılan bir araştırmada örneğin otizm, zeka geriliği vb. zihinsel gelişimini tamamlayamamış bireylerin, borsada başarılı işlemler yaptıkları görülmüş. Bunun nedeni EMPATİ eksikliği. Yani sonuçları düşünülmeden, insanlığa zararları değerlendirilmeden, paranın sürekli el değiştirmesine odaklanan borsa böyle çalışıyor. Merhamet duygusu yok bu sistemin.
- Makro düzeyde yaşanan bu duygusuzluk, bizlerin üzerinde borçlardan, ihtiyaçlardan, açlıktan, iştahtan dolayı strese girmemizin, depresyon yaşamamızın, MUTSUZLUĞUMUZUN asıl sebebi.
- Bunların hiçbirinde genlerimizin, insani doğamızın ya da gizli örgütlerin parmağı yok. Sosyo-ekonomik sistem bizi bu hale getiriyor.
- Döngü bu yani, toplum böyle şekillendiriliyor. Ne kadar çok tüketirsek, patronları daha zengin ederiz, zengin olabilmek için duygusuz davranması gereken patronlar zenginleştikçe, daha çok mutsuz oluruz, mutsuzluğumuzla açlığımız daha da artar, çünkü ihtiyaçlarımızın yeterince karşılanmadığını düşünürüz.
- Üstelik oylarımızla bizi yönetme görevi verdiklerimiz de bizim için değil, mevcut sistem için çalışıyorlar. Politikanın bir iş meselesi olduğunu artık kavramamız gerekiyor. Siz hiç parası olmayan birinin politikaya atıldığını gördünüz mü? Bu bir tesadüf olabilir mi?

Öneri

Zeitgeist hareketi buraya kadar nasıl uyutulduğumuzu çeşitli örneklerle anlatıyor. Önerisi ise Venüs Projesi. İlk duyduğunuzda Teknoloji Destekli bir Komünizm gibi geliyor kulağa. Yani insanın evrimi doğrultusunda tüm temel ihtiyaçlarının karşılandığı, yeni bir kentsel ve eğitimsel dönüşüm söz konusu. Tasarlanan kentler yönetimin merkezde olduğu, tarımın "çok katlı tarlalara" taşındığı, ulaşımın kolay olduğu, su ve enerjinin adil paylaştırıldığı ve ulaştırıldığı, insanların kendilerine daha çok zaman ayırabilecekleri "dairesel" yaşam birimleri.


Peki komünizm bir çözüm olabilir mi? Daha da önemlisi böyle bir proje komünist sayılabilir mi? Sonuçta Marx dahil birçok düşünür, sistemler üzerine düşünürken, doğal kaynakların hiçbir zaman tükenmeyeceği bilgisiyle düşüncelerini ortaya koydular. Oysa kaynaklarımızın yakında tükeneceği gün gibi ortada. 2030 yılında dünya nüfusunun 8 milyara ulaşması bekleniyor. Bu da, sistemin mevcut şekliyle devamı söz konusu olduğunda tüketimin daha da artacağı anlamına geliyor. Yani eskiyi tamamen kafalarımızdan silip, yeni koşulları dikkate alarak farklı düşünmemiz gerekiyor.

Öte yandan Zeitgeist son yüzyılda üretilen betonun, metalin, doğaya zarar veren bir sürü üretilmiş "şeyin" ne yapılacağına dair pek bir şey söylemiyor. Sadece geri dönüşüme değiniyor. İnsanlığın davranışsal olarak nasıl dönüştürülebileceğine dair de fazla bir şey söylemiyor.

Ama benim en çok takıldığım şey şu: artık kanımıza işlemiş modadan, yeni şeylere duyduğumuz açlığın yarattığı tuhaf heyecan duygusundan, tutkularımızdan VAZGEÇEBİLECEK MİYİZ?

Zeitgeist Hareketi eninde sonunda gelip buna dayanıyor; elimizde avucumuzda ne varsa hepsinden VAZGEÇMELİYİZ! Bizi yönetenleri geleceğimizi güven altına almaları için zorlamalı, gerekiyorsa toplum olarak tüm maddi varlıklarımızı Merkez Bankalarına yığmalıyız. Evet, Zeitgeist ütopik gibi görünse de bunu öneriyor.

Tekrar aynı soru: Sahip olduklarımızdan VAZGEÇEBİLECEK MİYİZ?

Bir sonraki soru: Sistemin bir sonucu olarak kaybettiğimiz güvenden dolayı harekete geçebilmek için ŞÜPHELERİMİZDEN VAZGEÇEBİLECEK MİYİZ? 

Zeitgeist Almanca bir kelime. Zamanın Ruhu anlamına geliyor. Ne yazık ki bugünkü ruh halimizde ŞÜPHE kanımıza işlemiş durumda. Dünyanın bütün kolluk güçleri ve silahları milyarlarca insandan güçlü değiller; buna rağmen kendimizden şüphelenmekten VAZGEÇEBİLECEK MİYİZ? Bugün Tunus'ta olanlara, Mısır'a sıçrayanlara, Türkiye'de işçi ve öğrenci hareketlerine şüpheyle mi bakacağız? Venüs Projesinden kimlerin kar elde edeceklerinden şüphelenecek miyiz? Şüpheyle yaşamaya devam edecek miyiz?

Asıl mesele budur. Lütfen paylaşın, yorumlarınızı yazın. 


TÜRKÇE ALTYAZILI





ORİJİNAL 


15 Ocak 2011

YİĞİT KARAAHMET'İN ŞAHANE HAYATI

Yiğit'in adını ilk duyduğumda açıkçası yanında bolca nefret sosuyla birlikte gelmişti. Bir insandan böylesine bir nefretle bahsediliyorsa, insanın içi merakla dolup taşıyor. Sonra gösterin bakiim şunu dediğimde, e ben bunu biliyorum oldu tepkim. Gerçi sen ben bizim oğlan bir hayatın içinde cebelleşirken, hemen herkesi ucundan kıyısından biliyor insan.

Sonra Akşam'daki yazılarını takip etmeye başladım ve ondan neden bu kadar nefret edildiğini tüm gerçekliğiyle kavrayıverdim. Keskin gözlem yeteneği ve sivri diliyle "Wanna-B" şahsiyetlerimizle, üstelik hayatın kendisiyle fena halde dalga geçiyordu. Terbiyesiz sayılan bir sivrilikle dilini her şeye uzatıyordu. Kimselerin dil uzatamayacağı kişilere, yerlere, olaylara dair çok keskin şeyler söylüyordu. Ve ben çok ama çok eğleniyordum.

O yüzden kitabın çıkacağını duyduğumda heyecanlandım. Gerçi kitabı bulmak için birkaç D&R, birkaç Nezih ve bilumum kitapçı talan etmem, ortalığı ayağa kaldırmam gerekti ama neyse ki sonunda Profilo D&R'da, görevli çocuk istediğim kitabı aramak için şaşkın şaşkın (biraz da bön bön) bakarken, kitabı bulan yine ben oldum. Neyse günahını almayayım, çocukcağız 2 gündür dükkanda değilmiş, ben de yayın evinin dağıtım zaafına verip fazla üzerine gitmedim.

Tahmin ettiğim gibi Yiğit Karaahmet'in Şahane Hayatı, daha önceki yazılarından bir derleme. Çoğunu daha önce okumuş olsam da yine kıkırdamadan edemedim. Defileye giderken yaşadığı taksi macerasını okuduğumdan beri, ne zaman kavun kokan bir taksiye binsem kıkırdarım hala. Pülümür plajı kitabın kapağında haklı yerini bulmuş, buna da çok kıkırdamıştım. Giriş yazısında Çağla Şikel'in telefon numarası, hazırcevaplılığının en büyük örneklerinden biri bence. Bununla birlikte yazılar eski, ama Yiğit'in sonlarına düştüğü güncel notlar da kitabın eğlencesini artırıyor. Hele kitabın arka kapağında "canı yananlardan" alıntı yapılması çok daha fettanca.

Bütün yazıları iyi mi? Tartışılır. Muhteşem bir Türkçe mi? Dil iyi, ama kitap imla hatalarıyla dolu. Üstelik bazen sayfalar boyunca kendisinin de yazarken ne kadar sıkıldığını, zorlama yazdığını anlıyoruz. Ama o zaten tembel olduğunu, zorlamaya gelemediğini, hayatı bildiği gibi yaşamak istediğini en başından itiraf ediyor. Yani aslında o da bir "Wanna-B"; but then again aren't we all...

Gelelim ilk meseleye... Bir insandan niye bu kadar nefret edilir? Hayatı bildiğimiz anlamda ciddiye almadığı için gizliden gizliye kıskançlık duyuyor olabilir miyiz? Yoksa sebep sadece sivri dili mi? Medya dünyasının starlarına uzattığı dili hepimizin bildiği şeyleri söylemiyor mu? Diyelim ki abartıyor (ki Kemal Doğulu konusunda çok abarttığını, kolay lokmacılık yaptığını düşünüyorum) bu abartıyı tolore edemeyecek kadar kendimize güvenmiyor muyuz? Niye gülüp geçemiyoruz? Bir gün bizim de açığımız yakalanır diye hayatın şahaneliğini es mi geçeceğiz?

Yiğit'in gözünden okuduğum fettan hayatın, şapşahane olduğunu düşünüyorum. Umarım hayal ettiği köşesine en kısa sürede kavuşur da yıldızların şatifillerini, şımbıllarını, sahte ışıltılarını biraz olsun törpüler, böylece daha sahici, daha eğlenceli, biraz daha pervasız bakarız şahane hayatlarımıza...

12 Ocak 2011

GERÇEKTEN DE MUHTEŞEM BİR YÜZYIL

Kanuni Sultan Süleyman, Mimar Sinan, Barbaros Hayrettin Paşa, Piri Reis, Hürrem... Bunların hepsi 1500'lü yıllara damgasını vuran tarihi şahsiyetler. İnsan hayretler içinde kalıyor değil mi? Sanki hepsi tarihi değiştirmek için bir araya gelmiş ya da dünya üzerindeki değişim onları yaratmış, bilinmez... Kanuni tahta 30 Eylül 1520'de geçti; ama sadece o değildi tahta geçen. Dünyada da büyük bir değişim söz konusuydu: Alman imparatoru Carlos I, İsveç kralı Christian II de aynı tarihlerde taçlarını takıyorlardı. Magellan pasifiği geçmek üzere yola çıkıyor, Martin Luther papalığa karşı çıkıyor, özetle dünyada da çok önemli şahsiyetler sahneye çıkıyor. Yıldızlar ve gezegenler o dönemde hangi konumdaydı, hangi burcun çağı yaşanıyordu bilmiyorum, ama parlak bir dönem olduğu kesin.

Hayat tesadüflerle dolu. Bildiğiniz üzere Artemis için kitap çeviriyorum ve dizi henüz başlamamıştı ki farklı bir konu için Moskof Cariye Hürrem çıktı karşıma. Yazarı Demet Altınyeleklioğlu. Haliyle Artemis Yayınları'ndan çıkmış. Aslında Hanedan Kadınları adlı bir seri bu ve Cariyenin Kızı Mihrimah ikinci kitap. Bildiğim kadarıyla üçüncü kitap Nurbanu olacak.


Aslına bakarsanız ta ilkokuldan beri tarihle aram pek iyi değildir; sıkıcı bulurum. Okuduğum sayısız kitap arasında tarihi romanlar sayılıdır; en hoşuma gidenlerden bazıları Hitler'in Psikopatolojisi (Walter C. Lang), Bizans'ın Gizli Tarihi (Prokopius), İstanbul Entrikaları (Barry Rubin)... Yani tarihte kimin ne yaptığından ziyade, ne gerekçeyle ve nasıl bir ruh haliyle yaptığı çok daha fazla ilgimi çekiyor.

İşte Hürrem de tarihe damgasını vuran ilginç bir şahsiyet olarak ilgiyle okuduğum tarihi romanlardan biri oldu. Altınyeleklioğlu birçok kaynak araştırması yapmış ama "Hürrem'in hayatında kayıt altına alınmamış boşluklardan ilham aldım" diyor. O boşlukları da ancak insanı anlayarak doldurabiliriz sanıyorum.

Hürrem, Alexandra adıyla hareme ilk getirildiğinde Osmanlı'ya nefret dolu. Gerçi ailesinin katlinde Osmanlı'nın suçu yok, o yüzden nefreti bütün dünyaya yönelik. Oysa dikbaşlılığı ve güzelliğiyle, biraz da küçük yaşta olması nedeniyle etrafından duydukları onun gözünü tahta dikmesine neden oluyor. Harem sultanın annesinin de yaşadığı kadın evi sarayda; sultanın ailesindeki kadınlar, hizmetçiler ve dünyanın çeşitli yerlerinden hediye olarak gelen köle kızlar selamlıktan ayrı yaşıyorlar. İhtiraslı ve zeki bir kadın için tek kurtuluş durumu kabullenip sultanın gözdesi olmak; Hürrem de aynen bunu yapıyor. Kendisini göstererek Süleyman'ın gözüne giriyor; entrikaları ve oyunlarıyla önceki gözdeyi Sultana oğul verdiği halde gözden düşürüyor. Ardından Süleyman'a 5 çocuk veriyor. Süleyman da ona hayatının en büyük aşkını duyuyor; yaşlandıklarında bile gözünü ondan alamıyor. Zaten Hürrem adını da o koyuyor; güneş gibi gülen manasında.

Muhteşem Yüzyıl dizisi, adının hakkını vererek o yüzyılın diğer önemli şahsiyetlere de yer verir mi bilemem, ama en azından dizinin en önemli şahsiyeti Hürrem'le ilgili farklı bir bakış açısı edinmek isterseniz, okuyun bu kitabı. Hem neme lazım, bakarsınız neo-padişahımız birden diziyi yayından kaldırıvermiş, hevesiniz kursağınızda kalır vallahi... :)

08 Ocak 2011

PERSONS UNKNOWN: GİZEMLİ MELEZ

Mayıs'ta yeni bir "Ben kimim? Burası neresi?" dizisinin haberini vermiştim. Temmuz'da yayına başladı. Ben de ancak seyredebildim: Persons Unknown...


Özetle esas kızımız Janet kızı Megan'la çocuk parkındayken tuhaf bir adamla garip bir konuşma yapar. O sırada kızını bulamayınca deli danalar gibi pek fazla koşturmasına gerek kalmadan, tuvaletlerin arkasında Janet kaçırılır. Uyandığında kendisini bir otel odasında kilitli bulur. Neyse ki kapının ardından birisi çekmecedeki incilin içinde bir anahtar olduğunu söyler de kapıyı açar. Sonunda hiç tanımadığı 6 kişiyle birlikte otelin lobisine şaşkın şaşkın iner. Her yerde kameralarla birlikte tuhaf bir otel yöneticileri, otelin karşısında onlara ful pansiyon yemek hazırlayan Çin restoranı ve rahatça girip kıyafet vs. düzebilecekleri birkaç dükkan vardır. Zaten bulundukları yer de bu birkaç binadan ibarettir.


Çıkış yolunu görebilmektedirler ama kasabanın etrafı mikrodalga perdesiyle çevrelidir. Birkaç kızarma denemesinden sonra başka yollar denerler ama çıkış yolu yoktur. Üstelik hepsinin Çin falı farklı farklı mesajlar içermektedir.

Daha çok LOST, az biraz Stanford Experiment soslu dizinin öyküsü ilginç. Oyunculuklar biraz tavsıyor, hikaye zaman zaman aksıyor, ama final bölümü son zamanlarda seyrettiğim en ikircikli final bölümlerinden biriydi. Üstelik en son sahnede Lost'a çakılan sıkı selam çok hoşuma gitti.

Son bilgilere göre NBC diziyi devam ettirmemeye kararlıymış. Ancak 13 bölümle doymayan ve finaldeki yeni sorularla ateşlenen hayranlar bastırdığı için başka bir kanalda devam etmesi mümkün görünüyor. Yine de devam edecekse umarım daha iyi bir senaryo ekibi ve oyunculukla devam eder. Yoksa tavsamaya çok açık.

Her yeni gizem dizisini Lost'la karşılaştırmaya teşne olduğumuz için ne yazık ki bu tür dizileri artık kolay kolay beğenmemiz mümkün değil. Son bölümü seyrettikten sonra tesadüfen televizyonda Lost'un final sezonundan bir bölüm vardı. Gerçekten de oradaki karakterler ve öykü o kadar etkilemiş ki bizi yeni bir şeylere uzun süre tersleneceğiz sanırım. Yine de birkaç bölümde bir cidden şaşırmak istiyorsanız seyredin derim ;)

Dizinin Bonusu: Joe Tucker (Jason Wiles) en sofistike karakterlerden biri... Charlie bile bu sofistikasyonu incelemekten kendini alamıyor gördüğünüz gibi :)))

04 Ocak 2011

PORNOGRAFİK BİLGİ ÖZGÜRLÜKTÜR!

GÜNCELLEME: AdSense buradaki fotoğrafı müstehcen bulup kaldırmamı istedi. Tarif etmem gerekirse dudağının kenarından beyaz sıvı akan kadın resmi vardı. Yazının içeriğine ters düşse de bloguma zarar gelmesin diye kaldırmak zorunda kaldım. (11.08.2012) 

Öncelikle Bilgi Üniversitesi'nde Deniz (24) adlı öğrencinin geçen yıl bitirme tezi olarak porno çekmesini ayakta alkışladığımı söylemek istiyorum. Hele ki kurucu ve eski patronun, 900'lü seks hatlarından elde ettiği sermayeyle üniversiteyi yaratmış olmasının, kaderin tuhaf cilvelerinden biri olarak tarihe geçmesine de kocaman gülümsüyorum. Yoksa seks hatlarından gelen parayla üniversite kurulmaz gibi bir itirazım olamaz. Yine de Bilgi'nin yeni yönetiminin bu kadar korkak davranmasını saygıyla karşılamak mümkün değil.

Ben de üniversitede fotoğraf sanatına baş koymuş bir kız öğrenciye çıplak poz vermiştim. Hatta Hollanda televizyonu kızın çalışmalarından haberdar olup çekim yapmaya geldiğinde, TV kameralarının önünde de aynı çekimi gerçekleştirmiştik. Ne yazık ki o fotoğraflar bende değil. TV programı Hollanda'da yayınlandığı ve o zamanlar YouTube olmadığı için videosu da yok. Ama şimdi aklıma geldi ki VHS kasetlerimden birinde o çekimle ilgili benim yaptığım küçük bir belgesel olabilir. Söz veriyorum, bulursam yayınlarım. Porno çekmek aklıma gelir miydi bilmem, ama üniversitedeyken porno çekmeye karar veren olursa projeye katkıda bulunmaktan çekinmezdim. Deli kan işte :)))

02 Ocak 2011

YENİ YILA NİŞANTAŞI'NDA GİRMEK VE APAÇİLER HER YERDE!


Yeni yıla Nişantaşı'nda girmeyeni dövüyorlar demiştim, dayak yemiş kadar olduk vallahi. Saat 9 civarı olay yerine vardığımızda meydan zaten kalabalıktı. Her yere taklar kurulmuş, kırmızı halılar serilmiş, kaldırımlar genişlediği için bütün mekanlar dışarıya akmış, çoluğunu çocuğunu kapan gelmiş, DJ kah yabancı kah yerli popla ortalığı yıkıyor, herkes ama herkes ya video ya da fotoğraf çekiyor...

Kırıntı mesela içeriye katiyen kimseyi almıyor rezervasyonlu diye... Kaldırımda da listeye yazılmak istesen bir düzine masanın kalkmasını bekleyeceksin... Bir de bir müdanasızlık, bir burnu havadalık... Aman da aman yesinler dedik, Reasürans'ta yeni açıldığını zannettiğim Gourmet Burger Kitchen'a girdik. Leziz hamburgerlerimizi (Ben Blue Cheese yerken parmaklarımı yalamaya bayılıyorum) Mariachi'lerimiz eşliğinde yedik ve bir parça dinlenme fırsatı bulduk.

Ama ondan sonrası göz göre göre konservenin içine dalmak oldu. Meydana beş kala aramızdan biri, bütün ileri görüşlülüğüyle eve gitmeye karar verdi. Biz de meydandan yukarı çıkıp şöyle son kez bir bakalım dedik. Demez olaydık. Çünkü meydana vardığımızda bir anda hiçbir tarafa hareket edemez olduk. İnanmayacaksınız belki ama meydandan yukarıya neredeyse 1 saatte çıkabildik. Ayılanlar bayılanlar mı istersiniz, başların üzerinde bebek arabası taşıyanlar mı, ezilen çocuklar mı, ne isterseniz vardı. En çok da Apaçi tabir edilen arkadaşlarımız vardı ki kız cinslerinin ne kadar çirkef olduğuna apışıp kalacaktım, ama kalabalıktan apışamadım bile. Bir tanesi hemen önümde yaşlı bir kadının ayağına basıp kadın "dikkat etsene kızım" gibisinden bir şey söylediğinde, "saçını başını yoldurma bana orospu" diye bağırdı. Sanıyorum en fazla 15 yaşındaydı. Demek ki biraz dikkatli olmak gerekiyor özellikle apaçi ablalar söz konusu olduğunda...

Caddeye ulaşmaya normalde yürüyerek 2, o gecenin konserve kalabalığında 30 dakika kala artık insanlara geri dönün diye çığırıyorduk, ama o da ne? Kimsenin umurunda değildi, hatta manyak olduğu için devam edeceğini itiraf edenler bile vardı. O ara gençten bir çocuk resmen yere yığılıp izdihamın daha da artmasına neden oldu. Bir tarafta işkenceden kurtulmak isteyenler, öte tarafta gönüllü bir şekilde izdihamın kucağına düşmek için çırpınanlar. Eh, kaldırımlar mekanların masalarıyla da işgal edildiğinden işimiz daha da zordu. Bir ara akrobasi hareketleriyle bir takım parmaklıklardan atladığımı falan hatırlıyorum.


O aralarda bir yerlerde yapay kar yağdığını (başıma bir kar tanesi düştüğünü sanıyorum, ama birisi tükürmüş de olabilir), yeni yıla girdiğimizi, konfetilerin üzerimize yağdığını, havai fişekleri hayal meyal hatırlıyorum. Velhasılı kelam rahatça yürüyebileceğimiz noktaya ulaşınca, ağrıyan ayaklarımıza rağmen koşa koşa Love DP'ye girdik ve ayaklarımız yarılana kadar dans ettik. Can çıkmadıkça huy çıkmıyor işte, ne yaparsınız!

Siz siz olun, seneye yeni yıla Nişantaşı'nda girmek istiyorsanız; 

  • Mutlaka rezervasyon yaptırın ve mekandan mümkün olduğunca çıkmayın.
  • Rezervasyon yaptıramadıysanız, erken saatte alternatifleri değerlendirin, boş bulduğunuz yere oturun ve mümkün olduğunca mekandan çıkmayın.
  • Diyelim ki bir yer bulamadınız, gece yarısından önce oradan kaçın, bir yere sığının.
  • Es kaza kalabalığın için de mi kaldınız? Mümkün olduğunca apaçilerin arkasına takılın, çünkü gayet kokoş sayılabilecek kalabalığı ana avrat düz giderek güzel yol açıyorlar.
  • Daha iyisi ne biliyor musunuz? En ufacık bir şüpheniz varsa bile, New York, Sydney, Londra gibi tatil beldelerinde değilseniz (yani turist değilseniz) yeni yılı sokakta kutlamayın, ya evinizde ya da bir mekanda paşa paşa kutlayın, oluversin. Yeni yıl bu, göz açıp kapayana kadar geçiyor, abartılacak bir şey yok yani :)