22 Mayıs 2012

ELLE WEEKEND: DEDİKODULAR, TRENDLER, ŞAŞIRTICI ANLAR

Geçen hafta salı günü arkadaşımın telefonuyla uyandım. Cuma sabahı hazır ol, Antalya'ya gidiyoruz dedi. Olur dedim. Sonra öğrendim ki ELLE Weekend okazyonuymuş. Duymuşluğum vardı her yıl böyle bir hafta sonu düzenlediklerini, ama göbeğine cup diye düşeceğim aklıma gelmezdi. Müthiş organizasyon ELLE dergisi ev sahipliğinde Axess Wings, Hillside Su, Kia, Smirnoff, L'oreal ve Perwoll sponsorluğunda gerçekleşti.


- Daha Sabiha Gökçen Wings Lounge'da (sabahın köründe) güne şampanyayla başladık ve 3 gün boyunca Smirnoff'un kurduğu istasyonlar sayesinde durmaksızın nefis kokteyller içtik. Şahsen votkayı yıllardır içmiyordum, çünkü söylemesi ayıp fena kusturur beni. Ama akçaağaç, okaliptüs, lime vs. çeşitlemeleriyle nefis ferahlatıcı votka kokteyller tam benlikti. Çakır keyif oldum, ferahladım, hiç kusmadım.

- Bu arada Sabiha Gökçen'e Taksim'den Havataş'la gittim. Sabah 7.30 servisiyle yaklaşık 1 saat sonra havaalanındaydım. Aklınızda bulunsun.

- Hillside Su, daha dışarıdan "beni özel tasarladılar" diyor. Lobiye girince de bambaşka bir dünyaya giriyorsunuz. Her yer beyaz, kırmızı, siyah. Neyse biraz boya badana zamanı gelmiş de beyazlık gözümüzü kamaştırmadı. Aslında doğanın hafif rötuşları, beyazın sterilliğinden de kurtarmış oteli. Odalar rahat, keyifli. Havuz ve plaj her şeyiyle mükemmel. Restoranda (kırmızı), servis ve yemekler harika. Yalnız ortalıkta bir şey unutmayın, yoksa uçuyor. Ben güneş gözlüklerimi havuz başında, arkadaşım marka kazağını restoranda unuttu. Aradık, ettik ama maalesef kimse bir şey görmemişti. Üstüne üstlük dönüş uçağında çevirisini yaptığım kitabı da odada unuttuğumu fark etmeyeyim mi? Neyse kitap, kitap olduğundan olsa gerek kaybolmamıştı. Kargoyla gönderdiler sağ olsunlar.


- Bu yaz her yerde kot şort göreceğiz arkadaşlar. Eski kotlarınızı makul yerinden kesin, ceplerinizi hafifçe alttan sarkık bırakın, biraz salaş görünmesine de dikkat edin. Kadın erkek, herkes kot şort giyiyordu. Aklınızda bulunsun.

- Ayakkabıda ise süet timberlandler ve espadriller öne çıkıyor. Özellikle erkeklerde... Bu arada erkeklerde slip mayoya geri dönüş olsa da artık o şalvar gibi sörfçü şortları yerine mümkün olduğunca kısa ve dar şortlar var. Mümkün olduğunca parlak renkler seçin: turuncu, cam göbeği, çimen yeşili, yanarlı dönerli eflatun...

- Restoranda Jülide Ateş'le karşılaştık. Nezaketen "Afiyet olsun," dediğimde, ünlülere has tatlı bir gülümsemeyle ya da küçük bir baş selamıyla karşılık vermesini beklerken gözlerini kaçırıp "Selaaam" dedi. Bunu hiç beklemiyordum. Saniyenin binde biri kadar afallatan küçük bir duraksamanın ardından yoluma devam ettim. Ama güzel kadın, neme lazım...

- Wings'in sponsor olduğu gala partisinde gecenin en ilginç olayı, anneliğin kitabını yazan taze anneciğimiz Tuba Ünsal ile Kelebek'in güçlü kalemi Sibel Arna arasında 2 yıl öncesine dair bir hesaplaşmaydı. Magazin takip etmediğimden (NG seyrediyorum genelde) ne olduğunu bilmiyorum. Neyse ki sonunda tatlıya bağlandı da sarmaş dolaş dans ettiler. Umarım bu yazıyı görüp benimle de tatlıya bağlamaya çalışmazlar.


- Oben Budak müthiş bir DJ... Şaka şaka heheh...

- Bu arada Pınar Altuğ da ailecek oradaydı. Şunu gözlemledim: çok iyi bir anne, çok cana yakın bir insan ve dahi çok dikkatli biri. Etrafında olan biten her şeyin çok fena farkındaydı, öte yandan ilginç bir şekilde kendi halinde olmayı çok iyi becerdi. Kızıyla (çok tatlııııı!!!) ilgilendi, kocasıyla (çok tatlııııı!!!) ilgilendi...

- Tuba Ünsal'ın bebeği mi? Hmmm, ben yanında bir şey görmedim. Bu arada Tuba Ünsal hala kuğu gibi güzel...

- Hafta sonunun en tatlı ekibi Kia marka ekibiydi. Hem sponsorluk işlerini sıkı tuttular, hem de hep birlikte çok eğlendik. Ama daha da önemlisi kurdukları kiosklar ve mobil barkod uygulaması sayesinde her anımızı sosyal medyada kayıt altına almamızı sağladılar. Havuzun içinde bile fotoğraf çektirip anında tweetleyebildik. Ucunda sürprizler de olunca hafta sonuna renk kattılar.


- E tabii Doğan Burda'dan arkadaşları da unutmamak lazım. Hepsi bıcır bıcır, hepsi dünya tatlısı. Müthiş eğlendik. Onlar olmasaydı n'apardık bilmiyorum. O kadar o kadar eğlendik yani...

- Perwoll en olmadık yerlerde karşıma çıkıyor ya ona şaşırıyorum ben... Daha önce de Hatice Gökçe IF defilesinde dantelli bir kese içinde oturacağım yerde bir şişe Perwoll duruyordu. Bu sefer de ELLE Weekend sponsoru olarak karşıma çıktı.Hem ilk gece partinin sponsoruydu, hem de odalarımıza bıraktığı şaşırtıcı tasarım "şeyiyle" hepimizin eğlenmesini sağladı. Arkadaşım ilk bakışta çamaşır makinesi örtüsü sansa da sonradan anladık ki bu "tasarım" markanın Gül Ağış'a özel olarak tasarlattığı mini bir pelerinmiş. Tabii renk seçimiyle Antalya'nın rüzgarı birleşince, birçok hanım plajda, havuz başında bu eserden faydalandı. Bense hala ne yapacağımı düşünüyorum :) İsteyen?

- Pazar günü bahçedeki brunch sırasında ELLE Weekend Ödülleri dağıtıldı. Konuşulanlara bakılırsa Acun ve Beyaz'la bağlantılı olduğundan şüphelendiğim Tanem kilosunca (48) Perwoll kazandı. Oben Budak ve ekibi, en hareketli parti insanları olarak dinlendirilmek üzere Spa ödülü aldı. Pınar Altuğ ve Jülide Ateş son zamanların göbek dansıyla karışık trend aerobiği Zumba'da gösterdikleri başarı nedeniyle Hillside Su'da bir hafta sonu tatiline layık görüldü. Birileri daha bir şeyler kazandı, hatta zorla ödül alanlar oldu, ama halk ödülü olmadığı için biz havamızı aldık. Olsun. Olsun.

Velhasılı kelam (benim için) sürpriz hafta sonu başarılı geçti. İstanbul'dan uzak kalmak, kış ve hatta bahar boyunca yüklediğim negatif enerjilerden arınmak adına iyi geldi. Böyle hafta sonları her eve lazım...

Haftaya Bodrum'dayım, bakalım oralar nasılmış... Haber ederim ;)

NOT: Olayda geçen markalar ve şahıslara dair gözlemlerim tamamen şahsidir. Benden başka kimseyi bağlamaz :)

NOT: Hafta sonuna dair fotolar için - instagram / mehter

30 Nisan 2012

NOIR FANTASTIQUE: HAFİYENİN EL KİTABI


Film Noir ile Matrix tadında bir bilim kurgu-polisiye düşünün. İçine tesadüfen dedektif olan kahramanımız Unwin'i, ekose mantolu, gri şapkalı, şemsiyeli gizemli bir kadını, ortadan kaybolan usta dedektifi, ortadan kaybolan çalar saatleri, uyurgezerlerin caz dinlediği özel kulübü ve ezeli düşmanın panayırını katın, üstüne bir de rüyaları ekleyin... İşte Hafiyenin El Kitabı!

Jedediah Berry'nin kaleminden çıkan ilk kitap olan ve Siren tarafından yayınlanan kitabı okurken, uykulardan ve rüyalardan bahsettiği için zor bitirdiğimi itiraf etmeliyim. Çünkü kitabımı yatakta okurum ve çoğunlukla bir iki sayfa okuduktan sonra uyuya kaldım.
"Uygulayan kişinin, uyandığında gördüğü şeyin gerçek mi yoksa sadece kendi hayallerinin ürünü mü olduğundan kuşkuya düşmesi, işbu teknikle - teknik diye tabir edilirse - ilintili tehlikelerden biridir. El Kitabının yazarı, bu sayfalarda tarif edilen tekniğin varlığını kesinkes iddia edememektedir."
"Uyanık olduğunuzdan nasıl emin olabilirsiniz?" sorusu kafanızı kurcalıyorsa, okumanızı tavsiye ederim :)

27 Nisan 2012

REDD YENİ ALBÜM: HAYAT KAÇIK BİR UYKUDUR


Geçen akşam The Office'te gerçekleştirilen Redd'in yeni albüm tanıtımındaydık. Şahsen Redd'i geçen sene "Nefes Bile Almadan" şarkısıyla tanımıştım. Sonra Çağan Irmak'ın filmini, grubun "Prensesin Uykusuyum" şarkısından esinlendiğini öğrendim. Arkası geldi. Sadece müzikleri değil, sözleriyle de insanın zihnini çalıştırıyordu Redd. Çok sevdim.

Aslında bu bir ön tanıtımdı. Öğrendiğime göre tanıtım konseri 5 Mayıs'ta Santral'de gerçekleşecek. Ama bu arada gruba bu kadar yaklaşmışken detayları öğrenmek farz oldu tabii.

Sadece en soldaki kardeş değil.  Ortadaki Doğan ile solundaki Güneş ikiz.
En sağdakiler de ikiz gibi görünüyor ama değiller :)
Grup 4 kardeş + davulcudan oluşuyor. Doğan ve Güneş ikiz. Gerçekten çok sıcak, müziği dert etmiş insanlar. Ama aralarında en sıcak görünen Güneş'ti, o yüzden bir ara yan yana düştüğümüzde hemen sohbete koyuldum. Güneş aynı zamanda arkeologmuş. Muhtemelen kelimeleri deşerek en nadide olanlarını bulmakta müthiş bir katkısı vardır.

En önemli soruyu sordum: Türkiye'de müzik yapmak nasıl bir şey? Güneş en çok ana akım medyanın (müzik medyası dahil) popülistliğinden ve ilgisizliğinden rahatsız. Türlü oyunlarla çeşitli grupların özellikle ana akım medya ve sosyal mecralarda pazarlandığını, çeşitli taktiklerle bazı şarkıcı ya da grupların anketlerde 1 numaraya çıkarıldığını, bu gruplardan birinin olay fark edilince önemli bir müzik kanalı tarafından ambargo yediğini anlattı. Tahmin ediyordum, yine de bu kadar aleni olmasına şaşırdım.

Bugüne kadar birçok anadolu şehrinde kalabalık konserler vermişler, ama henüz karadenize gitmemişler. Güneş bunun sebebini şarkılarının radyolarda çalınmamasına bağlıyor. Hemen sordum: Prensesin Uykusu filmi yardımcı olmadı mı? Tanınırlığa, bilinirliğe tabii ki katkısı olmuş, ama hype yarattığına inanmıyor Güneş. Onun asıl hedefi, gönlünü gerçekten müziğe vermiş müzikseverler. Bu yüzden ünlü bir müzik kanalımıza red çekmişler. Sebep: TRT gibi gelen videoları kurula sokmaları. Hak verdim. Bu çağda, videoların hayranlar tarafından tek bir kare resim üzerine kaydedilmiş şarkılar olarak sosyal medyada yayıldığı şu ortamda bu tür TRTsel kurulların neye hizmet ettiğini, bu kurulların gelen şarkıları neye göre değerlendirdiklerini bilmek isterdim.

Peki grup olarak müzik yapmak nasıl bir şeydi? Sonuçta kardeş bile olsalar, tek bir kahraman yerine beşi bir yerde kararlar alıyorlardı. Hani tek bir star olsa istediğini yaptırır, ama burada notalara, sözlere, düzenlemeye karar veren beş kişi var. Hır çıkmaz mı? Kolay değil tabii, dedi Güneş. Hepsi ortak paydada buluşmuş olsa da kişilik ve beğeni farkları nedeniyle arada sırada sorunlar yaşanıyormuş. Yine de bütün gece boyunca izlerken gayet uyumlu olduklarını düşündüm.

Güneş daha birçok şey anlattı, ama ben artık üçüncü viskiye gelmiştim, o yüzden son olarak marka olmayı konuştuğumuzu hatırlıyorum. Grubun diğer üyeleri de onunla aynı fikirdeyse doğru yoldalar. Konuşulmaktansa bir marka olarak hissedilmeleri gerekiyor ve benim gibi daha şarkılarını ilk duyduklarında hayran olanlardan oluşan gerçek ve kalıcı bir dinleyici kitleleri var. Marka olmak zaman alıyor, ama sağlam adımlar atmak gerekiyor.

Tanıtım gecesinden ziyade bohem bir toplantıyı andıran ortamda çok fazla dinleyemesem de yaptıkları yeni albüm attıkları sağlam adımlardan biri. Yine insanın zihnini harekete geçiren sözler, biraz daha sert bir Redd tınısı kulağıma ilk çarpanlar.

Albümde (Hayat kaçık bir uykudur) kayıtları henüz bitmiş sürpriz bir düet de var. Kim olduğunu söylemememi rica ettiler. Ama sıkı bir isimle düet bu. Sürprizlerden biri de albüm kapağı. Yarı kaçık bir uykuda nasıl rüyalar görüldüğünü öğreneceğiz bu sürprizde. Daha fazla ayrıntıya girmeyeceğim.

Sonuç olarak Redd, şarkılarıyla, müziğiyle, sözleriyle, duruşuyla, adanmışlığıyla gerçekten sıkı bir grup. 5 Mayıs Santral konserini sabırsızlıkla bekliyorum.

Şimdilik en sevdiğim şarkıyla kapatalım. Nefes bile almadan sevebilmeyi becerenlere gelsin...

07 Nisan 2012

AŞK


Bahardır aşk... tazelenirsin, çocuk olursun, genç olursun... heyecan olursun, yeşil olursun... Sevişmektir aşk... kapı eşiğinde, pencere pervazında sevişirsin... gözlerinle, parmaklarınla, teninle sevişirsin... Dokunmaktır aşk... ten ten olmaktan çıkar, elektriğe dönüşür... çarpılırsın... Keşfetmektir aşk... daha önce hiç bilmediğin titremelerdir, uyuşmalardır, kasılmalardır... Kapı eşiğidir aşk... daha ilk bakışta oradadır... içeri girmekle dışarı çıkmak arasındadır... Çünkü... Belirsizdir aşk... içeri girdiğinde olacaklardan korkarsın, dışarı çıktığında olacaklardan da... Surettir aşk... bir zamanlar gördüğün rüyadır... hayal ettiğin evdir... fal tuttuğun şarkılardır... Vazgeçmektir aşk... yanında yatarken vazgeçebilmektir... umutlu bir vazgeçiştir aşk... Muhtemelen tam da bu yüzden... Buruktur aşk... son gecelerdir hep... son öpüşlerdir, son koklamalardır... Adaktır aşk... mumlar yakarsın zihninde... yine gelsin diye... Yine de... Güzeldir aşk... adının aşk olduğunu itiraf edemese bile... kapı eşiğinde sevişse bile... Hissetmektir aşk... baharı, elektriği, kapı pervazını, sevişmeyi, duvarı, omzu, boynu, titremeyi, sigarayı, birayı, falları, vazgeçmeyi, dokunmayı, korkmayı, koklamayı, keşfetmeyi. heyecanı, şarkıları, öpüşleri, aklına geldiği anda yüzüne yerleşen sırıtışı, aynı anda yüreğini sıkıştıran burukluğu hissetmektir aşk...

Yine bekleriz ey Aşk. Hangi surette gelirsen gel, yine bekleriz.
Biliriz, özlemektir aşk...

17 Mart 2012

AMERİKAN TÜRKÇESİ: PATLAK SOKAKLAR GERZOMAT

D. ile çevirdiğimiz kitaplardan geyik döndürürken genelde tanıştığımız insanları tam da o kitaplardaki tarzda anlatmaya girişiyoruz: Dimdik duruşu, insanı büyüleyen gözleri ve akşamüstü güneşinin tatlı bir pembelik kattığı sarı saçları görenleri afallatıyor, dokunma arzusu yaratan kadifemsi bronzluktaki teni dillerin tutulmasına neden oluyordu... falan gibi :)


İşte Batesmotelpro biraderlerin onca YouTube ve Facebook girişiminden sonra kotardığı uzun metrajlı Patlak Sokaklar: Gerzomat da Hollywood dilinin Türkçe çevirilerinin başrolde olduğu komik bir polisiye. Ana hikaye  de bildiğimiz Hollywood polisiyelerinin bir parodisi; zaten karakterlerin adları da o filmlerden. Ama ana hikayeden çok "skeç" bölümler kahkahaları hak ediyor.

Twitter'dan tek bir RT ile kaptığım gala davetiyesi sayesinde A. ile birlikte (gala sonrası için Armani Ristorante'de Johnny Walker partisine de onun davetiyesi vardı) City's Life'ta galaya katıldık.

Yıllardır kısa videolarını sosyal medyadan izlediğimiz Batesmotelpro biraderleri canlı görmek enteresandı: tam da göründükleri gibiydiler... :) Filme fazla bir şey katmayan Doğa Rutkay ise filmlerde ve televizyonda göründüğünden çok daha güzel görünüyordu.


Filmin en yıldızlarına gelince rolünün hakkını yılların oyuncusuymuş gibi veren Tansu Tunçel (John Lemmon) başı çekiyor. Volkan Öge (Black Jack), yakışıklı adam, sanırım ben de o kadar yakışıklı olsam kasılırdım adamım.  Ömür Cedimağar (Billy Billy) ise içli komiser yardımcısında fena halde başarılı. Selin Demiratar, eski güzellerimizdenmiş, dizilerde de oynamış, ama ben fazla tanımıyordum; filmin en büyük sürprizlerinden biri de o. Kesinlikle rolüne çok yakışmış. Özellikle Bill'in gelini gibi göründüğü sahneler yakıyor. Yine başka bir sürpriz komiser rolündeki Kubilay Tunçer (Peter); meğer film boyunca yanımda oturuyormuş, ışıklar yandıktan sonra ayağa kalktığında görüp oyunculuğunu şahsen tebrik ettim.

Ama en büyük sürpriz Seda Sayan'ın programına motorla girip yere yapışan (ki bu espri film boyunca tekrar etse de komikliğinden bir şey kaybetmemiş) türkücü Bülent Serttaş; rolüne acayip yakışmış. Ayı ise bence filmin en underground karakteri ve filmin afişinde sadece o kullanılsaydı filmi kült mertebesine bile yükseltebilirdi. Ayrıca filmde oynadığını sürpriz bir şekilde öğrendiğim arkadaşım Onur Büyüktopçu'nun oynadığı kondom satın alma sahnesi gerçekten çok eğlenceli.

Başta da dediğim gibi filmin başrolünde film ve dizilerin bol adamımlı Türkçeleştirilmiş dili. Patlak Sokaklar Facebook üzerinde bir web dizisi olarak başlamıştı, skeçlerde eğlenceliydi, ama film boyunca biraz yoruyor. Filmin tamamı seslendirme olduğu için özellikle dublaj hatası sahnesinde çok kıkırdadım.

Gala gecesi olduğu için bazı sahnelerde gülecek bir şey bulamasam da salonda yüksek sesli kahkahalar atıldı; sanırım oyuncuların arkadaşlarından geliyordu. Onlar da filmin yabancılaştırma etkisine katkıda bulundular. Neyse ki siz galada değil, sinemada gerçek kahkahalara eşlik etme şansına sahipsiniz. :)

Bu lanet olasıca filmi kaçıramazsın adamım... Kahretsin, lanet olasıca çeneni kapa ve seyret işte!

27 Şubat 2012

Rumeli Hisarı'nda Büyüleyen Fantastik Gösteri!

Daha önce Galata Kulesi'nde yaptığı project mapping ile dikkatleri üzerine çeken 8x4, yeni ürünleri olan Beauty ve Beast için bu sefer de Rumeli Hisarı'nda görkemli bir project mapping uygulaması yapmış. Fantastik gösteriye, hepimizin yakından bildiği Güzel ve Çirkin masalı ilham vermiş. Birbirine kavuşamayan iki aşığın kötü niyetli ejderhaya karşı olan savaşı konu edilmiş. Ejderha masalın sonunda 8x4'ün yeni kokularına yenik düşüyor ve aşıklar kavuşuyor.

Bu arada söylemeden edemeyeceğim; 8x4 gerçekten de hoş ve güçlü kokulara sahip... Deodorant özelliğinin yanında bir parfüm gibi de rahatlıkla kullanılabilir. Gösteriyi Rumeli Hisarı'nda seyredemeyenler için aşağıda paylaşıyorum.

8x4 dünyasını Facebook'tan takip etmek isteyenler; http://www.facebook.com/8x4Turkiye

Bir bumads advertorial içeriğidir.

17 Şubat 2012

42 - PEKİŞTİRİLMİŞ PARTİ YAZISI


Geçen yılki partiyi başka bir siteye (yazarbunlar) yazmıştım. Eh, yenisi gelirken fikir edinin diye, yazıyı pekiştirerek tekrar yayınlayayım dedim. Hem de bu yıl parti tam da doğum günüme denk geliyormuş, iyi mi? ;)


D. 3 gün başımın etini yedikten sonra cuma akşamı hadi bana gel diyorum. Bir şeyler yer içer, biraz da görüşmediğimiz ayların acısını çıkarır, hatta günah çıkarır, ardından if! Gökkuşağı Partisi’ne gideriz diye düşünüyorum. İlk partilere gidip fena halde sıkıldığım olmuştu; o yüzden D. ısrar ettikçe bakarız, bakarız diye sallıyorum.

Gerçekten de bir şeyler yiyoruz, biralarımızı içiyoruz, görüşmediğimiz ayların günahlarını çıkarıyoruz, birbirimizi hatırlıyoruz, geçmiş günleri yad ediyoruz, söylenmemiş sözleri, anlatılmamış dedikoduları paylaşıyoruz. Tayland tatilinden yeni dönmüşüm, fotoğrafları gösteriyorum, ama yarısına gelince bana da bay geliyor, bilgisayara da... fişe takılı olmadığı için tak diye kapanıyor alet.

Hala pek istekli değilim parti için, ama bir kere olur dedik artık. O yüzden uzatmadan yola çıkıyoruz. Yoldayken D. tansiyonumu soruyor; iyiyim diyorum, hatta Tayland’da hiç sorun olmadı, gerçi ilaçlarımı da aldım düzenli, diyorum. Hayatını uzatıyorsun ilacını alarak, biliyor musun? diyor D. Hayatımı uzatma fikri hoşuma gidiyor, çünkü yaş aldıkça sona dair daha fazla düşünmeye başlıyor insan.

Parti Babylon’da. Kulübün önü kalabalık, herkes sigara içiyor, içeridekiler dışarıdakiler kadar mı acaba diye düşünüyorum. D. biletini önceden almış, ben de Biletix kabininden bilet alıyorum; daha ucuza geliyor, D. ile dalga geçiyorum, içeriye geçiyoruz.

İçerisi ana baba günü. Şaşırıyorum. Sanki IFW partisine gelmiş gibiyiz, herkes özenle giyinmiş, tarz yapmış, stayla yapmış, bakımlı, güzel; hatta birisi kürk yelekle gelmiş, yeleğin bir omzunu düşürmüş, acayip tarz görünüyor. O kadar da tarz olmayan fıstık yeşili pofuduk montumu vestiyere bırakıyorum, ikisi birlikte mi? diye soruyor vestiyerdeki çocuk D.’yi kast ederek, hayır diyorum, her an birbirimizi satabiliriz.

Müzik müthiş. Bence kadınlardan daha iyi DJ oluyor; müthiş şarkı seçimleri, acayip cover’lar, nefis bir tempo… Phuket Patong Beach partilerinde de dört beş DJ dönüşümlü çalıyorlardı, orada da fark etmiştim, aralarındaki tek kadın çok daha iyi ve değişik şeyler çalıyordu. Biz de tempoya ayak uyduruyoruz, ellerimizde içkiler, sallanıp yuvarlanmaya başlıyoruz. Bir ara etrafımı saran kızlar, lez-night-out hissi yaratıyor, ama rahatsız olmuyorum. Gerçi D. biraz rahatsız. Aslında fazla rahatsız sayılmaz, peşinde dolanan kız sürekli iltifat ediyor, hoşlanılmayacak bir şey değil, D. ise sürekli kıza “senin repütasyonun kötü” diyor, kız da “repütasyon ne demek?” diye soruyor. Kıkırdıyoruz.

Babylon giderek kalabalıklaşıyor, içki su gibi akıyor, bir ara Y.K. arkamdan sarılıp benimle birlikte sallanıyor, dans ediyor, omzumun üzerinden bakıyorum, onun da arkasında biri var, hep birlikte sallanıp, dans ediyoruz, Y. yine sandviç malzemesi olmayı başarmış, sinsi sinsi gülüyorum. Sonra elindeki bardağı havada sallayarak uzaklaşıyor arkasındakiyle birlikte.

Yurt dışındaydım, İF filmlerine gitmedim. Yıllardır da gitmedim. L.A. Zombie filminin sonunda birkaç kişinin ayağa kalkıp alkış tuttuğu geldi kulağıma; neyi alkışladıklarını merak ettim, ucu kancalı penisi olan zombileri mi, Bruce LaBruce’un dehasını mı diye... Demek hala “filmi anladığını kanıtlamak istercesine” festival filmi seyredenler var. Zaten özentilik, öykünmecilik hali şu sosyal medya çağında daha da pek bir pekişmiş durumda. Sigara içmeye çıktığımda iki genç konuşuyorlar; biri ne iş yaptığını söylüyor: Afiş tasarımcılığı. Tabelacı olmasından şüpheleniyorum. Bu kadar septik olduğum için kendime kızıyorum sonra. Sonra oracıkta bir klip çekiyorum.

Sıkıntı basıyor, Babylon’un içinden Nublu’ya geçiyorum, oralar daha tenha, bir yerde 80’lerden çalıyor, bir yerde güncel çalıyor, bakıyorum buralarda da DJ’ler kadın. Güzel çalıyorlar.

Sabaha karşı ayıların köşesine geçiyorum. B. ve Ö. ayıların en sevdiğim tavrıyla, hiç kimseyi umursamadan dans ediyorlar. Etrafa, gelen geçene bakınıp aramızda kikirdiyoruz, eğleniyoruz. D. gitti mi gitmedi mi farkında değilim. Gitti galiba, hatta gittiğini haber vermiş de olabilir, kokusu hala burnumda. Ortam hala nezih, insanlar hala güzel, hala şık; kim demiş gaylerle lezbiyenler bir arada eğlenemez diye, gayet de güzel eğleniyoruz işte. Oysa yıllardır ayrı yerlerde eğlenmeye çalışılır. Belki okazyona özel bir durumdur, diye düşünüyorum, ama olasılıkları da düşünmeden edemiyorum.

Bir J. çıkıyor ortaya; Porto Riko melezi muhtemelen, müthiş güzel, müthiş yapılı, Bali’de yaşıyorum diyor, sonra anlıyoruz ki tatile gitmiş, aslında Amerikalıymış, San Fransiskoluymuş, Bali de sörf yapmaya gidince oralı olmuş saymış kendisini, mesele evrensel diye geçiriyorum içimden. O da öykünüyor bir şeylere. Helal olsun ama, yakıştırıyor.

Dans ediyoruz. if! partilerine ön yargım kırılıyor.

***

Evimin önünde bir raket var. Rango diye bir filmin posterini asmışlar. Dikkat çekmek varken neden araziye uyasın? diyor afişte. Filmin kahramanı kimlik bunalımı yaşayan bir bukalemun. Listeme alıyorum. Punch line acayip hoşuma gidiyor.

***

Otostopçunun Galaksi Rehberi, absürt ötesi kült bir romandır. Filmi de yapıldı. Filmde mutlak sorunun cevabı aranır. En gelişmiş bilgisayara “hayatın, evrenin ve her şeyin” anlamı sorulur, bilgisayar uzuuuunca bir zaman düşündükten sonra cevabı vermeye hazırdır: 42.

Ben de İF! Gökkuşağı Partisi arifesinde 42 yaşıma girdim. Benim de cevabım 42.

***

Bakalım bu yılki parti nasıl olacak... Ama benim cevabım hala 42 ;)


07 Şubat 2012

Bekleme Yapma, Yeni Bir Hayatı Yakala!

Yenibiris.com’un, iş hayatında yükselmek ve beklentilerine kavuşmak isteyenleri harekete geçirecek yeni reklam kampanyasının çıkış noktası mutsuz yaşamlarını değiştirmek için girişimde bulunmak yerine atıl kalan, oyalanan, oturdukları yerde mucize bekleyen kişiler.

''Bekleme Yapma!'' reklam filmi, iş hayatında, kariyerinde bir türlü istediği yere gelememiş, en verimli yıllarını bir umutla bekleyerek ya da sadece şikayet veya oyalanma ile vakit kaybederek geçirenleri, harekete geçmeden şartların değişmeyeceği gerçeği ile yüzleştirirken, etkin bir harekete geçme yolu olarak da Yenibiris.com’a girmelerini tavsiye ediyor. Bekleme yapmak yerine Yenibiris.com’un portföyündeki binlerce şirketin yüzbine yakın iş imkanı içinde, beklentilerini karşılayacak yeni bir iş fırsatına sahip olmayı öneriyor. Mutsuz ortamlarda sıkışıp kalmak ya da iş bulamamaktan yakınıp durmaktansa, Yenibiris.com’da özgeçmiş hazırlayıp, ilanlara başvuru yaparak yeni bir hayatı yakalamanın mümkün olabileceği vurgulanıyor.

Bekleme yapmaktansa iş hayatındaki fırsatları yakalamak için www.yenibiris.com'a tıklayabilirsiniz.

02 Şubat 2012

YÜKSEKLİK KORKUSU VE PAUL AUSTER

Paul Auster, sevgili başbakanımızın esip gürlemesiyle anlı şanlı milletimizin zihninde en azından bir yer edinebildi. Malum başbakanımız tarafından eziklenmiş olsa bile, bu zihinsel jimnastik Türk okuru açısından en azından merak uyandıracak talihli bir olaydı. Hemen Ömür Gedik'in basketbol şampiyonasında protestolar yükselmeye başladığında "Ayyyy, elaleme rezil oluyoruz," paniğine kapılmayınız lütfen. Zaten halihazırda, güzel ve yalnız ülkemde olup bitenlerle elaleme fena halde rezil olmuş durumdayız.

Velhasılı kelam ucuz politikayı bırakıp (yukarıda yazdıklarımla ucuz politikanın alakası yoktur) Paul Auster'ın en sevdiğim romanından bahsetmek istiyorum. Mr. Vertigo (Yükseklik Korkusu) yazarın 1994 yılında yayınlanan kitabı. St. Louisli bir yetim oğlanın (Walt), Yehudi Usta olarak bilinen tuhaf bir adamla çıktığı yolculuğu anlatır. Yolda bir parça kırsal Amerika'nın bir tablosu oluşmaya başlarken, biz okurlar belli bir disiplin (hatta bazen acımasızcasına duygusal tehditlerle) insanın suyun üzerinde, hatta havada yürüyebileceğini okuyarak şoklar yaşarız. Hatta bir süre sonra bizim de uçabileceğimizi düşünmeye başlarız. Ara sıra denemediğim şey değil.

Bu tuhaf kitapta en yalın gerçeklikle en masalsı hayaller en tuhaf kurguyla birleşir; ortaya insanın ufkunu açan bir metin çıkar. Kitaptan küçük bir alıntı:

"Kendin olmaktan vazgeçmeyi öğrenmelisin. İşte dönüm noktası budur ve sonrası çorap söküğü gibi gelir. Bedeninin buharlaşmasına izin vermelisin." 

Zaten Auster'ın kahramanları kitabın başında hep başka bir şeydir, sonra adım adım başka bir şeye dönüşür ve bu ne iyi ne de kötü bir şeydir, sadece farklı bir durumdur, o kadar. Yükseklik Korkusu'nda da ailesi Klu Klu Klax tehdidi altında olan yetim Walt, yukarıdaki tavsiyelere uyarak sadece havada yürümekle kalmaz, aynı zamanda bütün ülkede büyük şöhret kazanır. Aslında Yehudi Usta'nın da tek ihtiyacı, gösterisine bir "yetenek" eklemektir.

Paul Auster'ı merak ediyorsanız ve okumakta zorlanıyorum diyorsanız, onu bu kitaptan başlayarak okuyun derim. Modern zamanın - zamanın ruhunun - en iyi gözlemcilerinden biri olan bu usta yazarı seveceğinizden eminim. Tavsiye ;)

18 Ocak 2012

ZENNE THE MOVIE


Ahmet Yıldız'ı uzaktan tanırdım. Eşcinsel olduğunu açıkladığı için annesinin nefretini kazanıp babasının kurşunlarıyla gencecik yaşında yaşama gözlerini yuman Ahmet Yıldız... Güzel bir adamdı, biraz hiperaktifti, ama bir odaya girdiğinde bütün gözleri üzerine çekecek kadar ışıltılı, hatta görkemli biriydi. Yaşasaydı ne olurdu bilmiyorum; tek bildiğim onu etrafına yaydığı hayatla hatırlayacağım. Tıpkı bir yıldız gibi. Kayan bir yıldız belki.

Zenne filminin tanıtımları yaklaşık 2 ay önce dönmeye başladı. Açıkçası medya da ilgisini eksik etmedi. Hatta Ahmet Yıldız cinayetine bile belki bu kadar ilgi gösterilmemişti. Tanıtımlarla ilgili tepkiler daha çok Ahmet Yıldız isminin kullanılmasına (sömürülmesine) yönelikti. Oysa ben böyle bir konunun sinemada işlenmesinin, dramatik etkisi sayesinde daha büyük kitlelere ulaşacağına inananlardanım. Filmi festivalde gördüklerini, sinemasal açıdan hiçbir değeri olmadığını söyleyenler de vardı. Kendi gözümle görmeden karar verme gibi bir yanım olmadığından, bu eleştirilere de kulaklarımı kapattım. Hatta baş kahramanlardan "Can'la Ahmet, nasıl oluyor da bir anda canciğer kuzu sarması oluyor?" eleştirisi vardı ki camiayı bilen herkes bunun cevabını hakkıyla verebilir sanırım.


Ve dün akşam Zenne'yi seyretmeye gittim.

Filmi, ben yönetmen olsaydım... gözüyle seyretmeden edemedim. Çünkü...

Devamlılık hataları çok amatörceydi, daha filmin en başından öyle bariz devamsızlıklar vardı ki sonrasındaki hataları yakalamaya programlanıyor insan. Örneğin bir sahnede Can'ın kopçası açık, sonra kapalı, sonra yine açık gibi...

Tilbe Saran (Can'ın annesi), Jale Arıkan (Can'ın teyzesi), Tolga Tekin (Can'ın ağabeyi), Rüçhan Çalışkur (Ahmet'in annesi) gibi oyuncular, müthiş anlar yaratmışlar, Ahmet'i oynayan Erkan Avcı ve Can'ı oynayan Kerem Can sanki filmin ortalarından sonra daha bir açılıyorlar, ama casting konusunda daha iyi bir seçim olabilirdi ya da yönetim biraz zayıf kalmış olabilir. Ama dediğim gibi... Örneğin Can'ın ağabeyi Cihan'ın askerlik sonrası travmalarının patlaması sayılabilecek balkon sahnesi, yarattığı gerilimle içimin titremesine neden oldu.

Araya serpiştirilen hayal sahneleri (genellikle Can'ın dans ettiği hayal dünyası) hem sanat yönetimi açısından zayıftı (bunda Kerem Can'ın kötü dansı da etkili) hem de hikayeye anlamlı bir katkı sağlamıyordu.

Amma velakin...

Birbirini tanımayan üç insanın hikayelerinin birleşip, sıkı olmasa da samimi bir dostluğa giden yolda başlarına gelenleri üst üste inşa eden hikaye örgüsüne bayıldım. Ahmet Yıldız cinayetini bilen herkes hikayenin nasıl biteceğini biliyor sonuçta. Yine de sinema izleyicisinin çok kolay anlayabileceği neden sonuç ilişkileriyle gerilim o ana kadar taş üstüne taş konarak artırılıyor, hayatın birçok anına temas ediyor.

Ahmet'in "ataerkil" annesi Kezban'ın "iktidarsız" kocasına duyduğu nefret, oğlunda hissettiği şeyin gerçek olması korkusuyla başka tür bir nefrete dönüşüyor.

Can'ın şehit asker eşi olan annesi, büyük oğlunun askerlik sonrası yaşadığı travmalar da eklenince küçük oğlunun askerlikten kaçmasını, dolayısıyla eşcinselliğini destekliyor. Dolayısıyla zaten romantik biri olsa da bir parça çatlak olması kaçınılmaz bir "mıntıka" yaratıyor.

Danny, geçmişindeki talihsiz olayın suçluluğunu içinden atamazken, Ahmet'in yaşadığı ikilemi önce anlamasa da onun hayatını kurtarmayı, dolayısıyla geçmişinden getirdiği acıyı bir nebze olsun hafifletmeyi amaç ediniyor.

Can, tam da Armistead Maupin'in Kent Masalları (arşiv) serisinin 2. kitabında kimliğinin aslında hayata bir engel olmadığını anlamasıyla "aydınlanan" eşcinsel karakteri gibi, her ne kadar açıkça ortaya koyup savunsa da cinsel kimliğinin ezikliğiyle hayata tutunmaya çalışıyor.

Buna benzer daha birçok anlar bütünü var filmde. Askerlik karşıtı duruş da filmin en belirgin parçalarından biri. (Ve evet, Alman Spiegel dergisinin yazdığı gibi, TSK'nın elinde dünyanın en büyük eşcinsel porno arşivi var.) Belki filmi eleştirenlerin hissedip dile getiremediği de bu karmaşık gibi görünen ilişkiler ağı. Belki araya girip (hayal sahneleri gibi) izlerken konuya "yabancılaşma" duygusu veren sahneler olmasa (ya da bunlar anlamlı bir şekilde kullanılsa) çok daha akan bir olay örgüsü yakalanabilirdi.

Gelin görün ki özellikle filmin 2. yarısından itibaren hem rahatlayan oyunculuklar hem de artan duygusal gerilimle, gözlerimin yaşarmasına, sonlara doğru yanaklarımın ıslanmasına ben şahsen kendim engel olamadım. Engel olmaya çalıştığım da söylenemez zaten. Denesem bile elimden bir şey gelmezdi.


Özetle, muhtemelen daha büyük imkanları olsaydı teknik açıdan çok daha özenli bir film ortaya çıkabilirdi. Yine de bütün eleştirilere (ve dahi eleştirilerime) rağmen, Ahmet Yıldız cinayeti üzerinden toplumdaki homofobinin çok daha geniş kitlelere gösterilmesi, üstelik dizi izleyerek modernleşen güzel ve yalnız Türkiyemin dramatik etki sayesinde böylesi bir nefret üzerine biraz olsun düşünmesi açısından bu filmin sinemada yeni eşcinsellik hikayelerine yol açacağına inanıyorum. Her ne kadar eleştirilse de filmin tanıtımı bu kadar yoğun yapılmasaydı, daha önceki birçok iyi niyetli yapım gibi bu filmin de güme gitme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu unutulmamalı.

Dediğim gibi bütün falsolarına rağmen hikayenin kurgusu, can yakan sahneleri ve homofobinin bir annenin kendi oğlunu öldürtmeye kadar varan bir nefrete nasıl dönüşebildiğini görmek için bu filmi mutlaka izleyin. Daha iyilerinin yapılması ve Türkiye'de hasır altı edilmeye teşne böylesi konuların daha geniş kitlelere yayılması umuduyla izleyin.

Ve gencecik yaşında en parlağından bir yıldız gibi bu hayattan gelip geçen Ahmet Yıldız'ı (ve daha nicelerini) düşünün... Pırıl pırıl hayatların sönmesine değer mi? diye düşünün... Her tür ayrımcılığa karşı durabilmek için kendinize bir gerekçe daha edinin.