26 Aralık 2011

ONDAN SONRACIĞIMA... 2011 (TOP10)

Hayatın, evrenin ve her şeyin anlamı yaşıma girdiğim 2011 yılı, en iyi yıllarımdan biri oldu. O kadar çok şey yaşadım ki sanki hiçbir şey yaşamamışım gibi hissediyorum. Eh, insanoğlu aç gözlü, n'aparsın?... Hooop, Marduk, geri bas... Daha yaşayacaklarımız var... Alooo, kime diyorum?

İşte 2011'de 
hayatın, evrenin ve her şeyin anlamı üzerine 
TOP10 
(Belli bir sıralama yoktur. Aklıma geldiği gibi yazdım. Eh, bu da bir sıralama sayılabilir tabii...)

1. TAYLAND

Şans bu ya, kazandığım 10bin TL'lik seyahat çekiyle Tayland'a gittim. Aslında kış kafasıyla Çin'de meşhur nehir turu vardı aklımda, ama seyahat ajansı Tayland'da Şubat ayında yaz tatili deyince iki arkadaş aklımıza yattı. İyi ki de gitmişiz; 15 günlük tatil umarım hayatımın tatili olarak kalmaz, umarım daha güzellerini yaşarım. Ama iyi ki gitmişim... Tayland maceralarım için tıklayın (sondan başlarsanız baştan okuyabilirsiniz) Renkli Türçe ;)


2. AŞK, AŞK, AŞK...

Deli gibi aşık oldum. Daha doğrusu ucundan döndüm, ama o kadarı da hala bir şeyler hissedebildiğimi görerek sevinmeme yetti. Blogdaki yazıları biraz eşelerseniz ipuçlarını bulabilirsiniz, ama kısacık sürede yaşadıklarım bana bir yıl boyunca yetti. Düşünsenize yıllardır şarkı dinlerken, aklıma kimse gelmiyordu; durup dururken aklıma geldiğinde kalbim çarpmıyordu; daha da önemlisi çooook uzun yıllardır bu kadar içmemiştim. Hayatın, evrenin ve her şeyin anlamı yaşımda, karşılıksız da olsa aşkı hissetmesem eksik kalırdım... Ne oldu, ne bitti? Hala anlamış değilim, ama iyi ki yaşamışım ;)

3. BARGİLYA

Hayır efendim, bar adı falan değil. Bodrum Güvecinlik'ten hemen önce, karaya bir yolla bağlanan harika bir ada. Bodrum'a gitmek zaten aklımdaydı, sonra vazgeçmiştim, arkadaşımın orada evi varmış, gidelim dedi, gittik. Mayıs akşamlarının serinliğinde, tertemiz hava, cırcır böcekleri, zifiri karanlık ve tenha Bargilia kalbimi çaldı. Hele o adaya giden yol üzerindeki ıssız ev... Tam da ruh halime uyarcasına poz veriyordu. İyi ki gitmişim... Bodrum yazıları için tıklayın...


4. GALAXY S II

Nokia N97 Minim fena halde sapıtmaya başlamıştı. Hayır, iPhone almayacaktım, buna kesinlikle kararlıydım. Sonra arkadaşım (daha doğrusu arkadaşlarım) bu telefonu aldıklarında, gözümü karartıp, en ucuzunu bulmaya çalışırken büyük zaman ve enerji harcayıp, ben de bir Galaxy S II sahibi oldum. Müthiş, müthiş, müthiş... Telefonuma aşığım, o kadar o kadar yani. Nasipse önümüzdeki günlerde bir review videosu kaydedip blogda yayınlayacağım. 2012 listeme kaydettim (yani seneye yazacam; yerseniz heheh). Neyse, iyi ki almışım...

5. KARAOKE PARTY

Son birkaç aydır en büyük eğlencem. Bu müthiş sitede müzik eşliğinde karaoke yapabiliyor, söylediğiniz şarkıları kaydedebiliyor, sonra egonuzu (kendi kendinize bile olsa) pohpohlayabiliyorsunuz... Gerçekten! Standart üyelikte istediğiniz kadar bağırıp çağırabilir, şarkılar söyleyebilir, en fazla 3 şarkı kaydedebilirsiniz. İşte kaydettiğim 3 şarkı... İyi ki söylemişim :))) Siz de söylemek istiyorsanız www.karaokeparty.com

Merhum Amy Winehouse'tan Back to Black (Listede 10 numarada ;)

Donnie Darko filminden Mad World

Christina Perri'den Jar of Hearts


6. KİTAP ÇEVİRİLERİ

Çocukluğumdan beri kitap okumadan uyuyamam. Annem sağ olsun; bir gün eve geldiğinde masanın üzerine Can Çocuk kitaplarını kule gibi dizivermişti. Hepsini okudum, her kitap açlığımı daha da kabarttı. Sonunda kitap canavarı olup çıktım. Ne bulsam okurum. Tuvalette bile okurum. Onca yıllık reklamcılık serüveninin ardından, yeter deyip ajans hayatına veda ettiğimde, ne şanslıyım ki kitap çevirisi işine başladım. O gündür bugündür Artemis Yayınları için tam 13 kitap çevirmişim. Her biri birbirinden heyecanlı, her biri başka bir dünya. Kurtadamlar, vampirler, cadılar, seri katiller, kraliyet skandalları, fantastik dünyalar, suikastçiler... Öte yandan BrandAge dergisi için de 9 kitaplık bir seriyi ekip olarak çevirdik. Yani 2 yılda toplamda 22 kitaba adımı koydum. 1 kitap da önceden var, etti 23... İyi ki reklamcılığı bırakmışım :)))

Yayınlanan çevirilerim için İdefixe'e göz atabilirsiniz... (tıklayın)

7. YEĞENLER

Müzmin bekar olarak, hayatın, evrenin ve her şeyin anlamı yaşımda, tabii ki çocuk özlemim arada bir depreşiyor. Neyse ki bu yaz, memlekette (Edremit Akçay) 3 yeğenimle bu özlemi giderdim. Çocuk güzel bir şey, hatta mucize gibi bir şey... Hele en büyük yeğen (5 yaşında) sarılıp yanağıma öpücük kondurduğunda, benden daha mutlu bir amca yok. Hele ortanca yeğen (1,5 yaşında) gülümserken gözleri parladığında, gözüm başka hiçbir şeyi görmüyor. Hele en küçük yeğen (1 yaşında) soran gözleriyle oturduğu yerden yüzüme baktığında, içime sığdırasım geliyor. Daha da gelenler var. Bakalım önümüzdeki yaz aynı duyguları taşıyacak mıyım? Ama iyi ki varlar... :)))

8. ARKADAŞLARIM

Bu yıl da yanımda olan, beni yemeğe çıkaran (:P), benimle yürüyüşe çıkan, gece çıkmalarında müthiş eğlendiğim, ihtiyacım olduğunda yalnız bırakmayan, birçok şeyi sevgiyle paylaştığım arkadaşlarım hayatıma bu yıl da bir sürü şey kattı. Hep derim, hep söyleyeceğim; aile önemli, ama arkadaşlar çok daha önemli. Arkadaşlarımın hepsi apayrı dünyalar, her biri başlı başına bambaşka birer hikaye... Kimi yeni, kimi kadim... Ne mutlu bana ki eski sevgililerimin çoğu da hala canımın içi, hala çok dostuz. İyi ki varlar, iyi ki iki elin parmakları kadarız, iyi ki birbirimize sahip çıkıyoruz... Hayatın, evrenin ve her şeyin asıl anlamı arkadaşlar bence...

9. STREAMZOO

Eee, Galaxy S II var, android var, androidde bir sürü fotoğraf aplikasyonu var. Üstüne üstlük serde göz ve izan da var naçizane. Hem cep telefonu olan herkes artık fotoğrafçı oldu, benim neyim eksik? Hamd olsun kapı, kedi, çiçek, böcek, bina, gölge çekebiliyorum :))) Bu yıl en büyük eğlencelerimden biri de Streamzoo (Android Market) oldu. Instagram'ın android versiyonu. En sevdiğim yanı, kullanıcılar kendi çevrelerinin fotoğraflarını çektikleri için, bütün dünyayı görmüş kadar olmam. Uzak doğusundan Avrupasına, Amerikasından Brezilyasına... Haliyle ben de çevremde gözüme çarpanları Streamzoo üzerinden paylaşıyorum. İyi ki fotoğraf çekiyorum.

Göz atmak isterseniz: www.streamzoo.com  


10. OSHUBU!

Neredeyse 2 yıl olacak. Popüler kültürün kıyısında köşesinde kalan ve değerli olduğunu hissettiğim her şeyi burada paylaşıyorum. Gittiğim yerler, seyrettiğim filmler, okuduğum kitaplar, yakaladığım ilginç siteler, gündeme dair aklıma gelenler... Bu yazıyla birlikte 2 yılda yaklaşık 160 başlık paylaşmışım. Bu yıl da hayatın, evrenin ve her şeyin anlamına bir katkıda bulunduysam ne mutlu bana... İyi ki yazmışım :)))

Herkesin yeni yılı, dolu dolu geçsin, hayatın, evrenin ve her şeyin anlamını bulsun... 
Amin...

YENİ YIL HELVAMIZ GELDİ... WORLD GO BOOM!

DJ Earworm her yıl Billboard Top 25'ten müthiş bir mashup çıkarıyor biliyorsunuz. Gerçi bu sene listeye tam uyduğu söylenemez. Üstelik bu sefer rakibi çok; örneğin Mashup-Germany Top of the Pops (Tıklayın) da müthiş bir çalışma yapmış. Amma velakin bu işi başlattığı için Earworm'a gönül borcumuz var. Düşünsenize 25 şarkıdan yepyeni ve "anlamlı" bir şarkı yapmak... Müthiş bir iş!!! Bu senenin şarkısı "World Go Boom". Eh 2012'ye giriyoruz, gayet anlamlı. :)))

Aşağıda şarkı listesini ve şarkı sözlerini bulabilirsiniz. Biz de aslan DJ'lerimizden Türkçe Top of the Pops Mashup bekliyoruz. Demetlerle, Gülbenlerle, Ajdalarla olsun... Tasarımlarla, mucitlerle falan...

MUTLU YILLAR!!!


Adele - Rolling In The Deep
Adele - Someone Like You
Black Eyed Peas - Just Can't Get Enough
Bruno Mars - Grenade
Bruno Mars - The Lazy Song
Britney Spears - Till The World Ends
Cee Lo Green - F* You
Enrique Iglesias - Tonight (I'm Lovin' You)
Foster the People - Pumped Up Kicks
Jennifer Lopez - On The Floor
Jeremih feat. 50 cent - Down On Me
Katy Perry - Firework
Katy Perry - E.T.
Katy Perry - Last Friday Night (T.G.I.F.)
Lady Gaga - Born This Way
LMFAO - Party Rock Anthem
LMFAO - Sexy and I Know It
Lupe Fiasco - The Show Goes On
Maroon 5 - Moves Like Jagger
Nicki Minaj - Super Bass
OneRepublic - Good Life
Pink - Raise Your Glass
Pitbull - Give Me Everything
Rihanna - S&M
Rihanna - We Found Love


WORLD GO BOOM

Take, take it all
T-t-take the credit cards
Take everything tonight
Na na na come on, come on
Never gonna stop,
I'll risk it all, I'll risk it all again
Take it all
Take the house
Take my car
Take the change in my pocket
I'm a superstar
Never gonna stop
Let it happen

Watch me dancing til the world go
Boom boom boom boom boom boom all again
Let the world go
Boom boom boom boom ba doom boom boom boom booo-ooo-ooom!
Let the world go
Boom boom boom boom boom boom
It's the way I'm feeling I just can't deny
Boom boom boom boom ba doom boom boom boom
But I've got to let it go

Maybe it's hard
We will never be never be broken and scarred
There's no way I'm turning back oh oh oh oh
Here's the situation
Got this feeling that you can't fight
Been to every nation
The city is on fire tonight
You wanted control
But you're a liar
And now everything is on fire
Don't underestimate things like this
Me and all the other kids don't give a (do-don't give a)
K-kiss kiss it all k-k-kiss it all away
If there's nothing left,
Baby I was born this way
Easy come, easy go
Think I forgot to say
Never gonna stop

Dancing til the world go
Boom boom boom boom boom boom all again
Let the world go
Boom boom boom boom ba doom boom boom boom booo-ooo-ooom!
Let the world go
Boom (woohoo) boom boom boom (woohoo) boom boom
It's the way I'm feeling I just can't deny
Boom boom boom boom ba doom boom boom boom
But I've got to let it go

We could have had it all
We could have had everything tonight
There's a fire starting in my heart
and I ain't afraid to show it show it show it
I just can't get enough
Ooo, burn burn burn burn burn down in flames
ignite the fire
Ooo, burn burn burn burn burn down in flames 
Like the 4th of July
Booo-ooo-ooom!

I got my pop, I got my dance I got that rock and roll
You can take everything but you can't take my soul
Never gonna stop,
I'll risk it all, I'll risk it all again
Take it all
Take the house
Take my car
Take the change in my pocket
I'm a superstar
We ain't stoppin'
Never gonna stop
Let it happen

Keep on dancing til the world go
Boom boom boom boom boom boom all again
Now we're standing side by side
Boom boom boom boom ba doom boom boom boom booo-ooo-ooom in a hopeless place
Let the world go
Boom (woohoo) boom boom boom (woohoo) boom boom
It's the way I'm feeling I just can't deny
Boom boom boom boom ba doom boom boom boom
But I've got to let it go
Let the world go

(whistle)
boom boom boom boom boom boom
Sometimes it lasts, but sometimes the world go.....
(whistle)
aaaahh


Boom boom boom boom boom boom all again
Now we're standing side by side
Boom boom boom boom ba doom boom boom boom booo-ooo-ooom in a hopeless place
Take, take it all, t-t-take the credit cards
Boom boom boom boom boom boom
Take everything tonight
It's the way I'm feeling I just can't deny
boom boom boom
Never gonna stop,
Let the world go booo-ooo-ooom in a hopeless place

The show goes on
every night and day
The dream goes on
standing side by side
all again

19 Aralık 2011

STOCKHOLM SENDROMU

Blogda popüler kültüre ciddi katkı sağlayan konuları yazmayı seviyorum. Psikolojide bir sendroma adını veren Stockholm Banka Soygunu da bunlardan biri. Üzerine filmler yapıldı, şarkılar yazıldı, bugün bile hala birçok konuyla birlikte karşımıza çıkıyor. Hatta son seçimlerin sonuçları üzerine CHP Başkanı Kılıçdaroğlu bile bu sendromu gündeme getirdi (itiraf ediyorum, ben de aynı şeyi düşünmüştüm).


Münich olimpiyatlarındaki (1972) terör olaylarının ürküntüsünü henüz üzerinden atamayan Avrupalılar, bir yıl sonra (23 Ağustos 1973) Erik Janne Olsson Stockholm'deki bir banka şubesine girmesiyle sarsıldılar. Olsson, hapisten yeni çıkmıştır ve soygun yapmaya karar vermiştir. Hemen polis aranır, ama bu arada Olsson, Elvis Presley'den "Lonsome Cowboy (Yalnız Kovboy)" şarkısını söyleyerek 4 kişiyi rehin almıştır bile. Polislerden o zamanın parasıyla yaklaşık 360bin dolar, iki silah, kurşun geçirmez yelek ve hızlı bir araba isteyen Olsson, aynı zamanda arkadaşı Clark Oloffson'un da içeri gönderilmesini ister.

Polis, hükümetin ve kriz danışmanlarının izniyle Oloffson'u içeri gönderir. Ve 6 günlük medya çılgınlığı başlar. Soyguncular, güvenli olduğu için rehinelerle birlikte kasaya sığınır. Ama istekleri bir türlü yerine getirilmemektedir; üstüne üstlük her an tetiği çekmeye meraklı polisler, hiçbir çözüm geliştirememektedir. Bu arada Oloffson kasanın içinde volta atarken, Roberta Flack'ten "Killing me softly (Beni yavaş yavaş öldürüyorsun)" şarkısını söylüyordu. 


3 gün sonra polisler, kasanın üstünden bir delik açmaya başlar. Olsson, polislerin beceriksizliğinden sıkılıp zamanın başbakanı meşhur Olof Palme'yle konuşmak ister. Görüşür de... Rehineleri öldürmekle tehdit eder, ama istekleri yine yerine getirilmez. Asıl ilginç olanı, ertesi gün Olof Palme'ye gelen yeni telefon. Rehinelerden Kristin Ehnmark, başbakanı doğrudan arar, ne kadar hayal kırıklığına uğradığını belirterek soyguncuların isteklerinin yerine getirilmesini ister. Bu arada polis, kasanın üzerinden açtığı delikten girmeye çalışınca silahlı çatışma çıkınca artık gaz kullanılmasının zamanının geldiğine karar verir. 

28 Ağustos günü şubeye gaz bombası atıldığında, soyguncular pes etti ve rehinelerle birlikte dışarı çıktılar. Asıl şaşkınlık bundan sonra yaşandı zaten. Rehineler, bütün bu süre boyunca daha çok polislerden korktuklarını söylüyorlar, onları lanetliyor, soygunculardan yana tavır sergiliyorlardı. Hatta Kristin Ehnmark, 10 yıl hapis cezası alan Olsson'la daha sonra yakınlaştı ve dost oldu. Diğer rehineler de soyguncularla görüşmeye devam etti. 

Rehin danışmanlarından Nils Bejerot, ilk kez "Stockholm Sendromu" terimini ortaya attığında basın bu terimin üzerine atladı. Sonra 1985 yılında Tennessee Üniversitesinden James T. Turner, bu sendromun bileşenleriyle ilgili tezini ortaya koydu. Her şeyden önce rehin alanla rehine arasında yüz yüze iletişim vardı, aynı dili konuşuyorlardı, şiddet uygulanmadığı için mevcut inanışlar gereği rehin alanların amaçları ahlaki açıdan gerekçelendirildi ve rehineler rehin alanla empati kurdu. Sonuncu bileşen ise tutsaklık süresinin uzunluğuydu; ona göre süre arttıkça rehinelerle rehin alanlar arasındaki etkileşim artıyordu.

Öyleyse 1973'te Stockholm'deki Kreditbank şubesinde geçen o 6 günde ne olmuştu da bütün rehineler, kendilerini tutsak alanların yanında yer almıştı? Olsson'da şeytan tüyü mü vardı? Çocukluğundan beri sorunlu biri olduğu daha sonra anlaşılmıştı; acaba her hareketinde yaşadığı ruhsal sorunları yansıtarak insanların suçluluk ya da acıma duygusuyla etkilenmelerine mi neden oluyordu? Belki de rehineler kendilerini kaçıranların ölümü değil, hayatı bahşettiğini düşünmüşlerdi; yaşama umudunu soygunculara bağlamışlardı. 

Olayın bizim ilgimizi neden çektiği çok açık: köpeği ısıran adam durumu. Rehineler, kendilerini rehin alanlardan korkmak yerine onların yanında yer almıştı. Polisin beceriksizliği ve silaha davranan tavrı, başbakan Olof Palme'nin hayatlarına hiç değer vermediğini görmeleri muhtemelen, taraf değiştirmelerine neden olmuştu.

Peki Erik Janne Olsson'a ne oldu? Olsson bugün 70 yaşında ve Tayland'ın kuzeyindeki bir adada yaşıyor. 1989'da tanışıp ilk gördüğü anda aşık olduğu Taylandlı karısıyla birlikte küçük bir market işletiyor ve çevresindeki sosyal sorumluluk projelerini destekliyor, katkıda bulunuyor. Olayla ilgili soru sorulduğunda "Keskin nişancılar iki kez neredeyse bana isabet ettirecekti. Rehineler hayatımı kurtardı. Sonunda pes ettiğimizde dışarı çıkmamı istemediler, ama son çıkan ben olursam öldürüleceğimi bildiklerinden, bankadan önce benim çıkmama razı oldular," diyor Bangkok Post'a verdiği bir demeçte.  


Her ne olursa olsun, Stockholm Sendromu olay sırasında ve sonrasında yaşananlarla popüler kültürün "kültlerinden" biri haline geldi. Belki bizi tutsak alanlara karşı koymaktansa, onların yanında yer alma kolaylığını tercih etmemizdendir. Belki kendimizi kandırırken, ahlaki gerekçelendirmeler yaparken gerçekten de bizi tutsak alanlara teslim oluyoruz. Belki de bizi tutsak alanlara karşı dirensek bile onlara karşı dipten derinden bir hayranlık duyuyoruz. Kim bilir?

15 Aralık 2011

AYNALAR VE TEHLİKELİ İLİŞKİLER

Her ne kadar bizi düpedüz yansıtsa da aynaların içinden geçmenin ne kadar zor olduğunu biliyoruz. Ayna, sadece bizi değil, etrafımızdakileri, arkamızdakileri de yansıtır, arkamızdaki gözümüz olur. Dikizlemeye yarar. Yine de çerçevesi kadardır ayna ve çerçevesi olan her şey aslında kurgudur. Tehlikeli ilişkiler de kurgudur, çünkü çerçevesi tehlikedir. Algı tehlikeye çalışır, tehlikeyi seçer, beyni heyecanlandırır. Oysa ilişki söz konusu olduğunda, tehlike algımız toplumsal dayatmaların bir sonucudur. Bu da iki yüzlülüğü getirir. Önemli olan aynanın içine girip, olan biteni sırlı camın arkasından seyredebilmektir.

Aynaya da tehlikeli ilişkilere de bayılırım. Blogun sıkı takipçileri bunu çoktan anlamıştır ya tekrar etmemde sakınca yoktur sanırım. Öte yandan tiyatroya pek bayılmam. Her ne kadar özünde olsa da tiyatroyu teatral bulurum. Ama niyeyse bu sonbahar, içimde bir tiyatroya gitme arzusu zuhur etti. Hani hayat içinde bir şeyler sürekli önünüze gelir ya... Benim de dikkatimi sürekli tiyatro afişleri, tweetleri, duyuruları çekmeye başladı. Buna algıda seçicilik diyoruz; bilimsel bir tanımı olsa da bunun tuhaf ve gizemli bir yanı olduğunu düşünenlerdenim, o yüzden algımın seçtiklerinin peşinden giderim. Çünkü içine düştüğüm kısır döngüyü kırma ihtimalim belirir.

+ + + 

Muhsin Ertuğrul sahnesinde oynanan Tehlikeli İlişkiler oyununa gittim. Filmini sanırım herkes seyretmiştir; John Malkovich, Glenn Close, Michelle Pfeifer, Keanu Reeves, Uma Thurman... All Stars yani. Oyunu seyrettikten sonra filmi bir kez daha izlemeye karar verdim.


Tehlikeli İlişkiler, iki yüzlü bir ahlakın taşlaması ve başrolünde - çok uygun düştüğünü düşündüğüm - aynalar var. Daha yerinize oturduğunuz anda sahnede kendinizi ve seyircileri seyrediyorsunuz. Ayna dediğim şu: sahneye devasa boyutlarda 6 ayna panel yerleştirilmiş, ortalarından geçen direkler sayesinde kendi etraflarında dönebiliyor hepsi. Ve bir şey diyeyim mi? Ben böyle muhteşem bir etki daha önce görmedim. Oyunda gerilimin arttığı anlarda, oyuncular ve sahnenin üst tarafındaki elemanlar sayesinde ayna paneller dönmeye başlıyor, hepsi birbirinin içine geçiyor, en arkadaki perdelere yansıyan saray ve bahçe görüntüleri, aynaların arasında koşturan oyuncular... her şey, her şey iç içe giriyor. Müthiş bir görsellik.


Sonra bir de kostümler var tabii ki. İpekler, taftalar, satenler, danteller, ışıldayan taşlar, mücevherler... Aldığım bilgiye göre 18. yy kostümlerine yaklaşık 20bin lira harcanmış. Gerçekten etkileyici.

Dediğim gibi Tehlikeli İlişkiler, iki yüzlü ahlakımızın bir taşlaması. Günümüzün ıssız adamları da var oyunda, iffetine rağmen kızını iyi bir kocaya pazarlamaya çalışan kadınlar ve iffetsiz gibi görünse de aslında çaresizce aşkın özlemini çeken kadınlar da.


Oyuncular çok iyi: Levent Üzümcü, Şebnem Köstem, Ece Özdikici, Selin İşcan, İrem Arslan... Ama oyunun en genç ve en yaşlı iki karakterine hayat veren iki oyuncu özellikle dikkatimi çekti. İlki genç Danceny'yi oynayan Cemal Ahhan Şener. Çocuksu ifadesi, fidan gibi inceliğiyle toyluğun saf bir temsilcisi. İkincisiyse dizilerden çok iyi hatırlayacağınız bir isim: Tomris İncer. Sahnede nadiren görünse de tek bir bakışıyla, tek bir mimiğiyle müthiş duygular yaratıyor, teatralliği teatrallikten çıkarıyor, sahneye bambaşka bir hava katıyor. Hayran kaldım.

Oyun bu hafta Muhsin Ertuğrul sahnesinde devam ediyor. Dün öğrendiğime göre her sahnenin belli bir kemik seyirci kitlesi oluyormuş ve Muhsin Ertuğrul (Harbiye) seyircisi daha çok komedi-müzikal seviyormuş; ama belli ki şimdiden Tehlikeli İlişkiler'i de tutmuş. Oyunun bu yıl Afife Jale Ödülü aldığını da eklemek lazım.

Özellikle aynalı sahne dekorunu görmek için bu oyunu seyredin derim. Tavsiye ;) 

13 Aralık 2011

SEVGİLİ KATİL, SAYGILARIMLA

Arka arkaya 2 iyi kitap okumak herkese nasip olmaz. Denk düşmez yani. Ama o şanslılardan biri benim. Geçen haftalarda paylaştığım Alex'in ardından Sevgili Katil'i okumaya başladığımda, bunu hemen hissettim. Evet, evet, çok şanslıyım :)


Neyse konumuza gelelim. Steven on iki yaşında, annesi, büyükannesi ve kardeşiyle birlikte yaşıyor. Tek derdi, ailesinin mutsuzluğuna neden olarak gördüğü bir cesedi bulmak. Dayısı on bir yaşındayken (daha Steven'ın annesi küçücükken) şekerleme almak için bakkala gider ve bir daha geri dönmez. O sırada 6 çocuğu öldürmekten yakalanan sübyancı bir katil ise kabul etmese de olayın sorumlusu olarak görülür. Ama Billy'nin ortadan kaybolması büyükanneden başlayarak bütün bir ailenin mutsuzluğa gömülmesine neden olur. Dolayısıyla bu mutsuzluğu çözmek Steven'ın en büyük derdidir.

İngiliz yazar Belinda Bauer'ın kaleminden çıkan roman, Steven'ın hapisteki sübyancı katile bir mektup yazması, katilin de zevke gelip mektuplardan oluşan bir oyunu başlatmasıyla ivme kazanıyor. Hem on iki yaşındaki bir çocuğun bakış açısından, hem de yaşını başını almış bir caninin gözünden olaylar gelişiyor ve bir anlamda beklenen sona doğru bizi sürüklüyor.

Son sayfalarını, bir sonraki cümlede ne olacak diye okurken çok gerildi. Gerilim seviyorsanız kaçırmayın. Tavsiye ;)

03 Aralık 2011

Süperstar Hem Kulağa Hem Göze Hitap Ediyor!


Müziğiyle büyüleyen Ajda Pekkan, modadaki başarısıyla da göz kamaştırmaya devam ediyor. Süperstar, bu kez Twist için hazırladığı 2011 Sonbahar/Kış Koleksiyonu ile karşımızda.

Bu özel koleksiyonun bir öncekinden farkı, internetten de satın alınabiliyor olması... Adından sıkça söz ettiren alışveriş sitesi 1V1Y.COM, Ajda Pekkan for Twist Sonbahar/Kış Koleksiyonu’nu internette modaseverlerle buluşturan tek adres olarak dikkatleri üzerine çekiyor.


1V1Y.COM, sadece Ajda Pekkan for Twist koleksiyonu ile değil, Koton, Hotiç, Derimod, Twist, Saat&Saat, Tekin Acar, Kiğılı, İpekyol, Desa, Diesel, Converse ve daha birçok ünlü markanın sezon ürünlerindeki cazip avantajlarıyla da öne çıkıyor. Ayrıca Türkiye’nin önde gelen stil editörlerince hazırlanmış, moda tutkunları için benzersiz bir rehber niteliğinde olan online dergiye de mag.1v1y.com’dan ulaşabilir, beğendiğiniz ürünleri tek bir tık’la satın alabilirsiniz.

Sınırlı sayıda üretilen Ajda Pekkan for Twist koleksiyonunun parçaları, bir öncekinden de çabuk tükeneceğe benziyor. Bu yüzden, fazla vakit kaybetmeden 1V1Y.COM’u ziyaret etmenizi öneririz.



Bir bumads advertorial içeriğidir.

30 Kasım 2011

ALEX VE VAHŞİ ŞEYLER

Yıllar önce Vahşi Şeyler'i (Wild Things) seyrederken, tam yarısında normal şartlarda bitmesi gereken hikayenin ani bir dönemeçle hikayenin daha derinlerine inmesine bayılmıştım. Lise öğretmeninin öğrencisine tecavüz suçlaması üzerine kurulu ilk bölümün fikri vahşeti, ikinci bölümde gerçekten de vahşi şeylere (vahşi dostluklar, vahşi oyunlar, vahşi zekalar vs.) dönüşüyordu.

Can yayınlarından çıkan Alex'in arka kapağını okuduğumda da benzer bir şeyle karşılaşacağımı biliyordum. Tek farkı şu ki Alex'te hikaye başlar başlamaz, katman katman çok daha derinlere iniyor, bir sonraki sayfada okuduklarımız hem çaktırmadan bambaşka bir hikayeyi inşa ediyor, hem de bir önceki sayfada okuduklarımızı çürütüyor.


Özetle; Alex adlı kızımız hikayenin başında bir erkek tarafından takip edildiğini fark ediyor ve bu durum bir şekilde hoşuna gidiyor, gönlünü okşuyor. Oysa restoranda tek başına yemek yerken, başka bir masadan ilgisini eksik etmeyen başka bir adamın hayaliyle evine dönerken, daha önce peşinde dolaşan adam tarafından kaçırılıyor. Sonrası terk edilmiş bir ambar, vahşi ve neredeyse hiç konuşmayan bir adam, içine ancak sığılabilen tahta bir kafes, işkence ve tabii ki devasa sıçanlar.

Görgü tanıklarının ihbarı üzerine kaçırılma olayını araştıran polis ise yetenekli bir ressamın, hamileliğinde sigara içtiği için cüce doğmasına neden olduğu 1.40 boylarında ilginç bir adam. Evet biri kaçırılmıştır, ama kaçıranın kim olduğundan önce kimin kaçırıldığını bulmak zorundadır. Oysa kimin kaçırıldığını bulmak o kadar kolay olmuyor; çünkü Alex hiç de sanıldığı gibi biri değil.

Fransız yazar Pierre Lemaitre'in kaleminden çıkan Alex, uzun zamandır büyük merakla okuduğum en heyecanlı gerilimlerden biri. Özellikle sıçanlar ödümü kopardı. Tavsiye ;)

08 Kasım 2011

TUHAF BAY M. NIGHT SHYAMALAN


Geçen gece yatmadan önce şöyle bir televizyona bakayım dedim. The Buried Secret of M. Night Shyamalan diye bir filme rastladım. Bir mockumentary, öte yandan shockumentary diyenler de var. Shyamalan 6th Sense, The Village, The Signs, Unbreakable gibi filmlerin yönetmeni. Zaten bahsettiğim TV filmi de The Village filminin setinde belgesel çekmeye çalışan bir ekibin başından geçenler aslında.

Mış gibi yapıp bizi korkutan filmlerle (arşiv)  ilgili daha önce bir liste yayınlamıştım. Bunu da rahatlıkla o listeye ekleyebiliriz. Tuhaf filmler çeken, mahremiyetine büyük önem veren, yanına kimseleri yaklaştırmayan bir yönetmenle ilgili çocukluk arkadaşları, öğretmenleri, eski komşuları, eski kız arkadaşı, hatta hayranları tuhaf şeyler anlatmaya başlarsa, tabii ki belgesel çekmek için gelen ekip bunların peşine düşer.

Gerçekten çok basit bir fikir, ama detaylara bayıldım. Sabahın 4'ünde tüylerim diken diken oldu, çünkü sürekli duyduğumuz korkunç hikaye klişeleri bir anlamda ünlü bir şahsiyetin gizli hayatında somutlaştırılıyordu. Çocuklukta geçirilen bir kaza, su, mısır tarlası, mavi ev, çocukken edinilen hayali bir arkadaş, kuzgunlar, The Village filminin oyuncuları, Signs için sözüm ona Mel Gibson'dan önce görüşülen Johnny Depp... Hele bir hayranıyla çektirdiği polaroid fotoğrafta Shyamalan öyle bir görünüyor ki ürpermemek mümkün değil.


Ne sinemalarda seyredebilirsiniz, ne de DVD'sini bulabilirsiniz. Ancak televizyonda yakalayacaksınız (SinemaTV'de seyrettim) ya da bu linkten seyredeceksiniz.

Mockumentary seviyorsanız, kaçırmayın derim ;)






24 Ekim 2011

AFETLERDE TWİTTER KULLANMAK


Öncelikle Van depreminde hayatını kaybedenler için üzüntümü dile getirmek isterim. Ama hayatını kaybedenlerin yanı sıra depremin yarattığı afet durumundan etkilenen insanlar da büyük bir yoksunluk içinde. Ne yazık ki yıllardır deprem vergisi toplansa da afet yerine yardımın en kısa sürede ulaştırılması konusunda hala eksik kaldığımızı da bir kenara yazıyorum.

Daha önce Twitter üzerinden yapılan bir deprem tatbikatını sizlerle paylaşmıştım (arşiv). Bugün atılan tweetler yardım toplanması adına büyük bir görev üstlendi. Atılan her bir tweet sosyal bir güce dönüştü ve şu anda özellikle İstanbul'da müthiş bir yardım seferberliği yaratılmış durumda. Bu gerçekten önemli bir gelişme.

Twitter mecra olarak aslında bilgi kirliliğine gebe olsa da planlı bir şekilde kullanıldığında, özellikle afet durumlarında müthiş yararlı olabiliyor. Haiti'de, New Orleans'ta, Japonya'da ve yaşanan birçok afette Twitter hem afet bölgesinden alınan haberlerle koordine olmaya yardımcı oldu, hem de afet sonrasında afet bölgesine yardımların toplanması ve gönderilmesinde büyük rol oynadı.


Dediğim gibi planlı kullanıldığında Twitter bir iletişim kanalı olarak gerçekten çok faydalı sonuçlar verebilir. Örneğin Brezilya'da trafik İstanbul'u aratmadığından, Karayolları ve Trafik Müdürlüğü #hashtag (#etiket) kullanımı yoluyla sürücülerin verdiği bilgilerin diğer sürücülere iletilmesini sağladı. Dahası ABD Jeolojik Araştırma Kurumu, erken uyarı sistemi olarak Twitter'ı kullanan bir servis kurdu. Sistem depremi hisseden Twitter kullanıcılarının tweetlerini işleyerek harita üzerinde depremin hissedildiği alanı belirliyor. Böylece depremin bir sonraki durağını tespit edebiliyor.

Bu örnekler doğrultusunda Türkiye'de Kandilli Rasathanesinden bütün afetle ilgili STK'lara kadar birçok kurum arasında Twitter üzerinden bir sistem kurulması işten bile değil. Yapılacak tek şey, zaten Twitter'da akan bilgileri toplayıp işleyerek, sorumlu birimleri yönlendirecek bir koordinasyon sistemi kurmak.

Tabii bunun için Türkiye'nin düşünce biçiminde ciddi bir değişim yaşanması gerekiyor. Sadece ihtiyaç duyulduğunda değil, kaç kişiyi istihdam ettiğine (ki çekirdek ekip olarak fazla elemana ihtiyaç olduğunu sanmıyorum) ve elemanların afet zamanları dışında boş oturduğuna bakmadan bir ekip ve sistem kurulmalı, sorumlu kurumlar arasında koordinasyon sağlanmalı ve sürekli tatbikatlar yapılmalıdır.

Deprem bu ülkenin gerçeğiyse (ki bunun yanı sıra kötü müteahhitlik sonucu deprem haricinde de yıkılabilen binalar, nehir yatakları imara açıldığı için yaşanan seller, yangınlar, vb. de gayet bu ülkenin gerçeği) bir an önce harekete geçilmeli, deprem vergisi olarak toplanan fonlar amacına uygun kullanılmalıdır.

Tekrar başımız sağ olsun.

04 Ekim 2011

TUCKER & DALE vs. EVIL: HANGİ CANAVAR?

Bir grup genç arabaya tıkışıp göl civarında kamp yapma yolundadır. Yolda yanlarından geçen arabadaki iki adam onlara bakınca ödleri kopar. Korkunç kamp hikayeleriyle büyümüş (ve dahi Jason kültüyle yatıp kalkmış) Amerikan gençleri, izbe benzin istasyonunda bu iki adamla karşılaşıp korkularını büyüttükten sonra, üstüne bir de kamp ateşinin etrafında birbirlerine korku hikayeleri anlatmaya başlarlar.

Oysa diğer arabadaki iki adam Amerikan kırsalında çalışan, sonunda bir tatil yapmayı hak ettiklerini düşünen iki köylüden başka bir şey değildir. Olaylar gençlerin iyice isterikleşmesiyle çığırından çıkar ve kıkırdayarak teen'lerin kendilerini slash etmelerini seyre dalarız.


Dale & Tucker vs. Evil (imdb 7.6) konuyu tersinden alıp teen slasher filmleriyle dalgasını geçiyor. Hatta filmin daha en başında mockumentary tarzıyla dalga geçerek başlıyor işe. Beklendiğim kadar kara komedi çıkmadı, ama yine de fikrin hatrına keyifle seyredilebilir. Tavsiye ;)


25 Eylül 2011

KURGU DÜNYALAR VE OYUNLAR: GAME OF THRONES

Blöfçü açılışı meşhur Fransız düşünür Michel Foucault'dan yapayım: "Oyun ancak sonunda ne olacağını bilmiyorsak oynamaya değer... Evrensel mantık bağlamları insanların gerçek düşünüş biçimlerini gereğince çözümleyemez."

Yüzüklerin Efendisi (Lord of the Rings) daha masalsı, ama karanlık hikayesiyle entrikaya pek girmez, hikayenin neredeyse tek stratejik düşünen adamı Gandalf'tır. Oysa Taht Oyunları'nı (Game of Thrones) belki de cazip kılan şeylerin en başında işin içindeki oyun (entrika) nüvesidir. Yaz başında çevirdiğim Gölgelerin Yolu (The Way of Shadows) tıpkı GoT gibi kurgu bir harita üzerindeki topraklarda geçiyordu; romanın en belirgin silahı da entrikalardı.


Kurgu dünya ve haritalar üzerinde geçen romanların kabataslak şöyle bir formülü var: Çağlar öncesi (ve belki de ötesi bir zaman dilimi; iyiler, kötüler ve taraf seçmek zorunda kalan erdemsizler; güçlü aileler, derebeylikler, kontluklar, dükalıklar, saray soyluları, soyu sürdürmesi beklenen veliahtlar, devredilecek unvanlar, itaat ve kahramanlık arasında gidip gelen aile üyeleri; kraliyet topraklarına yaklaşmakta olan büyük bir savaş, yıkım, felaket; beceriksiz ya da çıldırmış bir kralın ardından (görmeyiz bile, sadece hikayesini dinleriz) tahtın türlü ittifak ve müttefiklerce binbir entrikanın ardından ele geçirilmesi; mutlaka ve mutlaka büyücüler, şifacılar ve kahinler (hatta rüyalar); hem ülkenin hem de ailenin onuru için adil olma yolunda hayatlarını ortaya koyanlar, bencil amaçları uğrunda satanlar, satılanlar; fahişeler, dilenciler, mamalar, genelevler, çocuklar, bir sürü bir sürü bir sürü yan karakter...

Aslında hepsi analoji: alt metinleri okuduğumuzda anlatılan hikaye bizden çağlarca uzak görünse bile hayatlarımızla doğrudan ilişkilidir. Sonuçta hepimiz erdemli olmak ya da olmamak üzere kararlarımızı belirleriz; ve hep erdemli ya da erdemsiz olmak gibi bir derdimiz de yoktur. Gün gelir (belki de sadece öyle hissettiğimiz için) en olmayacak tarafta taraf oluruz, gün gelir (erdemli olmayı düşünmeksizin, sırf havamızda olduğumuz için) doğrudan yana oluruz. Hatta bazen öyleymiş gibi görünmek bir sonraki hamlenin öncülü olur.

Evet, oyun oynamayı hayatımızın her alanında seviyoruz. Çünkü sistemin kurgusu bu... Çok çalışarak bir yerlere gelmek bir seçim olabilir, ama dalkavukluk ya da bir takım ayak oyunları da bizi yukarılara taşıyabilir. Sadece çocuk sahibi olmak için evlenebiliriz, ailemize hoş görünmek için "hoş görünebiliriz". İşimiz düştüyse hiç çekinmeden birilerine yakın durabilir, işimiz bittiğinde ortadan yok olabiliriz. Ya da zora geldiğimizde (bazen de sadece zevk olsun diye) topu başkalarına atabiliriz. Anlayacağınız işin ucunda illa bir ödül ya da amaç olmayabilir; oyun olsun diye oyunlar oynayabiliriz. Erdemsiz gibi davranmak hoşumuza gitse de yine kendi zevkimiz için içten içe erdemli olabiliriz ya da sahte bir erdemlilik paravanı ardında çevirdiğimiz işlerden sonsuz zevk alabiliriz.

Daha önce bu tür edebiyata pek fazla ilgi göstermezdim; düşünsenize RPG (role playing game) diye bir oyun janrı var, dünya üzerinde milyonlarca hayranları var, kurgu dünyaları anlatan romanlar, filmler, bilgisayar oyunları! peynir ekmek gibi satıyor. Bahsettiğim çeviriyi yaparken (her ne kadar zorlansam da) hikaye örgüsündeki sağlamlığa, oynanan oyunların zekasına, karakter (ve karaktersizlik) çeşitliliğine hayran kaldım. O yüzden de GoT ilgimi çekti.

Bu kadar laf kalabalığından sonra şunu söylemek istiyorum; hayatlarımız belki de farkında olmadığımız, ancak dışarıdan baktığımızda oyun olduğunu anlayabileceğimiz oyunlarla dolu. Hayır, oyun oynamakta hiçbir sakınca yok, oyun oynamak güzeldir, hatta Foucault'nun da dediği gibi sonunu bilmiyorsak oyun tadından yenmez, heyecan verir, yaşamı renklendirir. Ama hemen not düşmek gerekiyor: düşünce biçimlerimizi ancak neyi neden yaptığımızın farkında olmak çözebilir.


Gelelim diziye. Son zamanlarda seyrettiğim en sağlam kurgulardan biri. Beni en çok etkileyen de hikayedeki her karakterin ne yaptığını bilerek hareket etmesi. Herkesin bir amacı var, ama öte yandan herkes kendini öyle kolay kolay açık etmiyor. Daha ilk karesinden nefret edeceğiniz tipler de var ki oyuncu seçimine bayıldım; başta sevmeseniz de sonra sonra sevmeye başlayacağınız tipler de var. Diziyi seyrettikten sonra Sibel Alaş çevirisiyle çıkan kitabı da okumaya karar verdim. Muhtemelen janrın formülü gereği karakterlerin derinliklerine ilk kitapta ulaşmak mümkün değildir; çünkü seri halinde yazıldıklarından (en az üçleme) bu süreç diğer eserlere yayılıyor. Yine de diziye (ya da başka eserler söz konusu olduğunda filmlere) sığdırılamayan küçük ayrıntıları yakalamayı seviyorum; kendimi herkesten daha fazla biliyormuş gibi hissediyorum. Bu da benim küçük oyunum işte. N'aparsınız! :)))

İsveç Korsan Partisini uzaktan bile olsa destekleyen benceğiz, ilk sezonu tabii ki korsan DVD'den izledim, ama erdemli olmayı tercih ederseniz dizi cnbc-e'de yayınlanıyor: GoT sayfası ;)






15 Eylül 2011

Türkiye'nin İlk Sony Tableti Senin Olsun!

İlk tabletini piyasaya sürmeye hazırlanan Sony; çok geniş uygulama yelpazesine ve PlayStation® sertifikasına sahip olan bu ürünüyle çok konuşulacağa benziyor. Tableti Türkiye’de 1 Ekim’de satışa sunacak olan Sony, “İlk Sony Tablet Kimin?” yarışmasıyla çıkış tarihinden önce tablet tutkunlarına bu muhteşem tabletin sahibi olma şansı veriyor!

http://www.facebook.com/SonyTR adresindeki Sony Türkiye Facebook hayran sayfasında gerçekleşen yarışmada, en çok soruyu en kısa sürede bilenler kazanıyor. 3 hafta sürecek yarışmada her hafta 1 Sony Tablet hediye ediliyor. Bilgili ve hızlı 3 yarışmacı bu teknoloji harikası cihaza Türkiye’de herkesten önce sahip olma şansı yakalıyor. Türkiye’de Sony Tablet S’e sahip olan ilk kişi olmak için tek yapmanız gereken; linke tıklamak ve en hızlı şekilde soruları cevaplamak.


Bir bumads advertorial içeriğidir.

13 Eylül 2011

MODA, MODA, SÖYLE BANA...

Ne zaman defile davetiyesi alsam - ki sağ olsun sadece Hatice Gökçe'den gelir - Yiğit Karaahmet'in kavun kokulu taksiyle defileye gidişi aklıma düşer de ben yine kıkırdamaya başlarım. Saat dörtteki Hatice Gökçe defilesi için hazırlanıyordum ki arkadaşım arayıp saat ikideki Özgür Masur defilesine +1 davetiyesi olduğunu, gelmek isteyip istemediğini sordu. Eh, biraz erken gitmenin bir sakıncası yoktu, bu yüzden Shiseido -aşağısı bana uymaz- sponsorluğunda defile izlemek üzere IFW çadırına ulaştım. İkoncan blogger gençliğinden enteresan kareler yakalama umuduyla fotoğraf makinemi yanıma almayı da ihmal etmedim tabii.

Hava sıcak. Çadırın önü kalabalık, etrafı demir çitlerle çevrilmiş, çitlerin arkası meraklı gözlerle dolu.


"İçeridekiler" tahmin ettiğim gibi ikoncan yoğunluklu gençler. Kadınlar arasında her ne kadar abartılı bir özenle gelmiş olanlar varsa da daha doğal bir şıklığı tercih edenler - trend olarak aklımın bir köşesine yazdım - çoğunluktaydı. Serbest stil saçlar, tarzını gösteren ama abartmayan kıyafetler ve tabii ki - illa ki - ayakkabılar.




Trendler bildiğiniz gibi - ya da bilmiyorsanız öğrenin - iki üç yıl önceden belirleniyor. Örneğin instagram tarzı fotoğraf modası, True Blood'ın jeneriğinden beri var (dördüncü sezonu pazar günü sona erdi, düşünün artık). Popüler kültürün kaçınılmaz etkisi - iPhone, instagram aplikasyonu da buna dahil - sayesinde yakın zamanda bu tarzdan - her ne kadar şu anda hoşlansak da - hepimize gına gelecek.

Bu senenin defilelerindeyse dikkatimi çeken en önemli nokta, son yıllarda öne çıkmaya başlayan melek kavramının izlediğim iki defilede de kendini göstermesiydi. Melek kavramı son 2 yıldır gerek tv dizilerinde - Bromance şaheseri Supernatural - ve vampirlere doyan bestseller kitaplar - yakında çevirdiğim Meleklerin Kanı raflarda yerini alacak - tohumları atılan bir kavram. Melek denince beyaz akla gelir, o yüzden gerek Özgür Masur gerekse Hatice Gökçe defilelerinde beyaz hakimiyeti şaşırtıcı değildi. Hatta Hatice Gökçe defile davetiyesinde ipuçları da veriliyor.

Gelelim işin en tatlı yönüne; yani iki defilenin karşılaştırılmasına :)))

Özgür Masur defilesi Zuhal Olcay'ın bir mini klibiyle açıldı, ardından duştan yeni çıkmış gibi ıslak ve düz bir şekilde sırtlarına dökülen saçlarıyla mankenler beyaz - ve seksi - melekler edasıyla arz-ı endam ettiler. Seksi diyorum, çünkü Özgür Masur'un dekoltesi eksik değildi. Dışarı çıktığımızda eski mankenlerden - ve yeni botoks kurbanı - Gizem Özdilli'nin biteviye "Harikaydı yane... Muhteşemdi yane... Son nokta yane..." yorumlarına rağmen şahsen Özgür Masur çizgisinden etkilendiğimi söyleyemeyeceğim. Ama belli ki kadınları etkileyen bir çizgisi var.



Hatice Gökçe çizgisi için tamamen tersini düşünüyorum. Türkiye'de modayı kavramsal olarak ele alabilecek kadar donanımlı olduğuna inandığım tasarımcı, avantgarde çizgisiyle her seferinde beni hayran bırakıyor. Trend melekse, HG en özgün detaylarla meleklerini - yine beyaz hakim - podyumda yürüttü. Sanıyorum salondaki kadınları en çok heyecanlandıran da gelinlik tasarımı oldu.




Velhasılı kelam aklımda Yiğit Karaahmet'le yola çıktığım gibi HG defilesinden, oturduğum yere şık bir kese - yine beyaz - bırakılmış Perwoll sıvı çamaşır deterjanıyla çıkarken yine aklımda Yiğit Karaahmet ve yumuşatıcısını çalan kasiyer kız vardı. :)))

Eh tabii ikoncan gençlikten bir kare koymadan olmaz. Onların modası hiç geçmeyecek. Viva la Fashionistas!


12 Eylül 2011

EARGASM = MADEON

Mashup denince dj Earworm'u tek geçerim. Ama Madeon da gerçek zamanlı mashup çalışmasıyla kalbimi çaldı. Ne diyeyim? Hayran kalmamak elde değil. Buyrun, siz de hayran kalın ;)


Tracklist

Alphabeat - Boyfriend
Alphabeat - Fascination
Bag Raiders - Shooting Stars
Black Eyed Peas - Gotta Feeling
Britney Spears - ...Baby One More Time
Capsule - Can I Have A Word
Chromeo - Momma's Boy
Coldplay - Viva La Vida
Daft Punk - Aerodynamic
Daft Punk - Around The World
Deadmau5 - Raise Your Weapon (Madeon Remix)
Deadmau5 - Right This Second
Ellie Goulding - Starry Eyed
ELO - Mr. Blue Sky
Girls Aloud - Biology
Gorillaz - Dare
Gossip - Heavy Cross (Fred Falke Remix)
Gwen Stefani - What You Waitin For (Jacques Lu Cont Mix)
Housse de Racket - Oh Yeah
Justice - DVNO
Justice - Phantom Part II
Katy Perry - One Of The Boys
Ke$ha - Take It Off
Kylie Minogue - Wow
Lady Gaga - Alejandro
Linkin Park - Crawling
Madonna - Hung Up
Martin Solveig ft. Dragonette - Boys and Girls
Michael Jackson - Billie Jean
Nero - Me and You
One Republic - All The Right Moves (Danger Remix)
One-T - Magic Key
Ratatat - Shempi
Solange - I Decided (Freemasons Remix)
Stardust - Music Sounds Better With You
The Buggles - Video Killed The Radio Star
The Killers - Losing Touch
The Who - Baba O'Riley (SebastiAn Remix)
Yelle - Que Veux Tu (Madeon Remix)

04 Eylül 2011

PATRONDAN KURTULMA SANATI


Hangi birinden başlasam bilemiyorum. Hangover tadında bir film olduğundan mı? Colin Farrell, Jennifer Anniston, Kevin Spacey gibi oyuncuları bambaşka hallerde görmekten mi? Müthiş bir yeni keşif sayılabilecek Charlie Day'den mi? En iyisi kendi korkunç patron tecrübemle başlayayım.

Evet, filmde kıkır kıkır gülsek de hayatımızı cehenneme çevirebilen korkunç mu korkunç, kötü mü kötü, vicdansız mı vicdansız patronlarımız, yöneticilerimiz, iş arkadaşlarımız hepimizin oldu. Hem kendimden biliyorum hem de arkadaşlarımdan az hikaye dinlemedim.

Daha toy bir reklamcıyken büyük bir ajansta çalışma fırsatı bulduğumda sevinçten havalara uçmuştum. Daha başladığım hafta bütün ekibin istifa etmesi yetmiyormuş gibi (anlaşılan yeni ekibin bir parçası olarak işe alınmıştım) bir sonraki hafta başıma getirilen kadın direktör, daha haftasında başımdan üç tutam saçın dökülmesine neden olmuştu. Kadınlarla çalışmanın zor olduğunu zaman içinde öğrenmiş olsam da o haftayı hiç unutamam. Çünkü en kötüsü psikolojik terördür. Eh, onu öldürmek zorunda kalmasam da çalışma azmim ve düzgün iş yapmam sonucunda (biraz da onun beceriksizliği yüzünden) direktörü devreden çıkarmayı başarmıştım. Ama hala oradaydı, hala bütün kötülüğüyle işlerime engel olmaya, sabote etmeye, bombalamaya çalışıyordu. Yine öldürmeyi düşünmedim, ama farkında olmadan kıyısına gelmiş olabilirim. Başka bir büyük ajanstan teklif gelince güzelim işimi bıraktım (çünkü oraların prensi olmuştum) ve hayatım bambaşka bir yola girdi. Hala ilk işimde kalsaydım, kral olur muydum diye düşünmüyor değilim. Hey gidi günler.

Sadece bununla da kalmıyor, doğrudan çalıştığım genel müdürlerden biri de sırf benim değil, bütün ajansın hala en büyük sohbet konusudur. Bir sabah önemli bir konuyu konuşmak için onu koridorda beklerken, geldi, selamlaştık, güle oynaya, cıvıl cıvıl konuşarak odasına doğru beraber yürüdük, odasına girdik, masasının arkasına geçti... ve ben işle ilgili meseleyi anlatırken bir anda masanın üstündekileri tek bir hamlede (devasa bir adamdı) yerlere saçtı. Tek derdi, sekreterin mektup ve zarfları karışık bir şekilde önüne koymuş olmasıydı. Evet, bunu da gördüm. Neyse ki gazabına çok uğramamış olmakla büyük gurur duyarım. Çünkü gözümün önünde sanki başkası için söylüyormuş gibi, yöneticilerden birine "Ökküzzzz! ÖKKÜZZZZ!" diye bağırdığını da bilirim. Ben genelde bu hallerine güldüğümde üzerime doğru yürür, tam bir tane çakacak diye düşündüğüm sırada sigarasını yakmak üzere çakmağımı ister (sigarayı içmez, hırsla sömürürdü), sonra eğleniyormuş gibi bir ifadeyle kaşları hala çatık olduğu halde "Sen niye gülüyorsun?" derdi, ben de "Komik geldi" diye gülmeye devam ederdim. Hey gidi günler. Bunları yazarken bile hala sırıtıyorum. Sanırım göt korkum hiç olmadığı için nispeten rahat bir insanım. Her zaman (ilk direktörüm hariç, çünkü işe başlayalı daha bir haftacık olmuştu) kapıyı çarpıp çıkma özgürlüğümü kafamda canlı tutmuşumdur. Siz de öyle yapın, elektriğinizi alacak, size fazla bulaşmayacaklardır. Tabii iyi bir çalışan olduğunuz sürece :)

Horrible Bosses da egomanyak, sapık, konumlarından aldıkları güçle kafayı sıyırmış patronlarından kurtulma fikrini cazip bulan 3 arkadaşın hikayesi. Hangover kadar vahşi ve uç noktalarda değil, ama film boyunca kıkırdadım ve bolca kahkaha attım. Dale karakterini oynayan Charlie Day, bir Zach Galifianakis olmasa da filmin en komik unsuru. Colin Farrell, makyajla bambaşka bir insan olmuş. Jennifer Anniston hiç bu kadar seksi olmamıştır. Kevin Spacey, tam da rolünün adamı manyak bir herif olmuş. Jamie Foxx, filmde en çok güldüğüm karakterlerden biri oldu. Özetle modern yaşamın karikatürü olan bu filmi seyredin. Müthiş değil, ama çok güleceksiniz.

Bu arada isterseniz bir arşiv oluşturmak için kendi deneyimlerinizi yorum olarak yazın da biraz eğlenelim :))))

27 Ağustos 2011

INSTAYLA EXHIBITON 1

Madem facebookta güvenlik ayarlarını "ayarlayamadım", ben de bloga bir foto albüm koyayım dedim... Kimse eksik kalmasın diye tabii ki! Yine ondan şundan bundan tadında bir çalışma oldu. Fotoğraflar Nokia N97 mini  (5mp) ve GE X5 ile (14.1 mp) çekildi, çeşitli fotoğraf düzenleme uygulamalarıyla son haline getirildi.

İçki ikramınızı kendiniz hallediverin artık ;)

Eminönü
Balat
Parti
Eminönü 2
Büyük Londra Terasından Haliç
Sabah Gökkafes
İnşaat
Damdaki
Moi
Dolunay
Serseri
Cam
Çeyrek
Günbatımı
Şehir
Timi
Komşular
Nanik
Thai Diva
Glitters
Yummies
Buda
Eski
Bangla Road