26 Aralık 2011

ONDAN SONRACIĞIMA... 2011 (TOP10)

Hayatın, evrenin ve her şeyin anlamı yaşıma girdiğim 2011 yılı, en iyi yıllarımdan biri oldu. O kadar çok şey yaşadım ki sanki hiçbir şey yaşamamışım gibi hissediyorum. Eh, insanoğlu aç gözlü, n'aparsın?... Hooop, Marduk, geri bas... Daha yaşayacaklarımız var... Alooo, kime diyorum?

İşte 2011'de 
hayatın, evrenin ve her şeyin anlamı üzerine 
TOP10 
(Belli bir sıralama yoktur. Aklıma geldiği gibi yazdım. Eh, bu da bir sıralama sayılabilir tabii...)

1. TAYLAND

Şans bu ya, kazandığım 10bin TL'lik seyahat çekiyle Tayland'a gittim. Aslında kış kafasıyla Çin'de meşhur nehir turu vardı aklımda, ama seyahat ajansı Tayland'da Şubat ayında yaz tatili deyince iki arkadaş aklımıza yattı. İyi ki de gitmişiz; 15 günlük tatil umarım hayatımın tatili olarak kalmaz, umarım daha güzellerini yaşarım. Ama iyi ki gitmişim... Tayland maceralarım için tıklayın (sondan başlarsanız baştan okuyabilirsiniz) Renkli Türçe ;)


2. AŞK, AŞK, AŞK...

Deli gibi aşık oldum. Daha doğrusu ucundan döndüm, ama o kadarı da hala bir şeyler hissedebildiğimi görerek sevinmeme yetti. Blogdaki yazıları biraz eşelerseniz ipuçlarını bulabilirsiniz, ama kısacık sürede yaşadıklarım bana bir yıl boyunca yetti. Düşünsenize yıllardır şarkı dinlerken, aklıma kimse gelmiyordu; durup dururken aklıma geldiğinde kalbim çarpmıyordu; daha da önemlisi çooook uzun yıllardır bu kadar içmemiştim. Hayatın, evrenin ve her şeyin anlamı yaşımda, karşılıksız da olsa aşkı hissetmesem eksik kalırdım... Ne oldu, ne bitti? Hala anlamış değilim, ama iyi ki yaşamışım ;)

3. BARGİLYA

Hayır efendim, bar adı falan değil. Bodrum Güvecinlik'ten hemen önce, karaya bir yolla bağlanan harika bir ada. Bodrum'a gitmek zaten aklımdaydı, sonra vazgeçmiştim, arkadaşımın orada evi varmış, gidelim dedi, gittik. Mayıs akşamlarının serinliğinde, tertemiz hava, cırcır böcekleri, zifiri karanlık ve tenha Bargilia kalbimi çaldı. Hele o adaya giden yol üzerindeki ıssız ev... Tam da ruh halime uyarcasına poz veriyordu. İyi ki gitmişim... Bodrum yazıları için tıklayın...


4. GALAXY S II

Nokia N97 Minim fena halde sapıtmaya başlamıştı. Hayır, iPhone almayacaktım, buna kesinlikle kararlıydım. Sonra arkadaşım (daha doğrusu arkadaşlarım) bu telefonu aldıklarında, gözümü karartıp, en ucuzunu bulmaya çalışırken büyük zaman ve enerji harcayıp, ben de bir Galaxy S II sahibi oldum. Müthiş, müthiş, müthiş... Telefonuma aşığım, o kadar o kadar yani. Nasipse önümüzdeki günlerde bir review videosu kaydedip blogda yayınlayacağım. 2012 listeme kaydettim (yani seneye yazacam; yerseniz heheh). Neyse, iyi ki almışım...

5. KARAOKE PARTY

Son birkaç aydır en büyük eğlencem. Bu müthiş sitede müzik eşliğinde karaoke yapabiliyor, söylediğiniz şarkıları kaydedebiliyor, sonra egonuzu (kendi kendinize bile olsa) pohpohlayabiliyorsunuz... Gerçekten! Standart üyelikte istediğiniz kadar bağırıp çağırabilir, şarkılar söyleyebilir, en fazla 3 şarkı kaydedebilirsiniz. İşte kaydettiğim 3 şarkı... İyi ki söylemişim :))) Siz de söylemek istiyorsanız www.karaokeparty.com

Merhum Amy Winehouse'tan Back to Black (Listede 10 numarada ;)

Donnie Darko filminden Mad World

Christina Perri'den Jar of Hearts


6. KİTAP ÇEVİRİLERİ

Çocukluğumdan beri kitap okumadan uyuyamam. Annem sağ olsun; bir gün eve geldiğinde masanın üzerine Can Çocuk kitaplarını kule gibi dizivermişti. Hepsini okudum, her kitap açlığımı daha da kabarttı. Sonunda kitap canavarı olup çıktım. Ne bulsam okurum. Tuvalette bile okurum. Onca yıllık reklamcılık serüveninin ardından, yeter deyip ajans hayatına veda ettiğimde, ne şanslıyım ki kitap çevirisi işine başladım. O gündür bugündür Artemis Yayınları için tam 13 kitap çevirmişim. Her biri birbirinden heyecanlı, her biri başka bir dünya. Kurtadamlar, vampirler, cadılar, seri katiller, kraliyet skandalları, fantastik dünyalar, suikastçiler... Öte yandan BrandAge dergisi için de 9 kitaplık bir seriyi ekip olarak çevirdik. Yani 2 yılda toplamda 22 kitaba adımı koydum. 1 kitap da önceden var, etti 23... İyi ki reklamcılığı bırakmışım :)))

Yayınlanan çevirilerim için İdefixe'e göz atabilirsiniz... (tıklayın)

7. YEĞENLER

Müzmin bekar olarak, hayatın, evrenin ve her şeyin anlamı yaşımda, tabii ki çocuk özlemim arada bir depreşiyor. Neyse ki bu yaz, memlekette (Edremit Akçay) 3 yeğenimle bu özlemi giderdim. Çocuk güzel bir şey, hatta mucize gibi bir şey... Hele en büyük yeğen (5 yaşında) sarılıp yanağıma öpücük kondurduğunda, benden daha mutlu bir amca yok. Hele ortanca yeğen (1,5 yaşında) gülümserken gözleri parladığında, gözüm başka hiçbir şeyi görmüyor. Hele en küçük yeğen (1 yaşında) soran gözleriyle oturduğu yerden yüzüme baktığında, içime sığdırasım geliyor. Daha da gelenler var. Bakalım önümüzdeki yaz aynı duyguları taşıyacak mıyım? Ama iyi ki varlar... :)))

8. ARKADAŞLARIM

Bu yıl da yanımda olan, beni yemeğe çıkaran (:P), benimle yürüyüşe çıkan, gece çıkmalarında müthiş eğlendiğim, ihtiyacım olduğunda yalnız bırakmayan, birçok şeyi sevgiyle paylaştığım arkadaşlarım hayatıma bu yıl da bir sürü şey kattı. Hep derim, hep söyleyeceğim; aile önemli, ama arkadaşlar çok daha önemli. Arkadaşlarımın hepsi apayrı dünyalar, her biri başlı başına bambaşka birer hikaye... Kimi yeni, kimi kadim... Ne mutlu bana ki eski sevgililerimin çoğu da hala canımın içi, hala çok dostuz. İyi ki varlar, iyi ki iki elin parmakları kadarız, iyi ki birbirimize sahip çıkıyoruz... Hayatın, evrenin ve her şeyin asıl anlamı arkadaşlar bence...

9. STREAMZOO

Eee, Galaxy S II var, android var, androidde bir sürü fotoğraf aplikasyonu var. Üstüne üstlük serde göz ve izan da var naçizane. Hem cep telefonu olan herkes artık fotoğrafçı oldu, benim neyim eksik? Hamd olsun kapı, kedi, çiçek, böcek, bina, gölge çekebiliyorum :))) Bu yıl en büyük eğlencelerimden biri de Streamzoo (Android Market) oldu. Instagram'ın android versiyonu. En sevdiğim yanı, kullanıcılar kendi çevrelerinin fotoğraflarını çektikleri için, bütün dünyayı görmüş kadar olmam. Uzak doğusundan Avrupasına, Amerikasından Brezilyasına... Haliyle ben de çevremde gözüme çarpanları Streamzoo üzerinden paylaşıyorum. İyi ki fotoğraf çekiyorum.

Göz atmak isterseniz: www.streamzoo.com  


10. OSHUBU!

Neredeyse 2 yıl olacak. Popüler kültürün kıyısında köşesinde kalan ve değerli olduğunu hissettiğim her şeyi burada paylaşıyorum. Gittiğim yerler, seyrettiğim filmler, okuduğum kitaplar, yakaladığım ilginç siteler, gündeme dair aklıma gelenler... Bu yazıyla birlikte 2 yılda yaklaşık 160 başlık paylaşmışım. Bu yıl da hayatın, evrenin ve her şeyin anlamına bir katkıda bulunduysam ne mutlu bana... İyi ki yazmışım :)))

Herkesin yeni yılı, dolu dolu geçsin, hayatın, evrenin ve her şeyin anlamını bulsun... 
Amin...

YENİ YIL HELVAMIZ GELDİ... WORLD GO BOOM!

DJ Earworm her yıl Billboard Top 25'ten müthiş bir mashup çıkarıyor biliyorsunuz. Gerçi bu sene listeye tam uyduğu söylenemez. Üstelik bu sefer rakibi çok; örneğin Mashup-Germany Top of the Pops (Tıklayın) da müthiş bir çalışma yapmış. Amma velakin bu işi başlattığı için Earworm'a gönül borcumuz var. Düşünsenize 25 şarkıdan yepyeni ve "anlamlı" bir şarkı yapmak... Müthiş bir iş!!! Bu senenin şarkısı "World Go Boom". Eh 2012'ye giriyoruz, gayet anlamlı. :)))

Aşağıda şarkı listesini ve şarkı sözlerini bulabilirsiniz. Biz de aslan DJ'lerimizden Türkçe Top of the Pops Mashup bekliyoruz. Demetlerle, Gülbenlerle, Ajdalarla olsun... Tasarımlarla, mucitlerle falan...

MUTLU YILLAR!!!


Adele - Rolling In The Deep
Adele - Someone Like You
Black Eyed Peas - Just Can't Get Enough
Bruno Mars - Grenade
Bruno Mars - The Lazy Song
Britney Spears - Till The World Ends
Cee Lo Green - F* You
Enrique Iglesias - Tonight (I'm Lovin' You)
Foster the People - Pumped Up Kicks
Jennifer Lopez - On The Floor
Jeremih feat. 50 cent - Down On Me
Katy Perry - Firework
Katy Perry - E.T.
Katy Perry - Last Friday Night (T.G.I.F.)
Lady Gaga - Born This Way
LMFAO - Party Rock Anthem
LMFAO - Sexy and I Know It
Lupe Fiasco - The Show Goes On
Maroon 5 - Moves Like Jagger
Nicki Minaj - Super Bass
OneRepublic - Good Life
Pink - Raise Your Glass
Pitbull - Give Me Everything
Rihanna - S&M
Rihanna - We Found Love


WORLD GO BOOM

Take, take it all
T-t-take the credit cards
Take everything tonight
Na na na come on, come on
Never gonna stop,
I'll risk it all, I'll risk it all again
Take it all
Take the house
Take my car
Take the change in my pocket
I'm a superstar
Never gonna stop
Let it happen

Watch me dancing til the world go
Boom boom boom boom boom boom all again
Let the world go
Boom boom boom boom ba doom boom boom boom booo-ooo-ooom!
Let the world go
Boom boom boom boom boom boom
It's the way I'm feeling I just can't deny
Boom boom boom boom ba doom boom boom boom
But I've got to let it go

Maybe it's hard
We will never be never be broken and scarred
There's no way I'm turning back oh oh oh oh
Here's the situation
Got this feeling that you can't fight
Been to every nation
The city is on fire tonight
You wanted control
But you're a liar
And now everything is on fire
Don't underestimate things like this
Me and all the other kids don't give a (do-don't give a)
K-kiss kiss it all k-k-kiss it all away
If there's nothing left,
Baby I was born this way
Easy come, easy go
Think I forgot to say
Never gonna stop

Dancing til the world go
Boom boom boom boom boom boom all again
Let the world go
Boom boom boom boom ba doom boom boom boom booo-ooo-ooom!
Let the world go
Boom (woohoo) boom boom boom (woohoo) boom boom
It's the way I'm feeling I just can't deny
Boom boom boom boom ba doom boom boom boom
But I've got to let it go

We could have had it all
We could have had everything tonight
There's a fire starting in my heart
and I ain't afraid to show it show it show it
I just can't get enough
Ooo, burn burn burn burn burn down in flames
ignite the fire
Ooo, burn burn burn burn burn down in flames 
Like the 4th of July
Booo-ooo-ooom!

I got my pop, I got my dance I got that rock and roll
You can take everything but you can't take my soul
Never gonna stop,
I'll risk it all, I'll risk it all again
Take it all
Take the house
Take my car
Take the change in my pocket
I'm a superstar
We ain't stoppin'
Never gonna stop
Let it happen

Keep on dancing til the world go
Boom boom boom boom boom boom all again
Now we're standing side by side
Boom boom boom boom ba doom boom boom boom booo-ooo-ooom in a hopeless place
Let the world go
Boom (woohoo) boom boom boom (woohoo) boom boom
It's the way I'm feeling I just can't deny
Boom boom boom boom ba doom boom boom boom
But I've got to let it go
Let the world go

(whistle)
boom boom boom boom boom boom
Sometimes it lasts, but sometimes the world go.....
(whistle)
aaaahh


Boom boom boom boom boom boom all again
Now we're standing side by side
Boom boom boom boom ba doom boom boom boom booo-ooo-ooom in a hopeless place
Take, take it all, t-t-take the credit cards
Boom boom boom boom boom boom
Take everything tonight
It's the way I'm feeling I just can't deny
boom boom boom
Never gonna stop,
Let the world go booo-ooo-ooom in a hopeless place

The show goes on
every night and day
The dream goes on
standing side by side
all again

19 Aralık 2011

STOCKHOLM SENDROMU

Blogda popüler kültüre ciddi katkı sağlayan konuları yazmayı seviyorum. Psikolojide bir sendroma adını veren Stockholm Banka Soygunu da bunlardan biri. Üzerine filmler yapıldı, şarkılar yazıldı, bugün bile hala birçok konuyla birlikte karşımıza çıkıyor. Hatta son seçimlerin sonuçları üzerine CHP Başkanı Kılıçdaroğlu bile bu sendromu gündeme getirdi (itiraf ediyorum, ben de aynı şeyi düşünmüştüm).


Münich olimpiyatlarındaki (1972) terör olaylarının ürküntüsünü henüz üzerinden atamayan Avrupalılar, bir yıl sonra (23 Ağustos 1973) Erik Janne Olsson Stockholm'deki bir banka şubesine girmesiyle sarsıldılar. Olsson, hapisten yeni çıkmıştır ve soygun yapmaya karar vermiştir. Hemen polis aranır, ama bu arada Olsson, Elvis Presley'den "Lonsome Cowboy (Yalnız Kovboy)" şarkısını söyleyerek 4 kişiyi rehin almıştır bile. Polislerden o zamanın parasıyla yaklaşık 360bin dolar, iki silah, kurşun geçirmez yelek ve hızlı bir araba isteyen Olsson, aynı zamanda arkadaşı Clark Oloffson'un da içeri gönderilmesini ister.

Polis, hükümetin ve kriz danışmanlarının izniyle Oloffson'u içeri gönderir. Ve 6 günlük medya çılgınlığı başlar. Soyguncular, güvenli olduğu için rehinelerle birlikte kasaya sığınır. Ama istekleri bir türlü yerine getirilmemektedir; üstüne üstlük her an tetiği çekmeye meraklı polisler, hiçbir çözüm geliştirememektedir. Bu arada Oloffson kasanın içinde volta atarken, Roberta Flack'ten "Killing me softly (Beni yavaş yavaş öldürüyorsun)" şarkısını söylüyordu. 


3 gün sonra polisler, kasanın üstünden bir delik açmaya başlar. Olsson, polislerin beceriksizliğinden sıkılıp zamanın başbakanı meşhur Olof Palme'yle konuşmak ister. Görüşür de... Rehineleri öldürmekle tehdit eder, ama istekleri yine yerine getirilmez. Asıl ilginç olanı, ertesi gün Olof Palme'ye gelen yeni telefon. Rehinelerden Kristin Ehnmark, başbakanı doğrudan arar, ne kadar hayal kırıklığına uğradığını belirterek soyguncuların isteklerinin yerine getirilmesini ister. Bu arada polis, kasanın üzerinden açtığı delikten girmeye çalışınca silahlı çatışma çıkınca artık gaz kullanılmasının zamanının geldiğine karar verir. 

28 Ağustos günü şubeye gaz bombası atıldığında, soyguncular pes etti ve rehinelerle birlikte dışarı çıktılar. Asıl şaşkınlık bundan sonra yaşandı zaten. Rehineler, bütün bu süre boyunca daha çok polislerden korktuklarını söylüyorlar, onları lanetliyor, soygunculardan yana tavır sergiliyorlardı. Hatta Kristin Ehnmark, 10 yıl hapis cezası alan Olsson'la daha sonra yakınlaştı ve dost oldu. Diğer rehineler de soyguncularla görüşmeye devam etti. 

Rehin danışmanlarından Nils Bejerot, ilk kez "Stockholm Sendromu" terimini ortaya attığında basın bu terimin üzerine atladı. Sonra 1985 yılında Tennessee Üniversitesinden James T. Turner, bu sendromun bileşenleriyle ilgili tezini ortaya koydu. Her şeyden önce rehin alanla rehine arasında yüz yüze iletişim vardı, aynı dili konuşuyorlardı, şiddet uygulanmadığı için mevcut inanışlar gereği rehin alanların amaçları ahlaki açıdan gerekçelendirildi ve rehineler rehin alanla empati kurdu. Sonuncu bileşen ise tutsaklık süresinin uzunluğuydu; ona göre süre arttıkça rehinelerle rehin alanlar arasındaki etkileşim artıyordu.

Öyleyse 1973'te Stockholm'deki Kreditbank şubesinde geçen o 6 günde ne olmuştu da bütün rehineler, kendilerini tutsak alanların yanında yer almıştı? Olsson'da şeytan tüyü mü vardı? Çocukluğundan beri sorunlu biri olduğu daha sonra anlaşılmıştı; acaba her hareketinde yaşadığı ruhsal sorunları yansıtarak insanların suçluluk ya da acıma duygusuyla etkilenmelerine mi neden oluyordu? Belki de rehineler kendilerini kaçıranların ölümü değil, hayatı bahşettiğini düşünmüşlerdi; yaşama umudunu soygunculara bağlamışlardı. 

Olayın bizim ilgimizi neden çektiği çok açık: köpeği ısıran adam durumu. Rehineler, kendilerini rehin alanlardan korkmak yerine onların yanında yer almıştı. Polisin beceriksizliği ve silaha davranan tavrı, başbakan Olof Palme'nin hayatlarına hiç değer vermediğini görmeleri muhtemelen, taraf değiştirmelerine neden olmuştu.

Peki Erik Janne Olsson'a ne oldu? Olsson bugün 70 yaşında ve Tayland'ın kuzeyindeki bir adada yaşıyor. 1989'da tanışıp ilk gördüğü anda aşık olduğu Taylandlı karısıyla birlikte küçük bir market işletiyor ve çevresindeki sosyal sorumluluk projelerini destekliyor, katkıda bulunuyor. Olayla ilgili soru sorulduğunda "Keskin nişancılar iki kez neredeyse bana isabet ettirecekti. Rehineler hayatımı kurtardı. Sonunda pes ettiğimizde dışarı çıkmamı istemediler, ama son çıkan ben olursam öldürüleceğimi bildiklerinden, bankadan önce benim çıkmama razı oldular," diyor Bangkok Post'a verdiği bir demeçte.  


Her ne olursa olsun, Stockholm Sendromu olay sırasında ve sonrasında yaşananlarla popüler kültürün "kültlerinden" biri haline geldi. Belki bizi tutsak alanlara karşı koymaktansa, onların yanında yer alma kolaylığını tercih etmemizdendir. Belki kendimizi kandırırken, ahlaki gerekçelendirmeler yaparken gerçekten de bizi tutsak alanlara teslim oluyoruz. Belki de bizi tutsak alanlara karşı dirensek bile onlara karşı dipten derinden bir hayranlık duyuyoruz. Kim bilir?

15 Aralık 2011

AYNALAR VE TEHLİKELİ İLİŞKİLER

Her ne kadar bizi düpedüz yansıtsa da aynaların içinden geçmenin ne kadar zor olduğunu biliyoruz. Ayna, sadece bizi değil, etrafımızdakileri, arkamızdakileri de yansıtır, arkamızdaki gözümüz olur. Dikizlemeye yarar. Yine de çerçevesi kadardır ayna ve çerçevesi olan her şey aslında kurgudur. Tehlikeli ilişkiler de kurgudur, çünkü çerçevesi tehlikedir. Algı tehlikeye çalışır, tehlikeyi seçer, beyni heyecanlandırır. Oysa ilişki söz konusu olduğunda, tehlike algımız toplumsal dayatmaların bir sonucudur. Bu da iki yüzlülüğü getirir. Önemli olan aynanın içine girip, olan biteni sırlı camın arkasından seyredebilmektir.

Aynaya da tehlikeli ilişkilere de bayılırım. Blogun sıkı takipçileri bunu çoktan anlamıştır ya tekrar etmemde sakınca yoktur sanırım. Öte yandan tiyatroya pek bayılmam. Her ne kadar özünde olsa da tiyatroyu teatral bulurum. Ama niyeyse bu sonbahar, içimde bir tiyatroya gitme arzusu zuhur etti. Hani hayat içinde bir şeyler sürekli önünüze gelir ya... Benim de dikkatimi sürekli tiyatro afişleri, tweetleri, duyuruları çekmeye başladı. Buna algıda seçicilik diyoruz; bilimsel bir tanımı olsa da bunun tuhaf ve gizemli bir yanı olduğunu düşünenlerdenim, o yüzden algımın seçtiklerinin peşinden giderim. Çünkü içine düştüğüm kısır döngüyü kırma ihtimalim belirir.

+ + + 

Muhsin Ertuğrul sahnesinde oynanan Tehlikeli İlişkiler oyununa gittim. Filmini sanırım herkes seyretmiştir; John Malkovich, Glenn Close, Michelle Pfeifer, Keanu Reeves, Uma Thurman... All Stars yani. Oyunu seyrettikten sonra filmi bir kez daha izlemeye karar verdim.


Tehlikeli İlişkiler, iki yüzlü bir ahlakın taşlaması ve başrolünde - çok uygun düştüğünü düşündüğüm - aynalar var. Daha yerinize oturduğunuz anda sahnede kendinizi ve seyircileri seyrediyorsunuz. Ayna dediğim şu: sahneye devasa boyutlarda 6 ayna panel yerleştirilmiş, ortalarından geçen direkler sayesinde kendi etraflarında dönebiliyor hepsi. Ve bir şey diyeyim mi? Ben böyle muhteşem bir etki daha önce görmedim. Oyunda gerilimin arttığı anlarda, oyuncular ve sahnenin üst tarafındaki elemanlar sayesinde ayna paneller dönmeye başlıyor, hepsi birbirinin içine geçiyor, en arkadaki perdelere yansıyan saray ve bahçe görüntüleri, aynaların arasında koşturan oyuncular... her şey, her şey iç içe giriyor. Müthiş bir görsellik.


Sonra bir de kostümler var tabii ki. İpekler, taftalar, satenler, danteller, ışıldayan taşlar, mücevherler... Aldığım bilgiye göre 18. yy kostümlerine yaklaşık 20bin lira harcanmış. Gerçekten etkileyici.

Dediğim gibi Tehlikeli İlişkiler, iki yüzlü ahlakımızın bir taşlaması. Günümüzün ıssız adamları da var oyunda, iffetine rağmen kızını iyi bir kocaya pazarlamaya çalışan kadınlar ve iffetsiz gibi görünse de aslında çaresizce aşkın özlemini çeken kadınlar da.


Oyuncular çok iyi: Levent Üzümcü, Şebnem Köstem, Ece Özdikici, Selin İşcan, İrem Arslan... Ama oyunun en genç ve en yaşlı iki karakterine hayat veren iki oyuncu özellikle dikkatimi çekti. İlki genç Danceny'yi oynayan Cemal Ahhan Şener. Çocuksu ifadesi, fidan gibi inceliğiyle toyluğun saf bir temsilcisi. İkincisiyse dizilerden çok iyi hatırlayacağınız bir isim: Tomris İncer. Sahnede nadiren görünse de tek bir bakışıyla, tek bir mimiğiyle müthiş duygular yaratıyor, teatralliği teatrallikten çıkarıyor, sahneye bambaşka bir hava katıyor. Hayran kaldım.

Oyun bu hafta Muhsin Ertuğrul sahnesinde devam ediyor. Dün öğrendiğime göre her sahnenin belli bir kemik seyirci kitlesi oluyormuş ve Muhsin Ertuğrul (Harbiye) seyircisi daha çok komedi-müzikal seviyormuş; ama belli ki şimdiden Tehlikeli İlişkiler'i de tutmuş. Oyunun bu yıl Afife Jale Ödülü aldığını da eklemek lazım.

Özellikle aynalı sahne dekorunu görmek için bu oyunu seyredin derim. Tavsiye ;) 

13 Aralık 2011

SEVGİLİ KATİL, SAYGILARIMLA

Arka arkaya 2 iyi kitap okumak herkese nasip olmaz. Denk düşmez yani. Ama o şanslılardan biri benim. Geçen haftalarda paylaştığım Alex'in ardından Sevgili Katil'i okumaya başladığımda, bunu hemen hissettim. Evet, evet, çok şanslıyım :)


Neyse konumuza gelelim. Steven on iki yaşında, annesi, büyükannesi ve kardeşiyle birlikte yaşıyor. Tek derdi, ailesinin mutsuzluğuna neden olarak gördüğü bir cesedi bulmak. Dayısı on bir yaşındayken (daha Steven'ın annesi küçücükken) şekerleme almak için bakkala gider ve bir daha geri dönmez. O sırada 6 çocuğu öldürmekten yakalanan sübyancı bir katil ise kabul etmese de olayın sorumlusu olarak görülür. Ama Billy'nin ortadan kaybolması büyükanneden başlayarak bütün bir ailenin mutsuzluğa gömülmesine neden olur. Dolayısıyla bu mutsuzluğu çözmek Steven'ın en büyük derdidir.

İngiliz yazar Belinda Bauer'ın kaleminden çıkan roman, Steven'ın hapisteki sübyancı katile bir mektup yazması, katilin de zevke gelip mektuplardan oluşan bir oyunu başlatmasıyla ivme kazanıyor. Hem on iki yaşındaki bir çocuğun bakış açısından, hem de yaşını başını almış bir caninin gözünden olaylar gelişiyor ve bir anlamda beklenen sona doğru bizi sürüklüyor.

Son sayfalarını, bir sonraki cümlede ne olacak diye okurken çok gerildi. Gerilim seviyorsanız kaçırmayın. Tavsiye ;)

03 Aralık 2011

Süperstar Hem Kulağa Hem Göze Hitap Ediyor!


Müziğiyle büyüleyen Ajda Pekkan, modadaki başarısıyla da göz kamaştırmaya devam ediyor. Süperstar, bu kez Twist için hazırladığı 2011 Sonbahar/Kış Koleksiyonu ile karşımızda.

Bu özel koleksiyonun bir öncekinden farkı, internetten de satın alınabiliyor olması... Adından sıkça söz ettiren alışveriş sitesi 1V1Y.COM, Ajda Pekkan for Twist Sonbahar/Kış Koleksiyonu’nu internette modaseverlerle buluşturan tek adres olarak dikkatleri üzerine çekiyor.


1V1Y.COM, sadece Ajda Pekkan for Twist koleksiyonu ile değil, Koton, Hotiç, Derimod, Twist, Saat&Saat, Tekin Acar, Kiğılı, İpekyol, Desa, Diesel, Converse ve daha birçok ünlü markanın sezon ürünlerindeki cazip avantajlarıyla da öne çıkıyor. Ayrıca Türkiye’nin önde gelen stil editörlerince hazırlanmış, moda tutkunları için benzersiz bir rehber niteliğinde olan online dergiye de mag.1v1y.com’dan ulaşabilir, beğendiğiniz ürünleri tek bir tık’la satın alabilirsiniz.

Sınırlı sayıda üretilen Ajda Pekkan for Twist koleksiyonunun parçaları, bir öncekinden de çabuk tükeneceğe benziyor. Bu yüzden, fazla vakit kaybetmeden 1V1Y.COM’u ziyaret etmenizi öneririz.



Bir bumads advertorial içeriğidir.