30 Ekim 2010

SON DAKİKA HALLOWEEN ÇÖZÜMLERİ!!!

DILBERT
DOMO-KUN

CADILAR BAYRAMI VE KARAKONCOLOS

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde (M.Ö. 6000-7000) eski İrlanda'da başlıca işleri tarımcılık olan Gaeller diye bir halk varmış. Pagan halk, birçok tanrıya tapar, ekinlerin biçildiği günlerin sonunda bu dünya ile öteki dünya arasındaki çizginin iyice inceldiğine, yılın "aydınlık" günlerden "karanlık" günlere geçildiğine inanırmış. Çünkü hasat bittiğinde etraflarındaki bitkiler ve hayvanlar ölmeye başlarlarmış, bu yüzden de Gaeller ölülerin kendilerine ulaşmaya çalıştıklarını düşünürler, kendilerini ve ürünlerini kutsamak ve arınmak için ateşler yakar, ateşlerin arasından, üstünden geçerlermiş. Samhain (saavin diye okunur ve eski İrlandaca'da "yaz sonu" anlamında) adını verdikleri bu festivaller, bir süre sonra kimilerine göre Kelt takviminin yılbaşı sayılmış.

Festivalde ölümü temsil etmek için maske takan genç erkekler, yüzlerini karaya boyayıp bembeyaz giyinir, devasa şalgamları oyup fenerler yapar olmuşlar, böylece ölüleri uzak tuttuklarına inanırlarmış... Gel zaman git zaman ada antik Roma etkisiyle hristiyanlaşmış ve Samhain festivali "bütün azizlerin günü" (all-hallows-even) ile birlikte kutlanmaya başlamış. 16. yüzyıla geldiğinde 31 Ekim tarihi kısaca Halloween olarak anılıyormuş. O gece maske ve kostüm giyen insanlar yiyecek ve içecekleri paylaşıyor, bir taraftan da birbirlerinin kaderlerini öğrenmek için fal bakıyorlarmış.


Halloween Amerika'da da kutlanmaya başlayınca şalgam yerine daha büyük olan balkabakları oyularak fenerler yapılmaya başlanmış. Bu arada çocuklar da ellerine birer çanta alıp, giyebilecekleri en korkunç kıyafetleri ve maskeleri kuşanıp önünde balkabağı feneri yanan evlerin kapısını çalmaya, ev sahipleri şeker vermezlerse onların başlarına binbir bela açacaklarını (trick or treat?) söylemeye başlamışlar. Başa açılacak bela da korkunç bir şarkı ya da hayalet hikayeleri olurmuş, o yüzden çocuklar ev sahipleri korkmak istemiyorlarsa paşa paşa şekerleri peşinen vermelerini isterlermiş. 

Bir ara Cadılar Bayramında çocuklara elma şekeri vermek pek modaymış, ama kötü kalpli insanlar bu elmaların içine çivi, jilet vb. kesici cisimler yerleştirip, çocuklara zarar vermeye başlayınca, anne babalar elma şekeri kabul etmeyi yasaklamışlar. Zaten kötü kalpli insanlar, Cadılar Bayramı haricinde de çocukları elma şekeriyle kandırıp kaçırmaya, kötülüklerine kötülük katmaya başlamışlarmış. 

Genç kızlar da o gece aynaya bakarlarsa, müstakbel kocalarını görebileceklerine inanır, bütün geceyi mum ışığında aynanın önünde geçirirlermiş. Tabii Cadılar Bayramı bununla da kalmamış, insanlar şehirlerde yaşamaya başladıktan sonra bir sürü şehir efsanesine de yol açmış. İnsanlar birbirlerini korkutmak için birbirinden korkunç hikayelerle başkalarını korkutmaya, hatta bazı zamanlar gerçekten birbirlerini öldürmeye başlamışlar, ama bu söylediğim ikincisinin de çoğu şehir efsaneleri olmakla kalmış. (Mesela blog yazarı, yazıyı yazarken sürekli bağlantının kesilmesinden, bir sürü şeyin ters gitmesinden kıllanmışsa da özellikle internet bağlantısı konusunu TTnet'in basiretsizliğine bağlayıp korkularının üstesinden gelmeyi becermiş, olanları "hadi canım sen de!" diyerek geçiştirmiş.

Cadılar Bayramının benzeri Anadolu'da da (Trabzon civarı) Kalandar Eğlenceleri olarak kutlanırmış. Kalandar, yörenin kadim takviminde Ocak ayı anlamına geliyormuş ve yılbaşı eğlencesi için karakoncolos kılığına giren çocuklar ve gençler bir sopanın ucuna astıkları torbayla kapı kapı gezer, yiyecek içecek toplarlarmış. Karakoncolos 24 Aralık - 6 Ocak tarihleri arasında yer altından çıkıp insanlara zarar vermeye çalışan iblislermiş. Yüzleri kapkara olan bu iblislerin ayı gibi postları varmış ve bellerinde çanlar taşırlarmış. Tabii onlarla birlikte arçuriler, kapreler, dağ adamları ve benzerleri de eksik olmazmış.

31 Ekim gecesi bir partiye katılmaya niyetlenen blog yazarı, neyi kutlayacağımı bilmeden hiçbir partiye gitmem diyerek, araştırmasını yapmış, üzerinde düşünüp taşınmış ve her günün farklı farklı nedenlerle kutlanabileceği sonucuna varmış. Velhasılı kelam zaten "deliye her gün bayram" değil miymiş? O zaman herkesin Cadılar Bayramı kutlu olsunmuş...

Gökten 3 elma düşmüş, bir yazarın başına, biri delilerin başına, üçüncüsü de içindeki jiletle partileyenlerin başına düşmüş. Herkes ermiş muradına, OSHUBU! okuyanlar çıksın kerevetine... ;) 


HAPPY HALLOWEEN!

21 Ekim 2010

EVA MENDES SEX TAPE

Madem daha ürün ortada yokken Google'da en çok aranan kelime gurubu "Eva Mendes Sex Tape", madem OSHUBU!da masum bir Eva Mendes yazısı her gün en az 50 hit alıyor, madem bu fıstığı bu kadar beğeniyoruz, işte size EVA MENDES SEX TAPE... :)







BİR KİTAP OKUDUM, ÇOK KIKIRDADIM: GİZLİAJANS

İtiraf ediyorum, Türk yazarlara karşı hep mesafeli olmuşumdur. Memduh Şevket Esendal severim mesela, Necati Cumalı da severim. Bilge Karasu'nun Kılavuz'unu, Murathan Mungan'ın ilk öykülerini de severim. Ama Elif Şafak okurken neresinden tutacağımı bilemem. Ya da Orhan Pamuk'un ağdalı ağdalı bıybıyını (kendisiyle de karıştırıyor olabilirim bu durumu) ne yapacağımı kestiremem. Gelgelelim İhsan Oktay Anar'a bayılırım.

Böylesi gelgitler arasında, Türk yazarların kitaplarına mesafeli yanaşmam normaldir sanırım. Amma velakiiiiin... @robonuts sağolsun, daha önce kitapçılarda görüp, elimi atıp, sonra geri bıraktığım GizliAjans'la ilgili güzel şeyler duyunca, hemen bir tane edindim. Uzunca bir süre de okunacak kitaplar arasında kaldı. Oysa okumaya başladığım anda elimden bırakamadım, desem yeri var.

Neden mi? Bir kere daha Alper Canıgüz yazmaya başlar başlamaz, beni ters köşelere yatırmaya başladı. Sadece hikayenin akışında değil, tek bir cümlenin içinde bile insanı ters köşeye yatıran bir tarzı var. Eh, böyle olunca da kıkırdamadan edemiyorsunuz. Gerçekten bak. Böylesine kıkırdayarak okuduğum nadir kitap vardır; bunlardan biri de Genç Kızlar Labirenti ve Zeytinli Labirent gibi absürt romanların yazarı Eduardo Mendoza'dır. Türkiye'de de böylesi güçlü bir absürtlük ve güldürü eseri çıktığı için fena halde gurur duydum. Cem Akaş'ın da hakkını yememek lazım elbette.

Gizli Ajans'ın kahramanı reklam yazarıdır, işsizdir, askerden köylü bir arkadaşıyla ve birbirinden enteresan komşularıyla bir apartman dairesinde oturmaktadır ve çok içmektedir. Sonra bir gün bir iş teklifi gelir ve reklam ajansıyla görüşmeye gider. Oysa patron karalar karası bir kedi olan "Bay Şeytan"dır. Dahası daha ilk gününde art direktörü Sanem'le destansı bir aşk yaşamaya başlar...


Saçmalık, delilik aklımızın ufuklarını geliştiren şeylerdir, diyen Alper Canıgüz'ün başka bir blogda söylediklerini okumak isterseniz tıklayın. Ama siz en iyisi GizliAjans'la başlayıp Alper Canıgüz'ün kalemine balıklama dalın derim, çok kıkırdayacağınız garanti... :)

TÜRBAN NE YANA DÜŞER USTA, KAMUSAL ALAN NE YANA?


Bunca türban, başörtüsü kıyametinden sonra bugün önce "zorla başı örttürülen kızların acaba yasağı gizliden gizliye destekleyip desteklemediğini merak ettim, sonra Twitter'da "kızlar neden başlarını örtmek isterler?" diye sordum. Hülya Avşar'ın selülitleriyle ilgili bir link atsam kesinlikle çok daha fazla insan ilgilenirdi, ama tahmin ettiğim üzere ya konuya yüzeysel bir aşinalık yaşadıklarından ya da muhtemelen karışmak istemediklerinden çok fazla görüş gelmedi. Keza bugün Hürriyet'te türbanla ilgili gayet makul bir tartışma zeminine işaret eden Cüneyt Ülsever'in yazısına da fazla ilgi olmadı. 

Aslında bir kadının - reşit olduğu sürece genç yaşlı fark etmez - türban takmasından çok, özellikle reşit olmayan ve henüz reşit olmuşların neden başını örtmek istediğini merak ediyordum. 

"o yaşlar delidir...dikkat çekmek ? kahraman olmayı istemek? aidiyet duygusu? daha çok şey yazılır da zaten içim şişti dün :(" dedi arkadaşlarımdan biri. Gerçekten de kanımızın kaynadığı çağlarda hepimiz farklı olmak isteriz, kendimizi ispatlamak isteriz, ama bir kızın başını örtmesi gerçekten çıkıntılık yapma isteğiyle bağdaşır mı? Neden bağdaşmasın, ama bu sefer dini özgürlükle ne ilgisi kalır? 

"13-14 yaşlarındayken bi arkadaşım vardı. Zorla takmaya başladı. Bizi görünce kaçıyodu utandığı için." dedi başka bir arkadaşım. Aile baskısı, özellikle küçük yaşlarda önemli bir etken bence de. Sadece başını örtmek mi? Sadece evden uzaklaşmak için bile gencecik kızlar mutsuzluğa doğru yelken açmak pahasına evlilik maceralarına atılmıyorlar mı? Burada da din özgürlüğünden bahsetmek zor.

"özgürlüğünün kısıtlanmasını özgürlük sandığı için... ya da *küçümseme sözü* olduğu için olabilir mi?" diyor başka bir arkadaşım. Bu seferki bir kadın. Cinsel ayrımcılık yapmak istemem ama kendi cinsinden olanı belki de haklı olarak küçümsüyor bunları söylerken. Gerçekten de baş örtmek, fiziksel anlamda bariz bir kısıtlama bana göre. Aşağıdaki protesto karikatürü de bu açıdan cuk oturuyor.

Sakın ha, yanlış anlaşılmasın. Dindarlığı veya din özgürlüğünü sorgulamıyorum. Sadece bir kadın, neden kendisini kapatmaya çalışır, onu anlamaya çalışıyorum. İslamın çelişkileriyle ilgili bir arkadaş gayet güzel bir karşılaştırmalı yazı yazmış. Ondan edindiğim izlenim; Türkiye'de diyanet işlerinin yeterince cesur olmadığı, belli siyasi tabanları ürkütmemeye çalıştığı yönünde... doğru da olabilir. Diyanet başkanının çıkıp "örtünmek ön şart değildir" demesi bile, neyin ön şartı gibi soruları beraberinde getirecek kadar silik ve güçsüz. 

Diğer yandan İslami gereklerin, artık günümüze uyarlanmasının zamanı geldi de geçiyor, izlenimini ediniyorum. Çünkü İslam'ın ilk yıllarındaki ilk derdi, kız çocuklarının öldürülmesinin adetten sayıldığı, kadına değer verilmeyen cahiliye devriydi. Erkek egemen bir anlayışta kadınlara değer verilmesini sağlamak için de - yine o günün şartları göz önüne alındığında - İslami kuralların erkeklerin rahatsız olmayacağı şekilde hadislere yansıdığını düşünenlerdenim. Yani kadın erkekle eşit olmasa da en azından insani bir takım haklarına kavuşuyordu, ama cennette bile dolgun göğüslü genç kızlarla ödüllendirilenler erkekler oluyordu örneğin. Kadınlarsa daha çok erkeğine çocuk veren, onun ihtiyaçlarını yerine getiren, namuslu olması gereken ve gülümseten bazı güncel yorumlara göre "hafifçe" caiz varlıklardı. Yani o dönemde, cahiliye devrine karşı bir devrim sayılabilecek bu hareket, o dönemin şartlarında geçerli olabilir.

Oysa bugün artık kadın her yerde. Dahası kadınlar eskisine oranla daha eğitimli (ya da en azından öyle olması gerekir) ve İslam'ın günün şartlarında, kendi haklarını daha da artıran bir şekilde yeniden yorumlanmasını en çok onlar istemeliler. Kadın-erkek İslam'da da eşitse, neden erkekler başı açık dolaşırken kadınlar saç telini göstermeyecek bir şekilde örtünmek zorunda kalsın. Çok mu çocukça bu argüman? Ama eşitliğin de en bariz göstergesi değil midir? Sadece baş örtmek de değil, İslam kadının miras hakkından toplumdaki yerine kadar hala özgürlüklerini kısıtlıyor (tekrar ediyorum; İslamiyetin ilk yıllarında kadınların gelişimi devrim niteliğinde olmalı diye düşünüyorum).

Bir de kamusal alan meselemiz var değil mi? Açıkçası türbanlı bir yargıçla kızıl saçlı bir yargıç arasında bir tercih yapmam gerekirse, dinsel bir nesneyle karşıma çıkan bir yargıcın vereceği karara güvenmem zor olurdu. Yanlış karar vereceğinden değil, kızıl saçlı yargıç da benim gibi düşündüğünden değil, sadece ben neye inanıyor olursam olayım, hukuk tarafından değil, bir inanç tarafından yargılandığımı düşüneceğimden... O yüzden de Cüneyt Ülsever'in ortaya koyduğu tartışma zemini umarım bir çözüm olacaktır. Aksi takdirde türban-başörtüsü derken, iyice gına gelecek hepimize, "amaaan, ne haliniz varsa görün" deyip işin içinden çıkacağız. 

"eger saçı düzgün taranmamışsa örtmek ister belki de" diye cevap vermiş arkadaşlardan biri. Kadınlar söz konusu olduğunda, açıkçası bu bile beni şaşırtmaz. Ama dediğim gibi, bugün eşitlik ve özgürlük adına erkek egemenliğin ekmeğine yağ sürecek şekilde kendi bedenini kısıtlayan, sınırlayan kadınları, kızları anlamak konusunda çok zorlanıyorum.

17 Ekim 2010

KICK-ASS RULZ!

Filmi şimdi izledim, biraz araştırınca Marvel'in gerçekten böyle bir çizgi roman serisi de varmış. Lise öğrencisi Dave, "geek" arkadaşlarıyla okulun neredeyse görünmez çocuklarından biri; her "geek" gibi çizgi roman hastası, günün birinde neden ben de olmayayım diye düşünüyor ve süper kahraman olmaya karar veriyor. Bir dalgıç kıyafeti sipariş ediyor ve kendisine KICK-ASS diyor. Seyrederken gülseniz mi ağlasanız mı bilemeyeceğiniz ilk seferi, sonraki sözüm ona süper güçlerini Dave'e kazandırıyor. Söylemeyeyim ne olduğunu, seyredince anlayacaksınız.

Sokakta kayıp ilanını gördüğü kediyi arayışında da tesadüfen bir olaya karışıp, olayı cep telefonlarıyla çekenler ve YouTube sayesinde bir anda sosyal süper kahraman haline geliyor. Dahası, yalnız olmadığını, sıradan görünen başka insanların da aslında kendisi gibi süper kahraman olduklarını keşfediyor; Big Daddy (BD), HitGirl (HT) ve Red Mist.

Bir Superman, Batman, Spiderman ya da ne bileyim bir Sin City filmi bekliyorsanız yanılırsınız. Filmdeki tüm süperlikler fazlasıyla "raw", yani süper kahramanların üzerine oturan süper kıyafetler, süper bedenler, müthiş yüzler beklemeyin. Kötü bir patron, patronun oğlu, okulun güzel kızını bekleyebilirsiniz, ama bunlar da bildiğiniz süper kahraman filmlerinden bildiğiniz karakterler değil pek fazla. Tam bir gençlik filmi diyorsunuz, birden ne olduğunuzu anlamadan Kill Bill'e dönüşüyor, sonra bir bakıyorsunuz süper kahramanlarla dalga geçiyor, sonra bir anda bir sürpriz yapıyor. Özetle, sinemalara geldiğinde mutlaka seyredin, başka yerden bulurum diyorsanız (ki ben öyle yaptım) popcornlarınızı ya da çekirdeklerinizi, kolalarınızı ya da biralarınızı alın ve filmin karşısına geçin.

Uzun zamandır bir süper kahramanı bu kadar alkışlayarak seyretmemiştim. Evet, evet, çocuklar gibi sevinçle alkışladım, çünkü hem çok eğlendim hem de hikayedeki ince zekaya bayıldım. Nicolas Page sevenlere de filmde önemli bir rolü olduğunu söyleyeyim (ben pek sevemiyorum bu adamı, ama sevenleri var, biliyorum). Üstelik filmin müzikleri de süper... Çok eğlendim, çoooook. ;)


KICK ASS - THEATRICAL TRAILER from Ignition on Vimeo.

16 Ekim 2010

KOKUSUZ ADAMIN KOKU MERAKI...


Can Kardeş kitaplarının hayal dünyasından çıkıp Enid Blyton'lar, Agatha Christie'lerle daha somut bir dünyaya adım attıktan sonra lise yıllarımda okuduğum ilk "roman" Patrick Süskind'in Koku'sudur. Tıpkı Azeri yazar Samed Behrengi'nin Ulduz Kızın Kargaları, Ulduz Kızın Konuşan Bebeği kitaplarında (Can Kardeş) olduğu gibiydi, Koku'nun başından itibaren başka alemlere uçmaya başlamıştım. Ama bu kitabı okumak aynı zamanda, artık yetişkin biri olduğumun da kendime ispatlarından biriydi. Dahası finaliyle neredeyse aptala dönmüş, hafzalam almadığı için finali tekrar tekrar okuma ihtiyacı duymuştum.

Az önce filmini tekrar izledim. Bence romandan sinemaya uyarlanan en iyi filmlerden biri The Perfume. Görselliğiyle izleyiciyi 16. yüzyılın ortalarına götürürken, oyuncuların da müthiş becerisiyle, çoğunlukla nefesinizi tutuyor, hikayenin ritmiyle nefes almaya başlıyorsunuz. Film kokuyu almanızı sağlamıyor, ama o duyguyu iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Sırf bu nedenle bile romanın iyi bir uyarlaması olduğu söylenebilir; sonuçta romandan da kokuyu almıyorsunuz, ama "Kurbağa" Jean Baptiste sayesinde kokuyu zihninizde hissediyorsunuz. Koku, balık pazarının ortasında doğan, doğduğu anda annesini kaybeden, daha sonra evlatlık verilen, kurbağaya benzediği için hor görülen "kokusuz" çocuğun hikayesi. Her şeyin kokusunu alabiliyor, parfümlerin formülünü çözebiliyor, ama kendisi kokmuyor. Büyüyünce tek derdi "kokuyu saklamak" halini alıyor; bunu yapabilmek için cinayet işlemesi gerekse bile...


Perfume: Story of a Murderer from Santiago Vazquez on Vimeo.

Bugün artık aromaterapinin etkileri bilimsel olarak kanıtlanmış durumda. Shiseido markasını bilirsiniz; arkadaşım pazarlama direktörü olduğu için, ne şanslıyım ki ben biraz daha yakından biliyorum ;) Arada sırada yurt dışındaki seminerlerden bilgilerini paylaşır: Örneğin greyfurt kokusunun metabolizmayı hızlandırdığını ve yağ yakımına yardımcı olduğunu da bu sayede biliyorum.  Öte yandan hemen girişten itibaren taze ekmek kokuları yayan süpermarketlerde satışların arttığını biliyor muydunuz? Bu da kanıtlanmış bir olgu. İngiltere'de yapılan bir deneyde, taze ekmek kokusunun havalandırmadan verilmesi bile insanların sepetlerini %50'ye varan oranlarda daha fazla doldurmalarına neden oluyor. Bununla birlikte bitkisel özyağlar, yüzyıllardır özellikle tedavi amaçlı kullanılıyor.

Peki süründüğünüz anda herkesin sizi seveceği ya da görünmez olabileceğiniz ya da korku salabileceğiniz ya da başkası olabileceğiniz kokular olsaydı? Tüm dünyanın ayaklarınıza kapanmasını sağlayacak kokular? İşte Patrick Süskind romanında bunu anlatıyor,  Tom Twyker'in yönettiği film ise görsel zenginliğiyle kokuyu neredeyse somutlaştırıyor.

Diyeceğim o ki roman-film ikilileri arasındaki en iyi uyarlamaya tanık olmak için, okumadıysanız mutlaka okuyun, seyrettiyseniz bile okuduktan sonra filmi tekrar seyredin. Tavsiye ;)

13 Ekim 2010

PLATON BİR GÜN KOLUNDA BİR ORNİTORENKLE BARA GİRER...

Popüler felsefeyi sevdiğimi biliyorsunuz. Daha önce Simpsonlar, Seinfeld, Harry Potter vs. üzerinden felsefeyi anlatan popüler bir seriden bahsetmiştim. Şimdilerdeyse çok eğlenerek Platon Bir Gün Kolunda Bir Ornitorenkle Bara Girer... kitabını okuyorum. Bu sefer felsefe, fıkralar ve fıkraların mantığı üzerinden anlatılıyor.

Ortaokul mu lise mi hatırlamıyorum, ama felsefe ve mantık dersinde önermelerle karşılaştığımda nasıl hayran kaldığımı hatırlıyorum. Sözün matematiği gibi gelmişti ki yanlış sayılmaz sanırım. Felsefe akımları da önermelerden yola çıkıyor ve meseleleri sorguluyor. İşte bu inciği boncuğu sorgulama halini seviyorum felsefenin...


Kitap Thomas Cathcart ve Daniel Klein imzası taşıyor. Harvard'lı felsefe profesörü bu iki zat. Keyifli ve en sade haliyle felsefe akımlarına bir göz atmak isterseniz, müthiş bir kitap. Özenli tasarımına da bayıldım...

Günün anlam ve önemine uygun olarak Bilimsel Yöntem başlığı altında bir alıntı, kitaba dair fikir verecektir:
{
Bir bilim adamı, karısıyla arabalarına atlamış, taşrada geziye çıkmıştır. Kadın birden, "A, bak," der, "koyunların hepsi kırkılmış." "Hı-hı," der bilim adamı, "bize bakan tarafları öyle."
 İlk bakışta şöyle düşünebiliriz: Kadın sadece sağduyunun bakış açısını ifade ederken, bilim adamı ise duyuların sunduğu kanıtların ötesine geçmeyen daha temkinli, daha bilimsel bir bakış açısına dayanmaktadır. Bu düşünce yanıltıcıdır. Aslında çoğu bilim insanının daha bilimsel hipotez sayacağı görüşü ifade eden kadındır. Deneycilerin "deneyimi" sadece doğrudan duyusal deneyimle sınırlı değildir. Bilim insanları, olasılıkları hesaplarken ve daha genel çıkarımlarda bulunurken önceki deneyimlerinden yararlanırlar. Fıkrada bilim adamının karısının söylediğinin özü şudur: "Koyunların, en azından bize bakan yanlarının kırkıldığını görüyorum. Çiftçilerin genelde koyunların tek yanlarını kırkmadığını ve burada söz konusu çiftçi öyle yapmışsa bile bu kadar çok koyunun tepenin yamacındaki çayıra, hepsinin birden kırkılmış tarafının yola dönecek şekilde yayılma olasılığının çok düşük olduğunu önceki deneyimlerimden biliyorum. Bu nedenle gönül rahatlığıyla, 'Bu koyunlar tamamen kırkılmıştır,' diyebilirim."
Bu durumda fıkradaki bilim adamının fazla eğitimli dallamanın teki olduğunu varsayabiliriz. Aslında genel olarak, geçmiş deneyimlerinden çıkarım yapamayan kişinin boş kafalı veya daha kaba tabirle tam bir salak olduğunu kabul ederiz.
} 
Sanırım günün anlam ve önemini söylememe gerek yok. Televizyondaki tartışma programlarında her konunun bilim adına nasıl çarpıtıldığına mutlaka tanık oluyorsunuzdur. ;) 

08 Ekim 2010

GAP LOGOSUNU NEDEN DEĞİŞTİRİR?


1969 yılında San Francisco'da doğan giyim markasını, haklı olarak fazla Amerikan bulurum. Bana hitap eden bir marka hiç olmadı. Ama sonuçta bütün dünyada iyi bilinen bir marka olması hasebiyle hemen hepimizin gözlerimizin önünde bir marka aynı zamanda. Amerika'da Starbucks kadar olmasa da yaygın olan markanın, dünya çapında da 300 civarında mağazası var.

41. yılında bir bakıyoruz ki, 6 Ekim tarihi itibariyle kurumsal sitede yeni bir logo yayınlanmış. Tecrübeyle sabittir ki, böylesi bir logo değişimi sadece yaratım aşamasında bile milyonlarca dolar değerinde. Üstüne bir de bütün mağaza tabelalarını, etiketleri, vs. düşünün. Ciddi bir operasyon yani.

Peki bir kurum logosunu neden değiştirir?
- Markalar da yaşayan varlıklar olduklarından, günü yakalamak adına yüzlerini değiştirmek isterler. Amaç tabii ki trendler doğrultusunda genç kitleleri yakalamak, mevcut müşterilere de bir yenilik sunmaktır. GAP uçurum anlamına geliyor zaten, abartmak istememiş olabilirler.
- Değişimin bir nedeni de (hiç istenmese de) markanın tıkanmasıdır. Logo değişimi, beraberinde yeni stratejileri de getiriyorsa amaç ya pazar büyütmek ya da değişimle mali zorlukların üzerinden gelmektir (ki satışlarla ilgili malum krizin de etkisiyle problem söz konusu). Geriye dönüp baktığımızda 2007 yılı başında CEO'nun değiştiğini görüyoruz. Bu da logo değişiminin altında, stratejik bir değişimin de yattığını gösteriyor. Çüşşş, 2007 yılından bahsediyorsun, diyebilirsiniz. Ben de, boru diil, naaber? derim. Marka olmak Hülya Avşar olmak kadar kolay değil maalesef.

Peki GAP logo değişimiyle ne anlatmaya çalışıyor olabilir?
- Logoyu görenlerin çoğu "bu ne be?" tadında tepki gösteriyor, çünkü GAP eski logosuyla belli bir klas yaratıyordu. Tabii iş sadece logoda bitmiyor; iletişimin genelinde klasik ve şık havası vardı.
- Oysa trendler, sadeliği, tırnaksız serif yazı karakteri ve degrade renkleri gösteriyor. Ve inanın bana, bu trendler ciddi araştırmalar (psikolojik, coğrafi, demografik vs.) ile destekleniyor. Yani şu dakika gözünüze güzel gelen birçok şeyin temeli, en az 2-3 yıl öncesinden atılıyor.
- Dahası büyük harfli logolar, adidas'tan beri sürekli küçük harfe dönüşme yolunda ilerliyor. Yani yeni bir şey değil.
- Bununla birlikte eski logo, lacivert kutunun içinde hapsolmuş haliyle artık demode sayılması gerekiyor. Her geçen gün, bir şeylerin içine hapsolmuş logoların özgürlüğe kavuştuğuna tanık olacaksınız, hazır olun. İnsanlar, sınırları sevmiyorlar artık.
- Dahası, bu özgür ifade markanın da sınırlarını daha aşağılara (ya da yukarılara) doğru zorlayacağı anlamına geliyor olabilir. Yani düşen satışlarını, yeni ekonomi gereği affordable line diyebileceğimiz ürünlerle toparlamaya çalışabilirler, diye düşünüyorum. Benim asıl merak ettiğim, Kids gibi yan markaların nasıl konumlandırılacağı...

Alın size birkaç örnek daha:


Sonuç olarak, gözünüze tuhaf gelebilir, ama hemen her şeyde olduğu gibi, reklamın da katkısıyla bu yeni logoya da gözümüz alışacaktır. Sezen Aksu şarkılarını bile ilk seferinde beğenmiyoruz artık biliyorsunuz...  Alışırsınız, alışırsınız... ;)

NEDİR BU ANNE-KIZ İLİŞKİSİ?

Size de oluyordur: bir konuya takıldım mı, illa tekrar tekrar karşıma çıkar. Son çevirdiğim roman Gillian Flynn'den Keskin Şeyler; yakında kitapçılarda bulabilirsiniz. Ölü büyük anne, anne, kız ve kız kardeşler (biri ölü, biri yaşayan) arasındaki tuhaf ilişkiyi bir gerilim öyküsünde veren bu romanı çevirirken, fena halde psikolojim bozuldu diyebilirim. Neyse kitap raflara çıktığında ayrıntılı bir tanıtım yaparım... Annemle kız kardeşimin beni hayretler içinde bırakan ilişkilerine de değinmeyeceğim.

Son zamanlarda kanepede uyumayı adet edindiğimden, geçen sabah gözümü açtığımda televizyonu da açtım ve o saniye bir film başladı şansıma. Neymiş diye baktım; Little Oberon imiş. 2005 Avustralya yapımı küçük bir film. O kadar küçük ki Google'da ne posterini bulabildim, ne de doğru dürüst resim var. Youtube olmadığı için videosuna da bakamadım, diğerlerinde hiç yoktu. Ama TV filmi tadında olsa da enteresan bir ışığı var Little Oberon'un.


Özetle; kanser bir anne, evi uzun yıllar önce terketmiş kızı ve torunu, hikayenin merkezinde. Hastalığı öğrenince Georgie (kız) ve Natasha (torun), Lola'yı ziyaret etmek için yıllar sonra Little Oberon'a dönüyorlar. Georgie tam kasabadan kurtulmak isteyen hoppa kızlardan. Hoppalığı nedeniyle de karnındaki bebekle ayrılıyor kasabadan. Babanın kim olduğu bilinmiyor; olasılıklar var tabii ama Georgie, Natasha'nın bir anda ortadan kaybolan gençten olduğuna inanıyor. Georgie aynı zamanda Wicca cadılarından ve hayat dolu.

Haliyle Lola'nın hastalığı, Natasha'nın babasını arama çabalarıyla birlikte - bekaretin de getirdiği saflıkla - geçmişin hayaletleriyle karşılaşıyor. Kasabalı, yeni gelenleri hayret, garez ve biraz da kıskançlıkla izlerken gizem adım adım çözülüyor. Tabii anne-kız-torun ekseninde, tuhaf bir savaş ve barış sosuyla birlikte...

Film son zamanların "kasabaya dönüş özlemine" de ayna tutuyor. Koskoca şehirlerde bile artık gettolar halinde yaşadığımız düşünülürse, çoktan kasabaya dönmüş olabiliriz bile. Sonuç olarak, Avustralya sinemasına bayılırım. Bu küçük film de gönlümü çaldı. Oyunculuklar müthiş. Digiturk MovieMax Family kanalında oynuyor. Yakalarsanız veya bir yerlerden bulursanız mutlaka seyredin.