27 Kasım 2010

KEDİLER HAKKINDA HER ŞEY!!!


  • Ailurophilia, "kedi aşkı" demek.
  • Kedilerin burun dokuları, parmak izlerimiz kadar benzersiz.
  • Dünya üzerinde yaklaşık 33 cins 500 milyon evcil (ve sokak) kedisi var. Vahşi olanları hariç... :)
  • Kedilerin kalbi, insanınkinden neredeyse iki kat daha hızlı atar (110 ila 140 nabız)
  • En büyük evcil kedi cinsi Ragdoll denilen cins (yaklaşık 10 kilo), en küçüğü ise Singapura cinsi (en fazla 3 kilo).
Ragdoll

  • Calico cinsi kediler, genelde hep dişi oluyor. (Foto için tıklayın, tanıdık gelecek :)
  • Eğer bir kedi kuyruğunun ucunu kıvırıp size yanaşıyorsa, size aşık olmuş demektir. Kuyruğunu kabarttıysa, panik yapmadan uzaklaşsanız iyi olur.
  • Kedi kuyruğunu sallıyorsa çelişkiye düşmüştür. İki şey birden istiyordur ve dürtüleri birbirini bloke ediyordur. Mesela kediniz dışarı çıkmak istiyordur, kapıyı açtığınızdaysa yağmur yağdığını görürsünüz, kediniz de evde kalmakla dışarı çıkmak arasında kararsız kalır, sonunda bir karar verdiğinde kuyruğunu sallamayı bırakacaktır.
  • Kediler mutlu olduklarında dokundukları yeri yoğurmaya başlarlar. (en sevdiğim masaj, tabi tırnaklar kesilmişken :)
  • Kediniz sizi sevdiği için ruh halinizi kolayca okuyabilir. Çok sevindiğinizde ya da strese girdiğinizde, kedinize bir göz atın, onun da ruh halinin değiştiğini göreceksiniz.
  • Sadece evcil kediler kuyruklarını dikerek yürüyebilir. Vahşi kediler, yürürken ya kuyruklarını bacaklarının arasına alırlar ya da yere paralel tutarlar. Bunun dışında hemen hemen aynı davranış biçimlerine sahiptirler.
  • Kediler yılda 2-3 kez doğururlar ve bir batında 8 taneye kadar yavrulayabilirler. Doğurganlık dönemindeki bir dişi kedi yüzden fazla yavru yapabilir. Toplam 420 yavruyla rekor, 18 yaşında en son doğumunu yapan Texaslı Dusty'de (1952). Bir batında en çok yavrulayan kedi ise İran cinsi Bluebell; tam 14 yavru. Son olarak, bir çift kedi ve yavruları, 7 yıl içinde toplam 420 bin nüfuslu bir kedi topluluğu oluşturabilirler.
  • Yavru kedileri annelerinden ayırmayın, çünkü anne sütünden başka bir şeyle beslendiklerinde bağırsak düğümlenmesinden ölüyorlar. 
  • Kedilerin vücudunda 290 kemik, 517 kas var. İnsanlardan farklı olarak fazladan beş kaburgaları da var.
  • Yer çekimi yasasını bulan Isaac Newton, bir de "kedi kapısının" mucidiymiş.
  • Kediler hemcinslerine çok az miyavlarlar, bu ses insanlara rezervedir.
  • Kediniz 3 yaşındaysa, bu insan yılıyla 21 yaşa denk gelir. 14 yaşındaki bir kedi, 70 yaşındaki bir insan gibidir. Kedinizin tahmini yaşı için tıklayın
    Singapura


  • Evcil kedilerin ortalama ömürleri 15 yıldır, sokak kedilerinin ise 3 ila 5 yıl. Bilinen en yaşlı kedi, İngiliz Puss, 1939 yılında 36 yaşındayken hayata veda etmiş.
  • Kedilerle ilgili en tuhaf olaylardan birisi, Arjantin'de bir ağaca çıkıp, ölene kadar 6 yıl boyunca inmeyen Mincho. Ağaçtayken kendisi kadar yeşile tutkun erkek kedilerden 3 kez yavrulamaktan da geri kalmamış. :)))
  • Kedilerin normal vücut ısıları 38,6 derecedir.
  • Kedi sahibi insanların daha uzun yaşadıkları, daha az kalp krizi geçirdikleri bulunmuş.
  • Düşen bir kedi her zaman dört ayak üzerine düşer. Önce kafasını düzeltir, sonra kıvrılarak arka bacaklarını yere döndürür, düşmeden önce de çarpmanın etkisini azaltmak için sırtını kamburlaştırır. (Denemeye kalkmayın, uzmanlar araştırmış, bulmuş işte...)
  • Kediniz tırmalamaya bayılıyor, benimki gibi kanepeyi mahvediyorsa, bölgeye biraz limon ya da portakal kokusu sıkın, ya da tırmalama tahtası alın.
  • Cat (İngilizce), Chat (Fransızca), Katze (Almanca), Gato (İspanyolca), Gatto (İtalyanca), Neko (Japonca), Kitte (Arapça).
  • Kediniz ses tonunuzdan ne söylediğinizi anlar. Onlarla konuşabilirsiniz! Mesela bağırdığınızı çok iyi anlarlar (ama bir taraflarına takmayabilirler, o ayrı :) Kedilerle ne kadar çok konuşursanız, sizinle daha çok konuşmaya başlarlar.
  • Kediler renkleri görürler. Sadece kısmen insanlarınkine benzer renk körlüğünden muzdariptirler; kırmızı ve yeşil meselesi. Bununla birlikte kediler, detayları görmezler. Önlerinde durduğunuz halde, sizi puslu göreceklerdir. (Timiciğimin hiç görmemesi ayrı bir olay, ama demek fazla bir kaybı yok) Aynı zamanda karanlıkta insan gözünden 6 kat daha iyi görürler.  
  • Kedilerin kulaklarında 30 kadar kas vardır, kulaklarını hareket ettirmek için artı 12'şer kasları daha vardır ve 180 derece döndürebilirler. 
  • Kediler birbirlerine ya da insanlara ya da bir yerlere sürtündüklerinde, özel salgılarıyla "işaretleme" yaparlar. Bu salgı genelde gözleriyle kulakları arasındaki bölgeden ya da kuyruğunun dibine yakın bölgelerden salgılanır.
  • Kedinize her gün taze su verin. Süper algılarıyla mineralleri ve kloru algılayan bazı kediler, sahipleri gibi şişe suyundan başka bir şey içmek istemezler. Bununla birlikte kedilerin köpeklerden beş kat daha fazla proteine ihtiyacı vardır, o yüzden aç bırakmayın, hayvancağızı vejeteryan yapmaya çalışmayın, eğer çok kilo aldıysa hareket etmesini sağlayın. 
  • Kedilerin yanak tüyleri bıyıkları kadar uzarsa ya da fazla kilodan yanakları şişmişse, yön duygularını şaşırabilirler. 
  • Kediler, uykuyu en seven memelilerdendir. Günün 16 saatini uyuyarak geçirirler. Bazıları kedilerin yürürken bile uyuyabildiklerini söyler. Bununla birlikte kedilerin en aktif olduğu saatler, akşam saatleridir.
  • Ev kedileri daha çok yalnız takılmayı severler. Ancak yeterli yemek olduğu sürece, evi başka kedilerle paylaşmayı da öğrenebilirler.
  • Kediniz karnını okşarken sizi ısırıyorsa, kızdığı için değil keyif aldığındandır.
  • Rivayete göre kedi dört ayağını da gövdesinin altına alıp yatıyorsa, havalar iyice soğumuş demektir.
  • Mısırlılar kedileri öldüğünde üzüntülerini göstermek için kaşlarını tıraş ederlermiş.
  • İbrani halk inanışına göre, Nuh peygamber farelerin gemideki her şeyi tüketeceğinden korktuğu için tanrıya yalvarmış, tanrı da duasını kabul edince gemideki aslanın nefesinden küçük bir kedi doğmuş.
Ya işte böyle... Ne zamandır kedilerle ilgili ayrıntılı bir yazı yazmak istiyordum, yaptım. :)))


26 Kasım 2010

GOT MILK? :)))

23 Kasım 2010

HAYALET YAZAR


Roman Polanski'den 2 saatlik bir politik gerilim Hayalet Yazar. Romandan uyarlanmış. Henüz sinemalarımızda gösterime girmedi. Ewan McGregor, Pierce Brosnan'ın yanı sıra SATC'den Samantha'sı Kim Cattrall da filmin sürprizi. Aslında adım adım filmin ortasından itibaren fikir yürütmeye başlanabiliyor, ama entrikayı sevdiğim için sıkılmadan seyrettim. Klişeler var mı var, sürpriz son var mı var... Ama politikanın ne kadar uzun vadeli yatırımlarla / tohumlamalarla / hesaplamalarla yapıldığına ve paranın politikayı nasıl manipüle ettiğine dair güzel bir film.

Özellikle bugünlerde gündemimizi işgal eden "kalkanların" nasıl oyunlara gebe olabileceğine dair fikir edinmek isterseniz, seyredin derim. ;)

22 Kasım 2010

OSHUBU!'YA BLOG DERGİSİNDEN ALTIN YUMURTA


Blog Dergisi tarafından Altın Yumurtalı Bloglar arasında yer almaya layık görülmüş OSHUBU! 

Müthiş keyiflendim, gururlandım, mutlu oldum... Teşekkürler :)

Blog Dergisi yeni sayısını çevrimiçi okumak için:


KÜÇÜK ŞEYLER VE MINTIKA

Hayranlıkla seyrettiğim sahnelerden biridir...



Poşet otistik bir müzik eşliğinde rüzgarla oradan oraya dans eder, kamera onu takip eder, iki genç hipnoza girmiş gibi televizyonda bunu seyreder, tabii biz de seyrederiz... Doğallık ve yapaylık, hareket ve hareketsizlik, depresyon ve umut, küçüklük ve büyüklük... Hemen tüm zıtlıklar bu sahnede toplanmış gibidir... American Beauty filminden bir sahne... Filmi çok severim ayrı, ama bu sahne müthiş...

Tarkovski'ye göre mıntıka "yürek titreten arzuların gerçekleştiği yer" olabilirken, Auden'e göre mıntıka özetle "gittiğimizde değiştiğimiz yerdir." Geoff Dyer, Auden'den yola çıkarak mıntıkayı "yuva olarak tanımlıyor. Cezmi Ersöz ise

nereye istersek oraya gideriz, 
haritanın yırtılan yerine,
havagazını ve pencereleri açıp sevişiriz,
nereye istersek oraya gideriz...

diyor.

Bana göre mıntıka tüm bunların karışımı... Gündelik yaşamda küçük ya da alakasız oldukları için algılayamadıklarımızın büyüdüğü bir yer mıntıka belki de... Kendi içine dönüyormuş gibi yapıp küçük şeylerin farkına varmaya başladığın yer...

İşte Alper Canıgüz'ün Oğullar ve Rencide Ruhlar kitabını okurken, yine böylesi bir mıntıkaya rastladım. (Diğer romanı GizliAjans için tıklayın.) Roman yazarın ters köşeleri seven kaleminden 5 yaşında "büyümüş de küçülmüş" bir dedektifin hikayesini anlatıyor. Mahallede işlenen bir cinayeti çözecek kişi tabii ki ölümle dalga geçen bu ufaklıktan başkası değildir.

İşte romandaki mıntıka... 
Sevdiğiniz birinin ölümü, örneğin, yüzleşmenizi sağlayabilir kendinize söylediğiniz yalanlarla. Ya da ananızdan yediğiniz okkalı bir dayak. Üstelik, siz ananızın canınıza okumak için haklı duygusal gerekçeleri bulunduğuna inanmaya hazırlanırken, içinizi parçalayan onun gözü dönmüşlüğü değil, beyninizi zedelememek için sopayı sadece kollarınıza ve bacaklarınıza indirecek kadar düşünceli davranması olabilir. Nihayet onun elinden kurtulup kendinizi odanıza attığınızda pencereden giren akşam güneşinin ışığında neşeyle dans eden tozlar dört bir yana dağılır. Onların huzurunu kaçırmak sizi öyle çok üzer ki, içiniz feci bir dışlanmışlık duygusuyla dolar. Birden gözlerinize yaşlar hücum eder. Bu küçük sevimli yaratıkların sizden korkmasını hazmedemezsiniz. İki saatlik dayak seansına gık demeden katlanan siz, yere kapanıp zırıl zırıl ağlamaya başlarsınız. Sonra bir toz tanesi gelip parmağınızın üzerine konuverir. Usulca oynatırsınız parmağınızı. Hala oradadır. Derken diğerleri ona katılırlar. Yerde yatarken üzerinize toz tanecikleri yağar. Sırt çevirdiğiniz hayat o noktada sizi kucaklarken hıçkırıklarınız fraktal bir dans müziğine dönüşür... Bir gün toz zerrecikleri sizi bağrına basarsa, bilin ki ya nirvanaya ulaştınız ya da çıldırdınız. Hangisi olduğuna kendiniz karar vereceksiniz.
Poşetlerin ve tozların dansı ve şuurla şuursuzluğun arasındaki çizginin ortadan kalktığı mıntıka...

Müthiş...

19 Kasım 2010

HALKAYI NASIL BİLİRDİNİZ?

Önce filmden lanetli kaseti bir hatırlayalım:



Amerikan yapım lanetli kaset orijinalinden daha iyi olduğu için bunu seçtim. Ama hey, daha durun. Çünkü Koci Suzuki'nin Halka dörtlemesinden bahsedeceğim biraz. Çünkü film ilk kitabın bir uyarlaması. Haliyle korkutucu bir düşünce ama Suzuki, daha sonraki kitaplarda matruşkalar gibi yepyeni boyutlar açıyor önümüze.

Doğan Kitap tarafından yayınlanan dörtleme sırasıyla Halka, Sarmal, Düğüm ve Doğum Günü olarak sıralanıyor. Halka bildiğimiz üzere lanetli bir video kasetini seyredenlerin, 7 gün sonra ölmesini korkunç bir şekilde anlatıyor (yine Hollywood versiyonunu tercih ettiğimi belirtmek isterim, sadece orijinal Ringu'daki son birazcık daha dramatikti). İkinci kitap Sarmal'da kasetin kökenlerine iniyoruz ve kasetten etkilenmeyen birini tanıyoruz. Üçüncü kitap Düğüm'de ise gerçekliği sorgulamaya başlıyoruz ve çok acayip bir durumla karşılaşıyoruz (Okuyun diye daha fazlasını söylemeyeceğim). Son kitap Doğum Günü ise "Kötülük Tohumunun" ne olduğunun farkına varmamızı sağlıyor.

Dediğim gibi her kitapla çok farklı boyutlar açılıyor önümüzde ve olay korku filminden çok daha felsefi bir noktaya geliyor.  

Biraz korku eşliğinde bildiğiniz bir şeyin aslında ötesi olduğunu öğrenmek istiyorsanız, mutlaka dörtlemeyi okuyun. Benden demesi... ;)

11 Kasım 2010

DÜNYANIN SONU VE SARTRE


Bunu ben demiyorum...

Hani özellikle Amerikan felaket filmlerinde illa birileri boyunlarına astıkları kartonla dünyanın sonunun yaklaştığını bildirirler ya... Tıpkısının aynısını diyemeyeceğim belki - çünkü filmlerdeki kadar homeless ve perişan olmayan tiplerdi - iki adama evvelki gün Taksim meydanında rastladım. Genelde elime tutuşturulmak istenen el ilanlarından sakınırım, ilgimi çekse bile okuduktan sonra ne yapacağımı bilemem, çöp bidonu bulma derdine girerim, stres yaparım. Ama bu sefer adamların giydiği tişörtlerden bir farklılık olduğunu anladım. Üzerlerinde Dünyanın Sonu Yaklaşıyor! tişörtleriyle ellerindeki ince uzun el ilanlarını gelen geçene dağıtıyorlardı. Eh, birçok şeye ilgisiz kalabilirim, ama dünyanın sonu dendi mi, orada bir durur düşünürüm, hatta bu adamlar el ilanını bana uzattıklarında komplo teorilerine duyduğum hayranlıkla hiç düşünmeden aldım.

Üç kırımlı A4 parlak kuşe broşürün üzerindeki yazılar karınca duası gibiydi, ama derhal okumaya başladım. YARGI GÜNÜ diye başlayan metin 21 Mayıs 2011'de dünyanın - neredeyse - yok olacağını müjdeliyordu! Eski ve yeni ahitten kanıtlar sunarak da müjdesini destekliyordu. Anladığım kadarıyla - çünkü dini metinleri okuma konusunda, şüphecilik ve tekrarlardan sıkılma gibi şahsi ve tamamen bana özgü nedenlerle sıkıntıyımdır - Nuh tufanı İÖ 4990 yılında 2. ayın 17.ci günü gerçekleşmişti ve Kutsal Tanrı tufandan 7 gün sonra (bir günü bin yıldır diyor bir ayeti kanıt göstererek) tüm canlıları yer yüzünden silip atacaktı. 

4990 + 2011 - 1 = 7000 (formüldeki -1 takvimlerde 0 yılı olmamasından kaynaklanıyormuş)

Bu formüle göre 7 gün/binyıl sonrası da Kutsal Kitap takviminde 2. ayın 17. gününe denk gelen 21 Mayıs 2011 tarihine denk geliyor. Bir de Devlet Bahçeli'ye danışmakta fayda var, ben bilemedim. Ama mesele bu değil, konu burada da bitmiyor, çünkü Tanrının alçakgönüllülük ve korkuyla kendisinden merhamet dileyen 200 milyon kadar kişiyi Yargı Gününde göğe alacağı bilgisi veriliyor. Tüm bunlar hiçbir kiliseye bağlı olmayan hıristiyan Aile Radyosunun iddiaları. İlgilenenler için: www.familyradio.com

Öte yandan Büyük Yazarların Gizli Hayatları'nı okuyorum. Varlık, Hiçlik ve Ümitsizlik üzerine yazdıklarıyla felsefeyi yeni bakış açıları kazandıran Sartre, hayatının son döneminde "Ümitsizlikten bolca söz ettim, ama saçmalıktan başka bir şey değil. O günlerde konuşulan konular onlardı, modaydı yani. Ben şahsen hiç ümitsizliğe düşmedim ve kişiliğimin bir özelliği olarak görmedim," demiş. Hatta bugün İlahi Tasarım olarak bildiğimiz yaklaşımın da bir anlamda tohumlarını atmış.

Kıssadan hisseler:
  • Canım ülkemde, Taksim'in göbeğinde Amerikan filmlerinden tanıdık gelen bir sahneyle karşılaşmaktan gurur duydum, heyecanlandım, gözlerim yaşardı. Her ne kadar Amerikan menşeli olsa da bizim de artık DÜNYANIN SONU GELDİ adamlarımız var. Ne mutlu bize.
  • Devlet Bahçeli konusunda ciddiyim. Bu hesaba da bir el atsın. 
  • Sartre bile zaman içinde hiçlikten - bir anlamda - "tekliğe" geldiğine göre temkinli olmakta fayda var. 
  • Büyük Yazarların Gizli Hayatları kitabı tam bir skandallll... Okuyun, çok eğlenirsiniz.
  • Ben şahsen kendim, tarihi ne olursa olsun, insanların ödünü bokuna karıştıracak bir şeylerin olmasına karşı değilim. Belki hiç olmazsa, fiktif bile olsa bu korkuyla daha iyi insanlar olmaya, kendilerine öyle ya da böyle bahşedilmiş hayatlarını daha bilinçli yaşamaya çalışırlar, beraber oldukları, iş yaptıkları insanları anlayarak daha güzel ilişkiler kurarlar.
  • DÜNYANIN SONU NEREDEYSE BURADA! (El ilanının başlığı)


08 Kasım 2010

SİZ DÜNYAYI YUVARLAK MI SANIYORDUNUZ?

Dünya aslında bir PATATES... :))) 

Bunu ben demiyorum, yeni bir takım ölçümler öyle söylüyor. Çocukluğumuzdan beri dünyanın hafif yana eğik, tepesinden ve tabanından basık yusyuvarlak olduğunu biliriz. Uzaydan çekilen dünya fotoğrafları da üstten alttan basık olmamaları haricinde gözümüze müthiş güzel gelir. Oysa denizler ve atmosfer olmasa dünyamız tam olarak aşağıdaki gibi görünüyor...


NASA ve Almanya iş birliğinde 2002 yılında uzaya fırlatılan GRACE uydularından gelen yerçekimi ve iklimle ilgili verileri göndermeye başlamışken, dünyanın yeniden modellenmesine de fırsat tanıyor. İşte son modellemeler...




Eh, İstanbul'un delik deşik cadde ve sokaklarına bile bakınca dünyanın tam yuvarlak olmadığı anlaşılır, ama patates de beklemiyordum doğrusu... Gerçi güneş veya ay tutulduğunda gölge eden o yusyuvarlak şey ne oluyor onu kestiremiyorum. Belki de birçok konuda olduğu gibi bu da göz yanılsamasıdır. Heheh... Neyse romantizmimizi bozmayalım da bilye gibi görünen dünyamızın eski fotosunu eksik etmeyelim...