31 Aralık 2010

CAHİDE'NİN LÜKÜS SAZ


Reklamcılıktan istifa edip "home office" moduna geçtiğim günlerde, Giochi Preziosi Türkiye hayatıma girdi. Bütün oyuncak ambalajları ve kullanım kılavuzlarının çevirisini yapıyorum. Çok eğlenceli; çevirisini yaptığım ambalajları oyuncak mağazalarında görünce acayip keyif alıyorum. Giochi Preziosi zaten oyuncak inovasyon merkezi gibi; ZhuZhu Pets, Paperjamz, Moxie Girlz, Disney oyuncakları bunlardan bazıları...

Her neyse... Dün gece GP TR'nin yeni yıl kutlaması için Cahide'nin Lüküs Saz'daydık. Harbiye Açık Hava'ya gelmeden biraz önce... Daha önce de gelmiştim, şimdi Lüküs Saz olmuş, o yüzden zaten Aaaaa! Burası mıymış? diyebilirsiniz... İçeri girerken daha müthiş bir karşılama var. Bizimle ilgilenen, her tür sorumuzu sıcak bir şekilde cevaplayan, masamızı eksiksiz bırakmayan Murat'ın ilgisine alakasına bayıldık. Mezelerden pazı dolmasını herhalde başka bir yerde yememişsinizdir... Topik damaklara ziyafetti... Ben böyle hafif ve ağızda dağılan kabak tatlısı yemedim, o kadarını diyeyim yani... Sunum müthişti...

Müziğe gelince... Mesela %60'ızın Burukacı olarak bildiğimiz (Aziz Nesin'in %60'ıyla ilgisi yok, walla billa :))) Buruk Acı şarkısının sözlerinin Türkan Şoray'a ait olduğunu bu gece öğrendim, şaşırdım... Öğrenmenin sonu yok... Sonra araştırınca aslında Yeni İstanbul gazetesinin meşhur birine tefrika yazdırma fikriyle yola çıkıldığını, Türkan Şoray imzasıyla yayınlanan tefrikanın çok tutulmasıyla daha sonra filmi ve şarkısının yapıldığını, ancak Şoray'ın sadece ismini kullandırmakla kaldığını, roman gibi şarkı sözlerinin de başka birisine ait olduğunu öğrendim. Neyse ki Google diye bir şey var :)))

Kısaca curcuna ekibi (ki başta kemanlar olmak üzere tüm sazlar Lüküs Saz adının hakkını veriyor) müthişti. Ardından çıkan Cihan, güçlü sesiyle günümüzün ve eskilerin en güzel şarkılarını söyleyerek hepimizi coşturdu. Bir ara Leyla Adalı da sahnede dans etti, ama millet çoktan coştuğu için, asıl şov masalardaydı. Çarşambaları da Sezen'in vokalisti çıkıyormuş.



Bir ara terasa çıkıp (biraz da kaç kadeh olduğunu hatırlamadığım rakının da etkisiyle) enteresan bir arınma anı yaşadım kendimle. Maçka Parkı belki duymuştur, boğaz manzarasına karşı hayata şükranlarımı sundum. Sanırım GPTR ekibinin bunda etkisi oldu, onların cana yakınlığı mekanın içtenliğine eklenince, hayatım boyunca katıldığım en keyifli şirket yemeği oldu.

Velhasılı kelam gerçekten de yeni yıla bir gece öncesinden girmiş kadar oldum. Ama, eh, evde oturmak olmaz yılbaşı gecesi... Nişantaşı bizi bekler ;)

29 Aralık 2010

İŞTE YENİ YIL HELVASI: DJ EARWORM USPOP 2010 - DON'T STOP THE POP!


Bu sabah 04.30'da yayınlandı. Geçen sene biraz daha erken yayınlanmıştı (video için tıkla!), o yüzden bu seneki biraz daha heyecan yarattı. Bu kadar çok şarkıdan tek bir şarkı yaratmak müthiş bir şey ve sırf bu yüzden DJ Earworm'a hayranlık duymamak elde değil.

İşte USPOP 2010 "Don't Stop The Pop" şarkıları:

Ke$ha - Tik Tok
Lady Antebellum - Need You Now
Train - Hey, Soul Sister
Katy Perry Featuring Snoop Dogg - California Gurls
Usher Featuring will.i.am - OMG
B.O.B. Featuring Hayley Williams - Airplanes
Eminem Featuring Rihanna - Love the Way You Lie
Lady Gaga - Bad Romance
Taio Cruz - Dynamite
Taio Cruz Featuring Ludacris - Break Your Heart
B.O.B. Featuring Bruno Mars - Nothin' On You
Enrique Iglesias Featuring Pitbull - I Like It
Young Money Featuring Lloyd - Bedrock
Jason Derulo - In My Head
Rihanna - Rude Boy
Lady Gaga Featuring Beyonce - Telephone
Katy Perry - Teenage Dream
Bruno Mars - Just the Way You Are
Mike Posner - Cooler Than Me
The Black Eyed Peas - Imma Be
Jay-Z + Alicia Keys - Empire State of Mind
Usher Featuring Pitbull - DJ Got Us Fallin' In Love
Travie McCoy Featuring Bruno Mars - Billionaire
Eminem - Not Afraid
Iyaz - Replay


Büyük heyecanla paylaşıyor, hepinize mutlu, sağlıklı, bol paralı, muhteşem bir yıl diliyorum.




Şarkının sözleri...

26 Aralık 2010

YEPYENİ KAMA SUTRA POZİSYONLARI ;)

İşte size dev OSHUBU! hizmeti...


Kama zevk demek, sutra ise kitap... Tahmin ederim her nezih çocuğun evinde ya da ailesinin evinde eski bir kopyası ya da versiyonu vardır. Ben de üşenmedim, araştırdım ve yepyeni Kama Sutra pozisyonlarını sizin için, evet, evet, sadece sizler için toparladım. İyi eğlenceler ;)

+18 isen tıkla...

24 Aralık 2010

CAMERON DIAZ'I HİÇ BU KADAR ÜZGÜN GÖRMEDİNİZ!


Dün gece denk geldim The Box filmine.

Sıradan bir aile. Bir gün kapıya yüzünde rahatsız edici bir yara olan bir adam geliyor ve öneride bulunuyor: getirdiği kutudaki düğmeye basarlarsa dünya üzerindeki herhangi bir yerde tanımadıkları birisi ölecektir, ama bunun karşılığında 1 milyon doların sahibi olacaklardır. Norma (Diaz) ve kocası Arthur (Madsen) bu noktadan itibaren ahlaki bir ikileme girerler. Daha doğrusu Arthur bunun bir şaka olduğunu düşünmekte, önemsememektedir, ama Norma ayağından ameliyat olmak zorundadır (hayatı boyunca aksayarak yürümüştür) ve daha iyi bir hayat yaşayabileceklerini hesaplamaktadır. Sonuçta Norma kutudaki düğmeye basar ve o andan itibaren absürd olaylar gelişmeye başlar. Arthur başka birisinin ölmesine karşıdır, ama artık para teslim edilmiş, kurcalamamaları istenmiştir. Oysa test devam edecektir!

Velhasıl kelam, fragmanın çok da iyi anlatamadığı enteresan bir film. Mesela neden Saw tema müziği kullanılmış hiç anlamadım. Öyle insanın sinirlerini geren bir korku ya da gerilim de değil. Rahatsız edici bir aile filmi demek daha doğru olur.

Filmde asıl hoşuma gidense sanat yönetimi oldu. Mekanlar ve tarz tam 70'ler sonu, 80'ler başı tadında. Ama bu arada teknoloji de retro aletler üzerinden ilerlemiş, hatta marsa sinyaller gönderip almaya bile başlamışlar. Öyle bir zaman yani. Film korku, bilimkurgu, gerilim, fantezi, aile, romantizm vs. birçok alanın sınırlarında dolaşıyor, ama hiçbirisi olmuyor sonuçta. Cameron Diaz, herhalde hayatının en üzgün suratlı rolünü oynamış; sürekli üzgün, sürekli ezik, Vanilla Sky'daki tiplemesinden bile daha karanlık. Diaz'ı böyle bir rolde seyretmek çok enteresan; her an bir zıpçıktılık yapmasını bekliyorsunuz, ama o hep üzgün, adeta bir drama queen.

The Box, 2009 yapımı bir film. Donnie Darko'nun da yönetmeni olan Richard Kelly yönetmiş. imdb puanı 6 bile değil, ama seyretmeye değer. Bu arada Richard Matheson'un "Button, Button" adlı kısa öyküsünden uyarlandığını da belirteyim. Hikaye daha önce (1985) Twilight Zone dizisinde kullanılmış.

21 Aralık 2010

BİR YIL DAHA GEÇTİ... BİR YIL DAHA GELİYOR...

Öncelikle hepimizin yeni yılı şimdiden kutlu olsun...

Yılbaşı gecesi denince geçen yıl geçirdiğim gece unutulmazlar arasındadır. Handiyse spontaneydi, hiç kasma olmadı ve sanırım o yüzden güzel geçti. Şahsen spontane okazyonlar beni daha çok eğlendiriyor. Ne mi yaptık?

Arkadaşımla hadi Nişantaşı'na gidelim dedik. Malum son yıllarda en azından bir uğramak moda; uğramayanı dövüyorlarmış zaten. Müzikse müzik, ağaçsa en alası, kalabalık mı kalabalık, coşku had safhada. Daha ne istenir ki? Hele bir de gece Kırıntı'da akşam yemeği ve margaritayla başladı mı, kimse kimsenin keyfine değemez. Eh, herhangi bir yerde masa bulmak mümkün değil, ama biraz sabırlı olunca imkansızın da üzerinden geliniyor. Biz Kırıntı'nın kapısında listeye yazıldık, biraz dolaştık, sonra bir geldik ki, o da ne, sıramız gelmiş bile... :)


Margarita'yı seviyorum. İçtikçe insan ferahlıyor, ağzının tadı yerine geliyor, fıkırdatıyor. Hal böyle olunca da twitter sayesinde en yakındaki ev partisine, tanıdık kontenjanından kendini davet ettirecek yüzsüzlük de ekstrası oluyor. Hehe. Evet, ev partilerini de seviyorum, çünkü herkes zaten çok rahattır, kasmaz, çoktaaaaan içmeye başlamıştır ve bir sürü insanla kaynaşmasan bile iyi vakit geçirirsin. Biz de öyle yaptık, davetsiz misafirler olarak ortama uyup içmeye devam ettik.

Avustralyalı olduğunu söyleyen, ama aslında Yunan olduğu söylenen biri herkesin neşe kaynağıydı. Kaç tane ne içtiğimi bilmediğim bir noktadan itibaren onunla bir "bro" muhabbetine girdiğimi, sonra Manchester holiganları gibi elimdeki birayı ona doğru sallayarak "Oi! Hey! Michauuuuuuul!" diye sürekli ona seslendiğimi (bağırdığımı) hatırlıyorum. Hatta gecenin ilerleyen saatlerinde farklı mekanlara akıldığından, hemen her mekanda karşıma çıktığında da böğürdüğümü hatırlıyorum. Böğürmek hoşuma gidiyordu; futboldan hiç hoşlanmasam da içimde bir holigan olup olmadığını hala merak ediyorum. Gerçek bir deşarj. Artı herkes yeterince içtiği için, kim neden böyle böğürüyor diye bakmıyor (ya da ben yeterince içtiğim için bir tarafıma takmadım).

Neyse ikinci, pardon ev partisini de sayarsak üçüncü mekan, nişantaşına en yakın, sevdiğimiz mekan Love DP oldu elbette. İstanbul'un en iyi dans müziği oradadır, ne içtiğinizi bilirsiniz, hizmet mükemmeldir. Uğramadan olmaz. Orada iki kişi başladığımız gece arkadaşlardan oluşan bir gruba döndü haliyle. Ev partisinden beri artık ne içtiğimi bile hatırlamıyordum, o yüzden geleni içtim sanırım.

Velhasılı kelam gece farklı mekanlara akarak, içerek, gülerek, eğlenerek, arada bir "Michauuuuuuul!" ile karşılaştığımda böğürerek, zaman zaman dedikodu yaparak geçti. Sabaha kadar eğlence. Gün doğmaya yakın her zamanki gibi Bambi'de bir şeyler yedik mi hatırlamıyorum. Zaten artık bambaşka insanlarla bir aradaydım. Sabah uyandığımızda onlarla da tanıştım. Ayrıntı istemeyin lütfen. Yorum yok ;)

Her neyse, yılbaşı gecesi kastırır bazen ya. Hepimize kastırmayan yeni bir yılbaşı gecesi ve elbette kastırmayan yepyeni bir yıl diliyorum. Budur dileğim. :)

Geçen seneyi bu kadar ballandırdıktan sonra kös kös evde oturup, erkenden uyursam sabahına ağlarım herhalde...

13 Aralık 2010

YUMURTA DEYİP GEÇMEYİN!!!

YUMURTA HAREKETİ ENGELLENEMEZ!!!

Malum son günlerin en popüler konularından birisi YUMURTA! Ben de protesto amacı dışında nasıl kullanılabilir diye küçük bir araştırma yaptım. İşte bulduklarım:

NELLY FURTADO "MASHED UP"


DJ Earworm'un 2010 Bilboard Top 25 mash up'ını bekleyeduralım, Nelly Furtado mash up çalışması sürpriz oldu. Şarkılar "The Best of Nelly Furtado" albümünden. Bu arada United States of Pop 2010'un 19 Aralık'ta yayınlanacağı söyleniyor. OSHUBU! mash up videoları için tıklayın! ;)

Şarkılar:
• I'm Like A Bird
• Turn Off the Light
• Powerless (Say What You Want)
• Try
• Força
• Promiscuous
• Maneater
• Say It Right
• All Good Things (Come to an End)
• Girlfriend in the City
• Night Is Young
• Stars
• Manos al Aire


12 Aralık 2010

PİSAGOR, KELEBEK ETKİSİ VE OXFORD CİNAYETLERİ


Oxford Cinayetleri 2008 yapımı bir film. Martin, belirsizliği savunan Oxford'un meşhur felsefe hocası Seldom'a matematiğin her şeyin çözümü olduğunu kanıtlamak için Oxford'a gelir. Takıntı derecesinde profesörle tanışmak istemektedir, hatta sırf bu yüzden profesörün eski bir tanıdığının evinde oda kiralar. Birkaç gün sonra yaşlı kadını evde ölü bulacaklardır, hem de tanışmak için ruhunu satmaya hazır olduğu profesörle birlikti.

6.1'lik imdb notuna bakılırsa seyredenler pek bir şey anlamamış. Ben de anladığımı iddia etmeyeceğim ama felsefe, matematik, kelebek etkisi, pisagor ve daha birçok yaklaşım devreye girince insanın kafasını iyi dağıtan bir film. Bir taraftan cinayetler devam ederken seri katilin kim olduğunu bulmaya çalışırken, öte yandan yukarıda bahsettiğim konu başlıkları doğrultusunda cinayete farklı felsefi açılarla bakmaya çalışıyoruz. Gerçekten her şey göründüğü gibi midir? Göründüğü gibi olmadığını keşfettiğimizde aslında keşfettiğimiz doğru mudur? Doğru bildiklerimiz farklı açılardan çürütülebilir mi? Kelebeğin kanatları gerçekten bu kadar güçlü müdür ki bir çırpışında dünyanın öte yanında kasırgaya neden olsun?

Sevgili Hobbitimiz Elijah Wood, filmde kendinden çok daha yaşlı görünen kadınlarla yatıp kalktığı için bir parça yadırgamanız olası. Gerçi bu oyuncu her haliyle çocuk gibi göründüğü için kimle yatıp kalksa aynı şekilde yadırgayabilirsiniz.

Ben bir fark göremiyorum... Sağdakinde biraz yüzü kirlenmiş, o kadar :P
Neyse, biraz kafa dağıtmak, Oxford havası solumak (İbo'dan neyiniz eksik?), biraz da Elijah Wood'u yarı çıplak görmek isterseniz iyi bir polisiye... Tavsiye ;)


07 Aralık 2010

MOVIE MASH UP 2011

Vizyona yeni giren ve girmesi beklenen filmlerle ilgili güzel bir video mash up... Finaline bayıldım... ;)

06 Aralık 2010

WATERSHIP TEPESİ: TAVŞANLARIN EFENDİSİ


Lost seyredenler bilir; dizi boyunca kahramanlarımızın yaptığı, okuduğu, söylediği her şeye ipucu gözüyle bakmıştık. Bu anlardan biri de Sawyer'ın okuduğu Watership Down adlı kitaptı.

Türkçeye Watership Tepesi olarak çevrilen kitabın yazarı Richard Adams. Arka Bahçe'den çıkmış. Kimilerine göre Lost dizisi, hatta Stephen King'in Kara Kule romanının esin kaynağı bu kitap. Kahramanları kim derseniz, tavşanlar. Evet, yanlış duymadınız, bütün hikaye tavşanların ütopya arayışını anlatıyor.

Bir grup tavşan (içlerinden birinin psişik güçleri var) yaşadıkları araziye bir tabela yerleştirildiğini görürler ve kötü şeyler olacağını, taşınmaları gerektiğini söyleyerek koloniyi uyarırlar. Oysa bu yüzden asilik yaptıkları gerekçesiyle kolonilerinden de kovulacaklardır. Haliyle kendilerine yeni bir yuva bulmak üzere yola çıkarlar. Yollarının üzerinde doğal düşmanları olan vahşi tilkilerden tutun da despot kolonilere, hatta insan marifeti tavşan çiftliklerine kadar bir çok yere uğrayacak, özgürce ve adil şartlarda yaşayabilecekleri yeni bir yuva bulmaya çalışacaklardır.

Lost hayranıysanız ve kitapla benzerlikleri okumak isterseniz, ayrıntılı bir inceleme burada ;)

Bir nevi Tavşanların Efendisi de diyebileceğimiz bu yer yer karanlık macerayı okurken, tavşanların da duyguları olduğunu anlayacaksınız. Şaka şaka, tavşanların duyguları olup olmadığını bilemeyiz elbet, ama Lost dizisi bile bu hikayeden esinlenmişse tavşan karakterlerin ve hikayenin ne kadar güçlü olduğunu tahmin edebilirsiniz. Tavsiye ;)

04 Aralık 2010

KOLAY FOTOĞRAF EDİTÖRÜ... HEM DE ONLINE!!!


Hepimiz arada sırada bir fotoğrafın bir yerlerini düzeltmeye ya da ne bileyim güzelleştirmeye çalışırız. Bunun en profesyonel yolu Photoshop elbette, eh bilgisayara yüklenebilecek birkaç küçük programcık da bu işi görebiliyor. Ama fotoğraflarınızı online bir fotoğraf editörü ile kolayca edit etmeye ne dersiniz? Program yükleme yok, programı öğrenmeye çalışmak yok. İster linkten fotoğrafı getirin, ister bilgisayarınızdan... Sonra hemen başlayın fotoğrafınızı düzenlemeye. Bir sürü görsel efekt de cabası. İşte Pixlr... (tıklayın)

Küçük bir örnek: Yukarıda gördüğünüz kedi resmini kendimce düzenledim. Biraz odağıyla oynadım, bir de renkleri daha doygun hale getirdim. Sonuç:


Kolay gelsin ;)

01 Aralık 2010

1 ARALIK DÜNYA AIDS GÜNÜ: HAYATA SARILIN

Dünyada AIDS
HIV 1980'lerde tanımlandı. Afrika'da şempanze ve orangutanlardan insanlara geçtiği tahmin ediliyor, ama hastalığın insanlar arasında bir anda yayılmasının sebebi hala muamma; sosyal yaşamın değişimi ve kentleşmeye bağlayanlar da var, steril olmayan şırıngalara bağlayanlar da. Bununla birlikte ilk başta eşcinsel hastalığı olarak tanıtılmasından yola çıkarak (bu arada erkekler arası seksten geçme oranı hala yüksek), ahlak amaçlı bir yok etme operasyonu olduğuna inananlar da var. Sonuçta karlı çıkanlarsa devasa ilaç kartelleri. Hastalığı kapan bir insanın aylık ilaç masrafı 1000-1500 dolar civarında; bugün dünyada (2008 rakamlarıyla) 33,5 milyon hasta olduğunu göz önüne alırsanız, inanılmaz bir paradan bahsediyoruz.

Özellikle Afrika'daki yoksul ülkeler, bu hastalıktan kırılıyor, çünkü gerekli tedaviyi yoksulluktan ne geliştirebiliyorlar, ne de elde edebiliyorlar. Neyse ki Hindistan ve Çin, son yıllarda daha ucuz ilaçlar üretme çabasında, sanıyorum bir sonuç da elde ettiler. Rusya'dan gelen haberlere göre, virüsü bloke eden bir tedavi çok yakın.

Tüm AIDS karşıtı kampanyalar, insanların ahlak kaygılarını gıdıklamayı amaçlayarak tek eşliliğe yükleniyor, insanları tek eşliliğe yönlendirmeye, korunmayı artırmaya çalışıyor. Oysa özellikle kent yaşamında, Türkiye de dahil olmak üzere yaşanan özgür cinsellik, tam da Türkiye gibi cinselliğin bastırılmış olduğu ülkelerde tehlikenin kapısını daha da aralıyor. Bana göre bastırılmış cinsellik, her tür tehlikeye açık, hem fiziken hem de ruhen... Genç yaşta evlenip seksi tek bir erkekle tanıyan bir kadını düşünün, daha önce hiç seks yapma şansı olmamış olsun ve evlendiği erkek de hödüğün ya da beceriksizin teki olsun... Bilmem tanıdık geldi mi? Bu kadın büyük kentte yaşıyorsa, cinselliğinin iyice oturmaya başladığı dönemde önüne çıkan baştan çıkarıcı bir fırsatı değerlendirdiğinde sizce korunmayı düşünür mü? Ya da erkekleri ele alalım; bütün seks hayatı genelev, eşekler ve hatta erkekler olan genç bir erkek, evlendikten sonra kendisini tatmin etmeyen bir kadından ne sürede soğur ve başka kadınlarla kaçamak yapmaya başlar? Bu da tanıdık gelmiştir sanırım. Ya da eşcinsel bir erkek ya da kadını düşünelim: yıllar boyunca, toplumsal baskılar ve ayıplamalar nedeniyle cinselliğini bastırmış olsun, sonra bir noktada cinsel arzuları zirveye tırmandığında bütün o yılların acısını çıkarıyor olsun. Bu çoğumuza pek tanıdık gelmeyebilir, ama sonuçta söylemek istediğim cinselliğin bastırılması kadar tehlikeli bir şey yok.


Gelelim yine AIDS konusuna... Geldiğimiz noktada kampanyalar korunmak, tek eşlilikle insanları korkuta dursun, asıl üzerinde durulması gereken nokta test yaptırma alışkanlığının topluma anlatılmasında. Evet, AIDS kötü bir hastalık, yakalananları ruhen ve fiziken (ve hatta madden) zorlayan bir yaşam biçimine zorluyor, ama artık ölümcül olmadığını da akıldan çıkarmamak lazım. İlaç tedavisiyle, bugün artık virüs kontrol altına alınabiliyor, hastaların yaşam kalitesi artıyor. Test yaptırmaksa hastalığın bilincinde olarak, başka insanlara bulaşması ihtimalini engelliyor. (ya da en azından engellemeli!)

İşte bu noktada topluma anlatılması gereken ikinci bir mesele de AIDS'lilerin de insan oldukları... Yani bu ülkede doktorların bile hastalığa korkuyla yaklaştıkları göz önüne alınırsa, insanların AIDS'lilerden kaçma çabaları anlaşılır bir şey. Oysa AIDS ne tokalaşmaktan, ne sarılmaktan, ne aynı kaptan yemekten, yani kısaca paylaşılan ortamlardan bulaşmıyor.

Demek istediğim, bugüne kadar yerleşen AIDS imajından dolayı virüsü kapanlar, hastalığın etkilerinin yanı sıra  zaten içsel bir suçluluk, pişmanlık, adını ne koyarsanız artık, daha hayati bir zorluk yaşıyorlar, oysa tüm hastalar gibi onların da moral olarak desteklenmesi, hayatla barışmalarını, hayata sarılmalarını sağlamak gerekiyor. Çünkü AIDS artık HAYATIN SONU değil.

Öyleyse:
- Cinselliğinizi baskılamayın, utanmayın, çevrenizdekilerin cinsel hayatlarını ayıplamayın, cinselliğin hayatın parçalarından sadece birisi olduğunu unutmayın.
- Seks yapmayın, tek eşli yaşayın, öcü kapar demeyeceğim, ama seks partnerinizi seçerken dikkatli olun, korunmaya çalışın.
- AIDS karşıtı kampanyaları ve hastalıkla ilgili bilgileri çevrenizle paylaşın.
- Çevrenizde HIV+ olduğunu bildiğiniz insanları dışlamayın, destek olun.
- Test yaptırın (gönüllü merkezlerde ücretsiz ve anonim test yaptırabilirsiniz! Liste için tıklayın ya da arayın: Gönüllü Danışmanlık ve Test Merkezleri Bilgi Hattı 444AIDS)
- AIDS bugün özellikle Afrika ve az gelişmiş ülkeler nezdinde ucuz ilaç ve tedavi açısından bir insan hakları meselesi haline gelmiş durumda. Bu konudaki tepkilere, protestolara, kampanyalara hiç çekinmeden katılın. Bu kampanyalara katılmanız, sizin de AIDS hastası olduğunuz anlamına gelmez. Öte yandan insanlar öyle anlasa bile, niye umursayasınız ki? Tedavisi bu kadar kolaylaşmışken, bahsettiğimiz bölgelerde insanlar sadece maddi yetersizlik nedeniyle hayatlarını kaybediyorlar; Afrika'da ailesini kaybeden çocukların haddi hesabı yok, onları düşünün.
- Virüsü kaptığınız ortaya çıkarsa ya da hali hazırda virüsü kaptığınızı öğrendiyseniz, korkmayın, suçluluk hissetmeyin, üzülmeyin; derhal tedaviye başlamanın yollarını arayın. En önemlisi, HAYATA SARILIN.
- Hadi durmayın, bu yazıyı paylaşın. Kime faydası olacağını bilemezsiniz. :)

BEN AİDS'İM
Lütfen bana sarılın
Size hastalık bulaştıramam


27 Kasım 2010

KEDİLER HAKKINDA HER ŞEY!!!


  • Ailurophilia, "kedi aşkı" demek.
  • Kedilerin burun dokuları, parmak izlerimiz kadar benzersiz.
  • Dünya üzerinde yaklaşık 33 cins 500 milyon evcil (ve sokak) kedisi var. Vahşi olanları hariç... :)
  • Kedilerin kalbi, insanınkinden neredeyse iki kat daha hızlı atar (110 ila 140 nabız)
  • En büyük evcil kedi cinsi Ragdoll denilen cins (yaklaşık 10 kilo), en küçüğü ise Singapura cinsi (en fazla 3 kilo).
Ragdoll

  • Calico cinsi kediler, genelde hep dişi oluyor. (Foto için tıklayın, tanıdık gelecek :)
  • Eğer bir kedi kuyruğunun ucunu kıvırıp size yanaşıyorsa, size aşık olmuş demektir. Kuyruğunu kabarttıysa, panik yapmadan uzaklaşsanız iyi olur.
  • Kedi kuyruğunu sallıyorsa çelişkiye düşmüştür. İki şey birden istiyordur ve dürtüleri birbirini bloke ediyordur. Mesela kediniz dışarı çıkmak istiyordur, kapıyı açtığınızdaysa yağmur yağdığını görürsünüz, kediniz de evde kalmakla dışarı çıkmak arasında kararsız kalır, sonunda bir karar verdiğinde kuyruğunu sallamayı bırakacaktır.
  • Kediler mutlu olduklarında dokundukları yeri yoğurmaya başlarlar. (en sevdiğim masaj, tabi tırnaklar kesilmişken :)
  • Kediniz sizi sevdiği için ruh halinizi kolayca okuyabilir. Çok sevindiğinizde ya da strese girdiğinizde, kedinize bir göz atın, onun da ruh halinin değiştiğini göreceksiniz.
  • Sadece evcil kediler kuyruklarını dikerek yürüyebilir. Vahşi kediler, yürürken ya kuyruklarını bacaklarının arasına alırlar ya da yere paralel tutarlar. Bunun dışında hemen hemen aynı davranış biçimlerine sahiptirler.
  • Kediler yılda 2-3 kez doğururlar ve bir batında 8 taneye kadar yavrulayabilirler. Doğurganlık dönemindeki bir dişi kedi yüzden fazla yavru yapabilir. Toplam 420 yavruyla rekor, 18 yaşında en son doğumunu yapan Texaslı Dusty'de (1952). Bir batında en çok yavrulayan kedi ise İran cinsi Bluebell; tam 14 yavru. Son olarak, bir çift kedi ve yavruları, 7 yıl içinde toplam 420 bin nüfuslu bir kedi topluluğu oluşturabilirler.
  • Yavru kedileri annelerinden ayırmayın, çünkü anne sütünden başka bir şeyle beslendiklerinde bağırsak düğümlenmesinden ölüyorlar. 
  • Kedilerin vücudunda 290 kemik, 517 kas var. İnsanlardan farklı olarak fazladan beş kaburgaları da var.
  • Yer çekimi yasasını bulan Isaac Newton, bir de "kedi kapısının" mucidiymiş.
  • Kediler hemcinslerine çok az miyavlarlar, bu ses insanlara rezervedir.
  • Kediniz 3 yaşındaysa, bu insan yılıyla 21 yaşa denk gelir. 14 yaşındaki bir kedi, 70 yaşındaki bir insan gibidir. Kedinizin tahmini yaşı için tıklayın
    Singapura


  • Evcil kedilerin ortalama ömürleri 15 yıldır, sokak kedilerinin ise 3 ila 5 yıl. Bilinen en yaşlı kedi, İngiliz Puss, 1939 yılında 36 yaşındayken hayata veda etmiş.
  • Kedilerle ilgili en tuhaf olaylardan birisi, Arjantin'de bir ağaca çıkıp, ölene kadar 6 yıl boyunca inmeyen Mincho. Ağaçtayken kendisi kadar yeşile tutkun erkek kedilerden 3 kez yavrulamaktan da geri kalmamış. :)))
  • Kedilerin normal vücut ısıları 38,6 derecedir.
  • Kedi sahibi insanların daha uzun yaşadıkları, daha az kalp krizi geçirdikleri bulunmuş.
  • Düşen bir kedi her zaman dört ayak üzerine düşer. Önce kafasını düzeltir, sonra kıvrılarak arka bacaklarını yere döndürür, düşmeden önce de çarpmanın etkisini azaltmak için sırtını kamburlaştırır. (Denemeye kalkmayın, uzmanlar araştırmış, bulmuş işte...)
  • Kediniz tırmalamaya bayılıyor, benimki gibi kanepeyi mahvediyorsa, bölgeye biraz limon ya da portakal kokusu sıkın, ya da tırmalama tahtası alın.
  • Cat (İngilizce), Chat (Fransızca), Katze (Almanca), Gato (İspanyolca), Gatto (İtalyanca), Neko (Japonca), Kitte (Arapça).
  • Kediniz ses tonunuzdan ne söylediğinizi anlar. Onlarla konuşabilirsiniz! Mesela bağırdığınızı çok iyi anlarlar (ama bir taraflarına takmayabilirler, o ayrı :) Kedilerle ne kadar çok konuşursanız, sizinle daha çok konuşmaya başlarlar.
  • Kediler renkleri görürler. Sadece kısmen insanlarınkine benzer renk körlüğünden muzdariptirler; kırmızı ve yeşil meselesi. Bununla birlikte kediler, detayları görmezler. Önlerinde durduğunuz halde, sizi puslu göreceklerdir. (Timiciğimin hiç görmemesi ayrı bir olay, ama demek fazla bir kaybı yok) Aynı zamanda karanlıkta insan gözünden 6 kat daha iyi görürler.  
  • Kedilerin kulaklarında 30 kadar kas vardır, kulaklarını hareket ettirmek için artı 12'şer kasları daha vardır ve 180 derece döndürebilirler. 
  • Kediler birbirlerine ya da insanlara ya da bir yerlere sürtündüklerinde, özel salgılarıyla "işaretleme" yaparlar. Bu salgı genelde gözleriyle kulakları arasındaki bölgeden ya da kuyruğunun dibine yakın bölgelerden salgılanır.
  • Kedinize her gün taze su verin. Süper algılarıyla mineralleri ve kloru algılayan bazı kediler, sahipleri gibi şişe suyundan başka bir şey içmek istemezler. Bununla birlikte kedilerin köpeklerden beş kat daha fazla proteine ihtiyacı vardır, o yüzden aç bırakmayın, hayvancağızı vejeteryan yapmaya çalışmayın, eğer çok kilo aldıysa hareket etmesini sağlayın. 
  • Kedilerin yanak tüyleri bıyıkları kadar uzarsa ya da fazla kilodan yanakları şişmişse, yön duygularını şaşırabilirler. 
  • Kediler, uykuyu en seven memelilerdendir. Günün 16 saatini uyuyarak geçirirler. Bazıları kedilerin yürürken bile uyuyabildiklerini söyler. Bununla birlikte kedilerin en aktif olduğu saatler, akşam saatleridir.
  • Ev kedileri daha çok yalnız takılmayı severler. Ancak yeterli yemek olduğu sürece, evi başka kedilerle paylaşmayı da öğrenebilirler.
  • Kediniz karnını okşarken sizi ısırıyorsa, kızdığı için değil keyif aldığındandır.
  • Rivayete göre kedi dört ayağını da gövdesinin altına alıp yatıyorsa, havalar iyice soğumuş demektir.
  • Mısırlılar kedileri öldüğünde üzüntülerini göstermek için kaşlarını tıraş ederlermiş.
  • İbrani halk inanışına göre, Nuh peygamber farelerin gemideki her şeyi tüketeceğinden korktuğu için tanrıya yalvarmış, tanrı da duasını kabul edince gemideki aslanın nefesinden küçük bir kedi doğmuş.
Ya işte böyle... Ne zamandır kedilerle ilgili ayrıntılı bir yazı yazmak istiyordum, yaptım. :)))


23 Kasım 2010

HAYALET YAZAR


Roman Polanski'den 2 saatlik bir politik gerilim Hayalet Yazar. Romandan uyarlanmış. Henüz sinemalarımızda gösterime girmedi. Ewan McGregor, Pierce Brosnan'ın yanı sıra SATC'den Samantha'sı Kim Cattrall da filmin sürprizi. Aslında adım adım filmin ortasından itibaren fikir yürütmeye başlanabiliyor, ama entrikayı sevdiğim için sıkılmadan seyrettim. Klişeler var mı var, sürpriz son var mı var... Ama politikanın ne kadar uzun vadeli yatırımlarla / tohumlamalarla / hesaplamalarla yapıldığına ve paranın politikayı nasıl manipüle ettiğine dair güzel bir film.

Özellikle bugünlerde gündemimizi işgal eden "kalkanların" nasıl oyunlara gebe olabileceğine dair fikir edinmek isterseniz, seyredin derim. ;)

22 Kasım 2010

OSHUBU!'YA BLOG DERGİSİNDEN ALTIN YUMURTA


Blog Dergisi tarafından Altın Yumurtalı Bloglar arasında yer almaya layık görülmüş OSHUBU! 

Müthiş keyiflendim, gururlandım, mutlu oldum... Teşekkürler :)

Blog Dergisi yeni sayısını çevrimiçi okumak için:


KÜÇÜK ŞEYLER VE MINTIKA

Hayranlıkla seyrettiğim sahnelerden biridir...



Poşet otistik bir müzik eşliğinde rüzgarla oradan oraya dans eder, kamera onu takip eder, iki genç hipnoza girmiş gibi televizyonda bunu seyreder, tabii biz de seyrederiz... Doğallık ve yapaylık, hareket ve hareketsizlik, depresyon ve umut, küçüklük ve büyüklük... Hemen tüm zıtlıklar bu sahnede toplanmış gibidir... American Beauty filminden bir sahne... Filmi çok severim ayrı, ama bu sahne müthiş...

Tarkovski'ye göre mıntıka "yürek titreten arzuların gerçekleştiği yer" olabilirken, Auden'e göre mıntıka özetle "gittiğimizde değiştiğimiz yerdir." Geoff Dyer, Auden'den yola çıkarak mıntıkayı "yuva olarak tanımlıyor. Cezmi Ersöz ise

nereye istersek oraya gideriz, 
haritanın yırtılan yerine,
havagazını ve pencereleri açıp sevişiriz,
nereye istersek oraya gideriz...

diyor.

Bana göre mıntıka tüm bunların karışımı... Gündelik yaşamda küçük ya da alakasız oldukları için algılayamadıklarımızın büyüdüğü bir yer mıntıka belki de... Kendi içine dönüyormuş gibi yapıp küçük şeylerin farkına varmaya başladığın yer...

İşte Alper Canıgüz'ün Oğullar ve Rencide Ruhlar kitabını okurken, yine böylesi bir mıntıkaya rastladım. (Diğer romanı GizliAjans için tıklayın.) Roman yazarın ters köşeleri seven kaleminden 5 yaşında "büyümüş de küçülmüş" bir dedektifin hikayesini anlatıyor. Mahallede işlenen bir cinayeti çözecek kişi tabii ki ölümle dalga geçen bu ufaklıktan başkası değildir.

İşte romandaki mıntıka... 
Sevdiğiniz birinin ölümü, örneğin, yüzleşmenizi sağlayabilir kendinize söylediğiniz yalanlarla. Ya da ananızdan yediğiniz okkalı bir dayak. Üstelik, siz ananızın canınıza okumak için haklı duygusal gerekçeleri bulunduğuna inanmaya hazırlanırken, içinizi parçalayan onun gözü dönmüşlüğü değil, beyninizi zedelememek için sopayı sadece kollarınıza ve bacaklarınıza indirecek kadar düşünceli davranması olabilir. Nihayet onun elinden kurtulup kendinizi odanıza attığınızda pencereden giren akşam güneşinin ışığında neşeyle dans eden tozlar dört bir yana dağılır. Onların huzurunu kaçırmak sizi öyle çok üzer ki, içiniz feci bir dışlanmışlık duygusuyla dolar. Birden gözlerinize yaşlar hücum eder. Bu küçük sevimli yaratıkların sizden korkmasını hazmedemezsiniz. İki saatlik dayak seansına gık demeden katlanan siz, yere kapanıp zırıl zırıl ağlamaya başlarsınız. Sonra bir toz tanesi gelip parmağınızın üzerine konuverir. Usulca oynatırsınız parmağınızı. Hala oradadır. Derken diğerleri ona katılırlar. Yerde yatarken üzerinize toz tanecikleri yağar. Sırt çevirdiğiniz hayat o noktada sizi kucaklarken hıçkırıklarınız fraktal bir dans müziğine dönüşür... Bir gün toz zerrecikleri sizi bağrına basarsa, bilin ki ya nirvanaya ulaştınız ya da çıldırdınız. Hangisi olduğuna kendiniz karar vereceksiniz.
Poşetlerin ve tozların dansı ve şuurla şuursuzluğun arasındaki çizginin ortadan kalktığı mıntıka...

Müthiş...

19 Kasım 2010

HALKAYI NASIL BİLİRDİNİZ?

Önce filmden lanetli kaseti bir hatırlayalım:



Amerikan yapım lanetli kaset orijinalinden daha iyi olduğu için bunu seçtim. Ama hey, daha durun. Çünkü Koci Suzuki'nin Halka dörtlemesinden bahsedeceğim biraz. Çünkü film ilk kitabın bir uyarlaması. Haliyle korkutucu bir düşünce ama Suzuki, daha sonraki kitaplarda matruşkalar gibi yepyeni boyutlar açıyor önümüze.

Doğan Kitap tarafından yayınlanan dörtleme sırasıyla Halka, Sarmal, Düğüm ve Doğum Günü olarak sıralanıyor. Halka bildiğimiz üzere lanetli bir video kasetini seyredenlerin, 7 gün sonra ölmesini korkunç bir şekilde anlatıyor (yine Hollywood versiyonunu tercih ettiğimi belirtmek isterim, sadece orijinal Ringu'daki son birazcık daha dramatikti). İkinci kitap Sarmal'da kasetin kökenlerine iniyoruz ve kasetten etkilenmeyen birini tanıyoruz. Üçüncü kitap Düğüm'de ise gerçekliği sorgulamaya başlıyoruz ve çok acayip bir durumla karşılaşıyoruz (Okuyun diye daha fazlasını söylemeyeceğim). Son kitap Doğum Günü ise "Kötülük Tohumunun" ne olduğunun farkına varmamızı sağlıyor.

Dediğim gibi her kitapla çok farklı boyutlar açılıyor önümüzde ve olay korku filminden çok daha felsefi bir noktaya geliyor.  

Biraz korku eşliğinde bildiğiniz bir şeyin aslında ötesi olduğunu öğrenmek istiyorsanız, mutlaka dörtlemeyi okuyun. Benden demesi... ;)

11 Kasım 2010

DÜNYANIN SONU VE SARTRE


Bunu ben demiyorum...

Hani özellikle Amerikan felaket filmlerinde illa birileri boyunlarına astıkları kartonla dünyanın sonunun yaklaştığını bildirirler ya... Tıpkısının aynısını diyemeyeceğim belki - çünkü filmlerdeki kadar homeless ve perişan olmayan tiplerdi - iki adama evvelki gün Taksim meydanında rastladım. Genelde elime tutuşturulmak istenen el ilanlarından sakınırım, ilgimi çekse bile okuduktan sonra ne yapacağımı bilemem, çöp bidonu bulma derdine girerim, stres yaparım. Ama bu sefer adamların giydiği tişörtlerden bir farklılık olduğunu anladım. Üzerlerinde Dünyanın Sonu Yaklaşıyor! tişörtleriyle ellerindeki ince uzun el ilanlarını gelen geçene dağıtıyorlardı. Eh, birçok şeye ilgisiz kalabilirim, ama dünyanın sonu dendi mi, orada bir durur düşünürüm, hatta bu adamlar el ilanını bana uzattıklarında komplo teorilerine duyduğum hayranlıkla hiç düşünmeden aldım.

Üç kırımlı A4 parlak kuşe broşürün üzerindeki yazılar karınca duası gibiydi, ama derhal okumaya başladım. YARGI GÜNÜ diye başlayan metin 21 Mayıs 2011'de dünyanın - neredeyse - yok olacağını müjdeliyordu! Eski ve yeni ahitten kanıtlar sunarak da müjdesini destekliyordu. Anladığım kadarıyla - çünkü dini metinleri okuma konusunda, şüphecilik ve tekrarlardan sıkılma gibi şahsi ve tamamen bana özgü nedenlerle sıkıntıyımdır - Nuh tufanı İÖ 4990 yılında 2. ayın 17.ci günü gerçekleşmişti ve Kutsal Tanrı tufandan 7 gün sonra (bir günü bin yıldır diyor bir ayeti kanıt göstererek) tüm canlıları yer yüzünden silip atacaktı. 

4990 + 2011 - 1 = 7000 (formüldeki -1 takvimlerde 0 yılı olmamasından kaynaklanıyormuş)

Bu formüle göre 7 gün/binyıl sonrası da Kutsal Kitap takviminde 2. ayın 17. gününe denk gelen 21 Mayıs 2011 tarihine denk geliyor. Bir de Devlet Bahçeli'ye danışmakta fayda var, ben bilemedim. Ama mesele bu değil, konu burada da bitmiyor, çünkü Tanrının alçakgönüllülük ve korkuyla kendisinden merhamet dileyen 200 milyon kadar kişiyi Yargı Gününde göğe alacağı bilgisi veriliyor. Tüm bunlar hiçbir kiliseye bağlı olmayan hıristiyan Aile Radyosunun iddiaları. İlgilenenler için: www.familyradio.com

Öte yandan Büyük Yazarların Gizli Hayatları'nı okuyorum. Varlık, Hiçlik ve Ümitsizlik üzerine yazdıklarıyla felsefeyi yeni bakış açıları kazandıran Sartre, hayatının son döneminde "Ümitsizlikten bolca söz ettim, ama saçmalıktan başka bir şey değil. O günlerde konuşulan konular onlardı, modaydı yani. Ben şahsen hiç ümitsizliğe düşmedim ve kişiliğimin bir özelliği olarak görmedim," demiş. Hatta bugün İlahi Tasarım olarak bildiğimiz yaklaşımın da bir anlamda tohumlarını atmış.

Kıssadan hisseler:
  • Canım ülkemde, Taksim'in göbeğinde Amerikan filmlerinden tanıdık gelen bir sahneyle karşılaşmaktan gurur duydum, heyecanlandım, gözlerim yaşardı. Her ne kadar Amerikan menşeli olsa da bizim de artık DÜNYANIN SONU GELDİ adamlarımız var. Ne mutlu bize.
  • Devlet Bahçeli konusunda ciddiyim. Bu hesaba da bir el atsın. 
  • Sartre bile zaman içinde hiçlikten - bir anlamda - "tekliğe" geldiğine göre temkinli olmakta fayda var. 
  • Büyük Yazarların Gizli Hayatları kitabı tam bir skandallll... Okuyun, çok eğlenirsiniz.
  • Ben şahsen kendim, tarihi ne olursa olsun, insanların ödünü bokuna karıştıracak bir şeylerin olmasına karşı değilim. Belki hiç olmazsa, fiktif bile olsa bu korkuyla daha iyi insanlar olmaya, kendilerine öyle ya da böyle bahşedilmiş hayatlarını daha bilinçli yaşamaya çalışırlar, beraber oldukları, iş yaptıkları insanları anlayarak daha güzel ilişkiler kurarlar.
  • DÜNYANIN SONU NEREDEYSE BURADA! (El ilanının başlığı)


08 Kasım 2010

SİZ DÜNYAYI YUVARLAK MI SANIYORDUNUZ?

Dünya aslında bir PATATES... :))) 

Bunu ben demiyorum, yeni bir takım ölçümler öyle söylüyor. Çocukluğumuzdan beri dünyanın hafif yana eğik, tepesinden ve tabanından basık yusyuvarlak olduğunu biliriz. Uzaydan çekilen dünya fotoğrafları da üstten alttan basık olmamaları haricinde gözümüze müthiş güzel gelir. Oysa denizler ve atmosfer olmasa dünyamız tam olarak aşağıdaki gibi görünüyor...


NASA ve Almanya iş birliğinde 2002 yılında uzaya fırlatılan GRACE uydularından gelen yerçekimi ve iklimle ilgili verileri göndermeye başlamışken, dünyanın yeniden modellenmesine de fırsat tanıyor. İşte son modellemeler...




Eh, İstanbul'un delik deşik cadde ve sokaklarına bile bakınca dünyanın tam yuvarlak olmadığı anlaşılır, ama patates de beklemiyordum doğrusu... Gerçi güneş veya ay tutulduğunda gölge eden o yusyuvarlak şey ne oluyor onu kestiremiyorum. Belki de birçok konuda olduğu gibi bu da göz yanılsamasıdır. Heheh... Neyse romantizmimizi bozmayalım da bilye gibi görünen dünyamızın eski fotosunu eksik etmeyelim...

30 Ekim 2010

SON DAKİKA HALLOWEEN ÇÖZÜMLERİ!!!

DILBERT
DOMO-KUN

CADILAR BAYRAMI VE KARAKONCOLOS

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde (M.Ö. 6000-7000) eski İrlanda'da başlıca işleri tarımcılık olan Gaeller diye bir halk varmış. Pagan halk, birçok tanrıya tapar, ekinlerin biçildiği günlerin sonunda bu dünya ile öteki dünya arasındaki çizginin iyice inceldiğine, yılın "aydınlık" günlerden "karanlık" günlere geçildiğine inanırmış. Çünkü hasat bittiğinde etraflarındaki bitkiler ve hayvanlar ölmeye başlarlarmış, bu yüzden de Gaeller ölülerin kendilerine ulaşmaya çalıştıklarını düşünürler, kendilerini ve ürünlerini kutsamak ve arınmak için ateşler yakar, ateşlerin arasından, üstünden geçerlermiş. Samhain (saavin diye okunur ve eski İrlandaca'da "yaz sonu" anlamında) adını verdikleri bu festivaller, bir süre sonra kimilerine göre Kelt takviminin yılbaşı sayılmış.

Festivalde ölümü temsil etmek için maske takan genç erkekler, yüzlerini karaya boyayıp bembeyaz giyinir, devasa şalgamları oyup fenerler yapar olmuşlar, böylece ölüleri uzak tuttuklarına inanırlarmış... Gel zaman git zaman ada antik Roma etkisiyle hristiyanlaşmış ve Samhain festivali "bütün azizlerin günü" (all-hallows-even) ile birlikte kutlanmaya başlamış. 16. yüzyıla geldiğinde 31 Ekim tarihi kısaca Halloween olarak anılıyormuş. O gece maske ve kostüm giyen insanlar yiyecek ve içecekleri paylaşıyor, bir taraftan da birbirlerinin kaderlerini öğrenmek için fal bakıyorlarmış.


Halloween Amerika'da da kutlanmaya başlayınca şalgam yerine daha büyük olan balkabakları oyularak fenerler yapılmaya başlanmış. Bu arada çocuklar da ellerine birer çanta alıp, giyebilecekleri en korkunç kıyafetleri ve maskeleri kuşanıp önünde balkabağı feneri yanan evlerin kapısını çalmaya, ev sahipleri şeker vermezlerse onların başlarına binbir bela açacaklarını (trick or treat?) söylemeye başlamışlar. Başa açılacak bela da korkunç bir şarkı ya da hayalet hikayeleri olurmuş, o yüzden çocuklar ev sahipleri korkmak istemiyorlarsa paşa paşa şekerleri peşinen vermelerini isterlermiş. 

Bir ara Cadılar Bayramında çocuklara elma şekeri vermek pek modaymış, ama kötü kalpli insanlar bu elmaların içine çivi, jilet vb. kesici cisimler yerleştirip, çocuklara zarar vermeye başlayınca, anne babalar elma şekeri kabul etmeyi yasaklamışlar. Zaten kötü kalpli insanlar, Cadılar Bayramı haricinde de çocukları elma şekeriyle kandırıp kaçırmaya, kötülüklerine kötülük katmaya başlamışlarmış. 

Genç kızlar da o gece aynaya bakarlarsa, müstakbel kocalarını görebileceklerine inanır, bütün geceyi mum ışığında aynanın önünde geçirirlermiş. Tabii Cadılar Bayramı bununla da kalmamış, insanlar şehirlerde yaşamaya başladıktan sonra bir sürü şehir efsanesine de yol açmış. İnsanlar birbirlerini korkutmak için birbirinden korkunç hikayelerle başkalarını korkutmaya, hatta bazı zamanlar gerçekten birbirlerini öldürmeye başlamışlar, ama bu söylediğim ikincisinin de çoğu şehir efsaneleri olmakla kalmış. (Mesela blog yazarı, yazıyı yazarken sürekli bağlantının kesilmesinden, bir sürü şeyin ters gitmesinden kıllanmışsa da özellikle internet bağlantısı konusunu TTnet'in basiretsizliğine bağlayıp korkularının üstesinden gelmeyi becermiş, olanları "hadi canım sen de!" diyerek geçiştirmiş.

Cadılar Bayramının benzeri Anadolu'da da (Trabzon civarı) Kalandar Eğlenceleri olarak kutlanırmış. Kalandar, yörenin kadim takviminde Ocak ayı anlamına geliyormuş ve yılbaşı eğlencesi için karakoncolos kılığına giren çocuklar ve gençler bir sopanın ucuna astıkları torbayla kapı kapı gezer, yiyecek içecek toplarlarmış. Karakoncolos 24 Aralık - 6 Ocak tarihleri arasında yer altından çıkıp insanlara zarar vermeye çalışan iblislermiş. Yüzleri kapkara olan bu iblislerin ayı gibi postları varmış ve bellerinde çanlar taşırlarmış. Tabii onlarla birlikte arçuriler, kapreler, dağ adamları ve benzerleri de eksik olmazmış.

31 Ekim gecesi bir partiye katılmaya niyetlenen blog yazarı, neyi kutlayacağımı bilmeden hiçbir partiye gitmem diyerek, araştırmasını yapmış, üzerinde düşünüp taşınmış ve her günün farklı farklı nedenlerle kutlanabileceği sonucuna varmış. Velhasılı kelam zaten "deliye her gün bayram" değil miymiş? O zaman herkesin Cadılar Bayramı kutlu olsunmuş...

Gökten 3 elma düşmüş, bir yazarın başına, biri delilerin başına, üçüncüsü de içindeki jiletle partileyenlerin başına düşmüş. Herkes ermiş muradına, OSHUBU! okuyanlar çıksın kerevetine... ;) 


HAPPY HALLOWEEN!

21 Ekim 2010

EVA MENDES SEX TAPE

Madem daha ürün ortada yokken Google'da en çok aranan kelime gurubu "Eva Mendes Sex Tape", madem OSHUBU!da masum bir Eva Mendes yazısı her gün en az 50 hit alıyor, madem bu fıstığı bu kadar beğeniyoruz, işte size EVA MENDES SEX TAPE... :)







BİR KİTAP OKUDUM, ÇOK KIKIRDADIM: GİZLİAJANS

İtiraf ediyorum, Türk yazarlara karşı hep mesafeli olmuşumdur. Memduh Şevket Esendal severim mesela, Necati Cumalı da severim. Bilge Karasu'nun Kılavuz'unu, Murathan Mungan'ın ilk öykülerini de severim. Ama Elif Şafak okurken neresinden tutacağımı bilemem. Ya da Orhan Pamuk'un ağdalı ağdalı bıybıyını (kendisiyle de karıştırıyor olabilirim bu durumu) ne yapacağımı kestiremem. Gelgelelim İhsan Oktay Anar'a bayılırım.

Böylesi gelgitler arasında, Türk yazarların kitaplarına mesafeli yanaşmam normaldir sanırım. Amma velakiiiiin... @robonuts sağolsun, daha önce kitapçılarda görüp, elimi atıp, sonra geri bıraktığım GizliAjans'la ilgili güzel şeyler duyunca, hemen bir tane edindim. Uzunca bir süre de okunacak kitaplar arasında kaldı. Oysa okumaya başladığım anda elimden bırakamadım, desem yeri var.

Neden mi? Bir kere daha Alper Canıgüz yazmaya başlar başlamaz, beni ters köşelere yatırmaya başladı. Sadece hikayenin akışında değil, tek bir cümlenin içinde bile insanı ters köşeye yatıran bir tarzı var. Eh, böyle olunca da kıkırdamadan edemiyorsunuz. Gerçekten bak. Böylesine kıkırdayarak okuduğum nadir kitap vardır; bunlardan biri de Genç Kızlar Labirenti ve Zeytinli Labirent gibi absürt romanların yazarı Eduardo Mendoza'dır. Türkiye'de de böylesi güçlü bir absürtlük ve güldürü eseri çıktığı için fena halde gurur duydum. Cem Akaş'ın da hakkını yememek lazım elbette.

Gizli Ajans'ın kahramanı reklam yazarıdır, işsizdir, askerden köylü bir arkadaşıyla ve birbirinden enteresan komşularıyla bir apartman dairesinde oturmaktadır ve çok içmektedir. Sonra bir gün bir iş teklifi gelir ve reklam ajansıyla görüşmeye gider. Oysa patron karalar karası bir kedi olan "Bay Şeytan"dır. Dahası daha ilk gününde art direktörü Sanem'le destansı bir aşk yaşamaya başlar...


Saçmalık, delilik aklımızın ufuklarını geliştiren şeylerdir, diyen Alper Canıgüz'ün başka bir blogda söylediklerini okumak isterseniz tıklayın. Ama siz en iyisi GizliAjans'la başlayıp Alper Canıgüz'ün kalemine balıklama dalın derim, çok kıkırdayacağınız garanti... :)

TÜRBAN NE YANA DÜŞER USTA, KAMUSAL ALAN NE YANA?


Bunca türban, başörtüsü kıyametinden sonra bugün önce "zorla başı örttürülen kızların acaba yasağı gizliden gizliye destekleyip desteklemediğini merak ettim, sonra Twitter'da "kızlar neden başlarını örtmek isterler?" diye sordum. Hülya Avşar'ın selülitleriyle ilgili bir link atsam kesinlikle çok daha fazla insan ilgilenirdi, ama tahmin ettiğim üzere ya konuya yüzeysel bir aşinalık yaşadıklarından ya da muhtemelen karışmak istemediklerinden çok fazla görüş gelmedi. Keza bugün Hürriyet'te türbanla ilgili gayet makul bir tartışma zeminine işaret eden Cüneyt Ülsever'in yazısına da fazla ilgi olmadı. 

Aslında bir kadının - reşit olduğu sürece genç yaşlı fark etmez - türban takmasından çok, özellikle reşit olmayan ve henüz reşit olmuşların neden başını örtmek istediğini merak ediyordum. 

"o yaşlar delidir...dikkat çekmek ? kahraman olmayı istemek? aidiyet duygusu? daha çok şey yazılır da zaten içim şişti dün :(" dedi arkadaşlarımdan biri. Gerçekten de kanımızın kaynadığı çağlarda hepimiz farklı olmak isteriz, kendimizi ispatlamak isteriz, ama bir kızın başını örtmesi gerçekten çıkıntılık yapma isteğiyle bağdaşır mı? Neden bağdaşmasın, ama bu sefer dini özgürlükle ne ilgisi kalır? 

"13-14 yaşlarındayken bi arkadaşım vardı. Zorla takmaya başladı. Bizi görünce kaçıyodu utandığı için." dedi başka bir arkadaşım. Aile baskısı, özellikle küçük yaşlarda önemli bir etken bence de. Sadece başını örtmek mi? Sadece evden uzaklaşmak için bile gencecik kızlar mutsuzluğa doğru yelken açmak pahasına evlilik maceralarına atılmıyorlar mı? Burada da din özgürlüğünden bahsetmek zor.

"özgürlüğünün kısıtlanmasını özgürlük sandığı için... ya da *küçümseme sözü* olduğu için olabilir mi?" diyor başka bir arkadaşım. Bu seferki bir kadın. Cinsel ayrımcılık yapmak istemem ama kendi cinsinden olanı belki de haklı olarak küçümsüyor bunları söylerken. Gerçekten de baş örtmek, fiziksel anlamda bariz bir kısıtlama bana göre. Aşağıdaki protesto karikatürü de bu açıdan cuk oturuyor.

Sakın ha, yanlış anlaşılmasın. Dindarlığı veya din özgürlüğünü sorgulamıyorum. Sadece bir kadın, neden kendisini kapatmaya çalışır, onu anlamaya çalışıyorum. İslamın çelişkileriyle ilgili bir arkadaş gayet güzel bir karşılaştırmalı yazı yazmış. Ondan edindiğim izlenim; Türkiye'de diyanet işlerinin yeterince cesur olmadığı, belli siyasi tabanları ürkütmemeye çalıştığı yönünde... doğru da olabilir. Diyanet başkanının çıkıp "örtünmek ön şart değildir" demesi bile, neyin ön şartı gibi soruları beraberinde getirecek kadar silik ve güçsüz. 

Diğer yandan İslami gereklerin, artık günümüze uyarlanmasının zamanı geldi de geçiyor, izlenimini ediniyorum. Çünkü İslam'ın ilk yıllarındaki ilk derdi, kız çocuklarının öldürülmesinin adetten sayıldığı, kadına değer verilmeyen cahiliye devriydi. Erkek egemen bir anlayışta kadınlara değer verilmesini sağlamak için de - yine o günün şartları göz önüne alındığında - İslami kuralların erkeklerin rahatsız olmayacağı şekilde hadislere yansıdığını düşünenlerdenim. Yani kadın erkekle eşit olmasa da en azından insani bir takım haklarına kavuşuyordu, ama cennette bile dolgun göğüslü genç kızlarla ödüllendirilenler erkekler oluyordu örneğin. Kadınlarsa daha çok erkeğine çocuk veren, onun ihtiyaçlarını yerine getiren, namuslu olması gereken ve gülümseten bazı güncel yorumlara göre "hafifçe" caiz varlıklardı. Yani o dönemde, cahiliye devrine karşı bir devrim sayılabilecek bu hareket, o dönemin şartlarında geçerli olabilir.

Oysa bugün artık kadın her yerde. Dahası kadınlar eskisine oranla daha eğitimli (ya da en azından öyle olması gerekir) ve İslam'ın günün şartlarında, kendi haklarını daha da artıran bir şekilde yeniden yorumlanmasını en çok onlar istemeliler. Kadın-erkek İslam'da da eşitse, neden erkekler başı açık dolaşırken kadınlar saç telini göstermeyecek bir şekilde örtünmek zorunda kalsın. Çok mu çocukça bu argüman? Ama eşitliğin de en bariz göstergesi değil midir? Sadece baş örtmek de değil, İslam kadının miras hakkından toplumdaki yerine kadar hala özgürlüklerini kısıtlıyor (tekrar ediyorum; İslamiyetin ilk yıllarında kadınların gelişimi devrim niteliğinde olmalı diye düşünüyorum).

Bir de kamusal alan meselemiz var değil mi? Açıkçası türbanlı bir yargıçla kızıl saçlı bir yargıç arasında bir tercih yapmam gerekirse, dinsel bir nesneyle karşıma çıkan bir yargıcın vereceği karara güvenmem zor olurdu. Yanlış karar vereceğinden değil, kızıl saçlı yargıç da benim gibi düşündüğünden değil, sadece ben neye inanıyor olursam olayım, hukuk tarafından değil, bir inanç tarafından yargılandığımı düşüneceğimden... O yüzden de Cüneyt Ülsever'in ortaya koyduğu tartışma zemini umarım bir çözüm olacaktır. Aksi takdirde türban-başörtüsü derken, iyice gına gelecek hepimize, "amaaan, ne haliniz varsa görün" deyip işin içinden çıkacağız. 

"eger saçı düzgün taranmamışsa örtmek ister belki de" diye cevap vermiş arkadaşlardan biri. Kadınlar söz konusu olduğunda, açıkçası bu bile beni şaşırtmaz. Ama dediğim gibi, bugün eşitlik ve özgürlük adına erkek egemenliğin ekmeğine yağ sürecek şekilde kendi bedenini kısıtlayan, sınırlayan kadınları, kızları anlamak konusunda çok zorlanıyorum.