27 Eylül 2010

THE EXPERIMENT vs. DAS EXPERİMENT

İnsanlık deneyi devam ediyor. Daha önce konuya Alman filmi Das Experiment üzerinden değinmiştim ve Hollywood versiyonunun yolda olduğunu söylemiştim. Özetle deney, 1971 yılında Stanford Üniversitesinde 24 kişi üzerinde yapılan bir hapishane deneyi; sonuçları da deneyin konusu kadar ilginç. Daha önceki yazı için tıklayabilirsiniz: STANFORD PRISON EXPERIMENT: BU BİR İNSANLIK DENEYİDİR!




Dün gece Adrien Brody ve Forest Whitaker'ın başı çektiği Hollywood versiyonu The Experiment'i seyrettim. Alman versiyonuyla Hollywood versiyonu karşılaştırılırsa:

  • Hemen söyleyeyim; Hollywood "holivudluğunu" yaparak konuyu bildikk formüller üzerine oturtmuş, konuya yeni bir bakış açısı getirmeye çalışmış. Yanisi deneye katılanların kişiliklerine ve psikolojilerine daha derinden bakmaya çalışmış ve hikayeyi neredeyse Adrien-Forest üzerinden anlatmış.
  • Adrien, bana göre "ermiş adam" haliyle insanın içine dokunan bir oyuncu; bir tık daha öteye geçse "diva-mode-on" olur hani. Ama yine de "şiddetin bir tercih olduğunu savunan gönülsüz isyancı başı" rolünü hakkıyla verdiğini söyleyeyim.
  • Forest ise "otoritenin gücünü keşfeden gardiyan başı" rolünde yine döktürüyor. Dönüşümü müthiş hızda gerçekleşiyor ve film bunu kabul edilebilir nedenlerle sunuyor.
  • Dediğim gibi film bu iki karakter üzerine yoğunlaşarak, ama yanlarına sosun tadını veren diğer karakterleri de katarak, steril ve raw Alman versiyonuna göre çok daha duygusal bir hikaye anlatıyor.

Özetle Alman versiyonunda deneyi iliklerinize kadar hissederken, Hollywood versiyonunda doğal olarak film tadı alıyorsunuz. Ama her halükarda insanoğlunun içindeki ilkel şiddeti, otorite-isyan çatışmasını ve neden-sonuç ilişkilerini başka bir kafayla seyretmek açısından seyredilmesi gereken bir film. Adrien ve Forest ikilisinin, oyunculukları için de seyredilebilir. Ama her şeyden çok "hissettikleri güce kapılıp pozisyon alanları" hayretle seyrettiğimiz bugünlerde, kendimize hayat ve hayatın getirdikleriyle ilgili bir takım hatırlatmalar yapmamız gerektiği göz önüne alınırsa, mutlaka seyredilmeli...



The Experiment Trailer


İlgilenenler için orijinal deneyin kısa belgeseli:

DİNLE KÜÇÜK ADAM



Özgürlüğün büyük düşünürlerinin bir yüzyılda geliştirdikleri ve çektikleri acılar, beş yıldan (hatta bugün 5 dakikadan) daha kısa bir zamanda ortadan kaldırılabilir oldu. Senin bulunduğun yerden gelen küçük adamlar, bu süreci daha da kısalttılar. Gün ortasında ve barbarca çalışıyorlar... Kendi efendilerini iktidara getiren sen oldun; onların maskeleri düştüğü halde -ya da düştüğü için- sen onları yine besledin... Bu yüzden senden korkuyorum, küçük adam, hem de ölümcül bir biçimde! Çünkü insanlığın geleceği sana bağlı. Ve korkuyorum, çünkü sen kendinden kaçtığın kadar hiçbir şeyden kaçmıyorsun... Eğer sen hoş görmeseydin, hatta kimi zaman etkin olarak baskıyı desteklemeseydin, çoktan beridir zalimlerden kurtulmuş olabilirdin. Senin güncel yaşamında, kendine duyduğun bir saygı kıvılcımı olsaydı, sen olmadan yaşamın bir tek gün bile sürmeyeceğine içten inansaydın, yeryüzünde hiçbir polis gücü seni ortadan kaldıracak kadar güçlü olmazdı... 


Dinle Küçük Adam / Wilhelm Reich / Doruk

Wilhelm Reich'ın bu meşhur denemesi, zaman içinde birçok eleştiriye hedef oldu. Hatta yazarın cinselliğe takıntısı (toplumların seksle rahatlayacağını savunuyordu, hatta cinsel enerjinin toplanabileceği bir cihaz icat etmişti) ve yaşamının sonuna doğru ortaya çıkan şizofrenik belirtiler etkisiyle yazılarını, sayıklama olarak değerlendirenler de oldu. Ama yine de mutlaka okunması gereken bir kitap, çünkü yukarıdaki alıntıda da gördüğünüz üzere insanın genel eğilimlerine dair ilginç (ve aslında tanıdık da gelen) şeyler söylüyor. Diyeceğim o ki her yazdığına katılmayabilirsiniz, hatta zaman zaman hakkatten sayıkladığını düşünebilirsiniz; ama then again sonuçta bu bir deneme yazısı ve sayıklamaları kaldırır.

Özetle kendinizi eleştirmek için bir fırsat arıyorsanız, dahası mazoşist bir suçlanma arzusu içindeyseniz, bu kitap tam size göre... Üstelik size çok tanıdık gelecek sistem hatalarını görerek, sistem eleştirilerinden kendinize pay çıkarmanız garanti... Tabi kendinize güveniyorsanız küçük bir umut parçası da çıkarabilirsiniz, seçim sizin. ;)

22 Eylül 2010

YENİ TV OLAYIMIZ: THE EVENT

Taze taze. Lost ile 24 karışımı. Yine farklı ve zengin karakterler. Ve tabii ki bilinmeyenler. The Event...


Tıpkı Lost'taki (ve bir nebze Flashforward) gibi zaman atlamalarıyla ilk bölüm arka arkaya bir sürü soruyu diziyor:

- Alaska'da özel bir hapishanede tutulan 97 kişi ve liderleri Sophia kim?
- Esas oğlanın kız arkadaşı cruise gemisinde nasıl buharlaştı ve kızın ailesini kim "dağıttı"?
- Başkan'a suikast? Neden?
- Buharlaşan kızın babası ve esas oğlan başkanın üzerine uçan uçakta nasıl bir araya geldi?
- Ve tabii ki uçak bir anda nasıl...? (daha fazlasını söylemeyeyim :P)


Özetle iyi bir başlangıçtı. Ama hikayenin kısır döngüye girme olasılığını da aklımdan çıkaramıyorum. Zaten diziyle ilgili birçok yorum da "Aman, Flashforward'ın akıbetine uğramasın" şeklinde. Zaman gösterecek artık.

Dizinin TR The Event blogu, umarım yuzsekiz.com kadar dolu olur. İndirme linklerini, alt yazıları ve diziyle ilgili gelişmeleri izleyebilirsiniz.

İşte bu da fragmanı:


The Event - Preview

Seyredip görecez... :)

17 Eylül 2010

SADE MİZAH





Glenn Jones Yeni Zelandalı bir tasarımcı... Sade mizahına bayıldım. Diğer örnekler için tıklayın!

YENİDEN MARKALAMAK: BP



Greenpeace İngiltere'nin bir yarışmasında BP için alternatif logo önerileri geliştirilmiş.

13 Eylül 2010

DEMOKRASİ Mİ DEMİŞTİNİZ?


TR-ABD maçı çıkışında bir takım seyirciler RTE ve ekibini yuhalayınca olanlara bir tanıklık. Hem de tanıdığım birinden... Dışarıda da tepki gösterenlerin şiddet gördüğü söyleniyor. Medyada yer alır mı bilmem ama en azından blogda kayda geçsin. Üzücü...

Güncelleme (14.09.10): Olayın tanığı muhtemelen başına bir iş gelmesinden çekindiği için facebook post görselini silmemi istedi. Anlayışla karşılıyorum. Ama en azından olayın bir izinin kalmasını istedim ve yazıyı silmedim.

12 Eylül 2010

AĞUSTOS'TA TUHAF KİTAPLAR OKUDUM

SİL BAŞTAN
Ken Grimwood
Korido

Kahramanımız 43 yaşında tam da tatsız evliliği ve sıkıcı işinden bunalmışken bir anda ölüveriyor. Evet, evet, kitabın başında hehehe... Amma velakin gözünü tekrar açtığında kendisini 18 yaşında buluyor. Önce şaşırsa da aklında kalan spor skorlarıyla bahislere girip müthiş paralar elde ediyor. Ve 43 yaşındayken pıt diye yine ölüveriyor. Gözünü tekrar açtığında... Kitap kahramanın tekrar tekrar ölüp dirilirken hayatı sorgulamasını anlatıyor. Çeviri zayıf, ama konu iyi geldi

DOMUZLARI TEKMELEYEN ÇOCUK
Tom Baker
Altıkırkbeş (tabi ki!)

Robert Caligari, okuyup okuyabileceğiniz en pis, en kötücül, en hırt, en kalpsiz, en domuz, en ahlaksız, en, en, en, en... Bu incecik kitap Robert Caligari'nin 13 Haziran Cumartesi günü 13 yaşındayken ölene kadar nasıl kötü bir çocuk olduğunu anlatıyor. Üstelik resimli; ilüstrasyonlar David Roberts imzalı. Masum çocukluğun içine işlemiş ya da onunla birlikte doğmuş şeytaniliğin masalsı, eğlenceli, ama çok da rahatsız edici hikayesi. Altıkırkbeş bu kitapları nereden buluyor, bilmiyorum, ama çok iyi yapıyorlar.

ŞENLİKLİ BİR CİNAYET
Gilbert Adair
Yapı Kredi Yayınları

1930'lu yıllar. Noel tatili için ffolkess malikanesinde bir araya gelmiş bir grup insan. Sabah uyandıklarında içeriden kilitli bir odada içlerinden birinin öldürülmüş olduğunu anlıyorlar. Dedikodu yazarı Raymond Gentry öldürülmüştür, ama nasıl? Eh, işin içine komşu malikanenin sahibi eski komiser olayı çözmek üzere davet edilince polisiyemiz başlıyor. Evdekilerin kirli çamaşırları bir bir ortaya serilirken, hikaye Hercule Poirot'dan Sherlock Holmes'a kadar dedektif romanlarına selam çakıyor. Üstelik bu selam sayesinde, bu tuhaf polisiyede sürekli kıkırdıyorsunuz... Eğlenceli!

YOKYER
Neil Gaiman
İthaki

Tertemiz kalbiyle Richard Mayhew, büyükşehir Londra'ya yola çıkmadan önce deli yağmurun altında yaşlı bir kadına, arkadaşlarının hediye ettiği metro haritalı şemsiyeyi hediye ediyor. Londra'da yaşamaya başladığında metro haritasına ihtiyacı olduğunu bilseydi verir miydi acaba? Verirdi, o kadar temiz kalpli bir genç adam işte. Richard, Londra'nın tadını çıkarırken birden ve kazara Aşağıtaraf'ın farkına varıyor ve işte o andan itibaren, Londra'nın yeraltındaki bambaşka bir yaşamı keşfediyor. Üstelik, Aşağıtaraf'ı kurtarmak için de hayatını tehlikeye atacak kadar büyük bir maceraya atılıyor. Psikopatlar, avcılar, fareler, kapılar... Kitabı okuyunca bu kelimelerin bambaşka boyutlarda nasıl yorumlanabileceğini göreceksiniz. Müthiş...

TRUE BLOOD S03 ÇOOOOOK FENA!!!



Sookie, Bill, Eric, Jason, Sam, Tara... ve bir sürü sürpriz karakter daha... True Blood 3. sezon sonuna 2 bölüm kaldı ve hikaye giderek olgunlaşıyor, kalabalıklaşıyor ve seksileşiyor... Yakında FoxLife'ta (Digiturk) başlıyormuş. Bu dizi kaçmaz, o kadarını diyim ben size :)


11 Eylül 2010

NEDEN HAYIR DİYORUM?

  • En azından önümüze getirilen değişiklik tasarısının bu kadar şaibeli olması 
  • Demokrasi havarisi kesilenlerin gün gibi aşikar köhne zihniyetleri
  • Uzun zamandır ilk defa kitleler halinde insanların sahteliğe, siyasi ahlaksızlığa, yolsuzluğa ve yüzsüzlüğe karşı sesini çıkarması
  • Hayır deme hakkının küstahça bastırılmaya çalışılması 

nedenleriyle

demokratik hakkımı kullanarak

HAYIR

diyorum. Var mı ötesi? Yok ;)

POPÜLER KÜLTÜR... POPÜLER FELSEFE

Öyle ya da böyle popüler kültür eserleri bize bir şeyler anlatıyorlar. Eee bir şeylerin anlatılmaya çalışıldığı her yerde felsefe vardır. Gelin Güncel Yayıncılık'tan Açık Felsefe serisine bir göz atalım:

MATRIX ve felsefe

Lost'tan önce kafalarımızı meşgul eden en önemli popüler kültür olayı. Bu kitapta Matrix, çeşitli felsefi akımlar ışığında incelenirken filmi (ilkinden bahsediyorum) tekrar seyrediyor gibi oluyorsunuz, ama bu sefer kare kare filmin altında yatan felsefi kavramları da okuyoruz. Örneğin kırmızı hapı aldıktan sonra Neo'nun aynaya bakması ne anlama geliyor? Peki, enseye sokulan çubuğun feminist bakış açısıyla ne anlama geldiğini biliyor musunuz? Sokrates, Descartes, uzakdoğu felsefesi Matrix'in neresinde? Neo'nun Matrix içindeki adının hıristiyanlık açısından nasıl çözümlendiğini de bilmiyorsanız mutlaka okuyun.

SEINFELD ve felsefe

"Hiçbir şey hakkında" sloganıyla yola çıkan meşhur sit-com hala arada bir kahkahalarla seyrettiğim nadir dizilerden (diğeri Absolutely Fabulous). Kitaptaysa her şey ve hiçbir şey felsefi açıdan Seinfeld karakterleri vasıtasıyla inceleniyor. Sokrates "sorgulanmamış hayatın yaşamaya değer olmadığını" söylediği bir yaklaşımla dizinin karakterleri de hiçbir şey vasıtasıyla sürekli hayatlarını sorgular. Seinfeld adının felsefi çözümlemesini örnek vereyim: Almanca'da sein "olmak" anlamını verir, feld ise "alan"dır, yani "varoluş alanı" olarak ele alınabilir. Peki böylesi bir alanda Elaine feminist olabilir mi? Kramer Maslow piramidinin en üst basamağına ulaşmış mıdır? Peki ya George? Jerry ile Sokrates arasındaki benzerlikler nelerdir? Hepsi hiçliğin metafiziğini inceleyen bu kitapta.

SIMPSONLAR ve felsefe

Kaç yıldır hayatımızdalar? 20 yılı geçti sanırım. Onca süredir inanılmaz sorular ve sorunlarla karşımıza çıktılar. Peki felsefi açıdan hangi değerleri bize vermeye çalışmış olabilirler? Hayatın ironisi ve anlamı, postmodern aile ilişkileri, Springfield Marksizmi... Homer ahlaktan sınıfta kalıyorsa eğer, takdire değer hiçbir yanı yok mudur? Lisa Amerikan anti-entelektüalizmini mi temsil ediyor? Birçok olayın sessiz kahramanı, bilge cehaletine mi denk düşer? Marge ne kadar feminist? Ve tabi ki Bart... Sakın Nietzche'nin buyurduğu kötü olmanın erdemleri Bart'ta toplanmış olmasın? Bunlar ve daha birçok karakter ve olay çözümlemesiyle Simpsonlar'a farklı bir gözle bakacağınız kesin.

Bunlarla birlikte seride HARRY POTTER ve felsefe ve YÜZÜKLERİN EFENDİSİ ve felsefe kitapları da bulunuyor. 



Felsefe candır arkadaşlar... Hele ki popüler kültürle kaynaşınca çok da eğlenceli oluyor.

Buyrun okuyun, sonra da seyrettiklerinizi, okuduklarınızı, dinlediklerinizi, her şeyden de önemlisi hayatlarınızı sorgulamaya başlayın. Biraz beyin jimnastiğinden zarar gelmez. Gerçek bak... ;)