27 Şubat 2015

ANGKOR (SO?) WAT

Kamboçya ziyaretimin asıl amacı, tabii ki dünyaca meşhur, aynı zamanda ülke bayrağına da sembol olan Angkor Wat'tı. Haliyle hemen bir seyahat acentasından tur aldım. Hemen belirteyim; tam günlük (13 dolar) ve yarım günlük (11 dolar) turlar var. Tam günlük turda 7-8 tapınak dolaşılıyor, yarım günlükte ise 3 büyük tapınak. Sihanoukville itibariyle dünya kadar tapınak gördüğümden ben yarım günlüğü seçtim. Sonuçta bir noktadan sonra "a temple is a temple is a temple".

Sabahın köründe (05.00) bir tuktuk gelip beni otelden aldı, çünkü Angkor Wat'ta gündoğumu paha biçilmez diyorlar. Tuktuk'ta benden başka Kanadalı 2 kızcağız daha vardı. Siem Reap'ın havası acayip. Gündüz bunaltıcı sıcak oluyor, ama akşam söker sökmez hava limonataya dönüşüyor, ama sabahın köründe (tekrar ediyorum 05.00) bayağı serin. Hele bir de her tarafı açık tuktukta her taraftan püfür püfür eserken neredeyse dondurucu. Neyse ki çantama ne olur ne olmaz diye peştemalimi atmıştım; sarına sarına yola çıktım.

Angkor Wat, 1993 yılında Fransızlar tarafından keşfedilmiş. Bu tarihten önceki 500 yıl kayıp. Zaten yapım tarihi en fazla 900 yıl öncesine dayanıyor. Siem Reap'ın çevresinde irili ufaklı yaklaşık 300 tapınak var. Hepsi de dönemin kralları tarafından yaptırılmış ve sonra gelen kralların inancına göre şekil değiştirmiş. Mesela Angkor Wat'ı yaptıran kral Hindu imiş, o yüzden ağırlıklı figür dans eden kadın formundaki Vişnu. Sonraki kral Budizme inanmış, tapınağı Buda figürleriyle süslemiş, fakat ondan sonra gelen kral yine Hindu olduğundan bütün Buda figürlerini sildirtmiş. Anlaşılan bu topraklarda Hinduizmden Budizme geçiş de o kadar kolay olmamış. Sonuçta Siem Reap'ın etrafını saran tapınak bölgesi bugün artık UNESCO koruması altında. İyi bir iş çıkardıklarını söyleyebilirim; gayet düzgün yollar, tertemiz bir ziyaret merkezi vs. Bunu Bangkok'a giden otobüste, çapraz yol arkadaşım Alman bir amcaya söylediğimde fena papara yedim. "Evet, UNESCO çok iyi iş yaptı. Hepsi bizim paramızla. 500 yıldır Kamboçyalılar buraları siktir etmiş. Ve şimdi her girişte 20$ alıyorlar," dediğinde sustum. Bu Almanlar da paralarının değerini pek biliyor canım.

Evet, tapınak bölgesine girmeden önce fotoğraflı pasonun bedeli 20$. Yani sadece tur bedeli yetmiyor; öncesinde de kimse bir şey söylemediğinden, hazırlıklı olmanızda fayda var :)

Angkor Wat'ın dört tarafı suyla çevrili. Tuktukla taş bir köprünün önüne geldiğimizde, saat henüz 05.30 bile olmadığından hava hala karanlık. Grubun geri kalanı minibüsle gelmişti. Rehberimizin zayıf fener ışığında suya düşmeyelim diye attığımız adımlara odaklanarak ilerledik. Ana girişe geldiğimizde rehberimiz bize yukarıda bahsettiğim tarihçeyi anlatmaya, güneş de bir taraftan doğudan hafifçe göğü aydınlatmaya başladı da giriş duvarlarını kaplayan enfes kabartmalardaki efsaneyi görebildik. Gerçekten oya gibi işlenmiş, etkileyici.





Sonrası dura geze tapınağın önündeki havuzun önüne kadar geldik. Çok kalabalık değildi, hatta havuzun dibine kadar rahatça girebildim. Herkesin derdi güneş doğarken tapınağı ve sudaki yansımasını çekebilmek.

Hava aydınlandıkça durum netleşti; gökyüzü bulutluydu ve bize de çektiğimiz fotoları efektlemek kaldı. Yine de hoş bir görüntü. Ya da en azından, bu kadar popüler bir yer olduğu için güzel geliyor.




Güneşi yakalayamayınca oracıkta yaptığım çeşitlemeler :)
Tapınağın duvarlarına işlenen ve hala taslak olduğuna dair kabataslak çizimlerin görülebildiği efsane görsel açıdan çok zengin ve etkileyici.
Bilemiyorum. Evet, Angkor Wat görkemli, çok etkileyici, 900 yıllık geçmişi var falan, ama ne bileyim, mesela 21 Aralık 2012'de sevgilimle dünyayı kurtarmak için Şirince'ye gittiğimizde gezdiğim Efes Harabeleri çok daha etkileyiciydi. Mesele eskilikse, henüz görmediğim ama görmek için can attığım Göbekli Tepe tam 12.000 yıllık; dünyanın bilinen en eski tapınağı orada bulundu ve dünyayı çıldırtmak için orada bekliyor.

Velhasılı kelam güneşi suya düşüremediğimiz (ve şahsıma özel bir durum olarak pek etkilenmediğim) için hepimiz çaktırmamaya çalıştığımız hayal kırıklığını fotoğraf makinelerimize hapsederek kahvaltıya yöneldik. İki kızarmış yumurta ve gerçekten boktan Kamboçya kahvesiyle kahvaltımı ettim. (Kamboçya'daki kahve neredeyse kakao tadında ve düzgün kahve bulmak neredeyse imkansız)

Sonraki durağımız Ta Phrom tapınağı oldu. Bugün bilinen adıyla Tomb Raider tapınağı. Film burada çekildiği için. Demiştim ya bu bölge 500 yıldır kayıp diye... Burada devasa ağaçlar yapıların üzerinde büyümüş. Özellikle gümüş renkli upuzun gövdeli ve kalın kökleriyle her yere yayılmış ağaçlar çok etkileyici. Rehberimiz 1 saat süre vermişti, ama yarım saatte diğer kapıdan çıkıp kendime bir hindistan cevizi ısmarladım.



Üçüncü ve son tapınak Bayon Tapınağı. Dört yüzlü kulelerden oluşuyor. Dört yüz derken, gerçekten de kulelerin dört yüzünde birer yüz bulunuyor. Yine Kamboçya'nın önemli sembollerinden biri. İnsanlar tıpkı Piza ya da Eyfel kuleleri gibi, bu yüzlerle kendi yüzlerini denk getirip çeşitli pozlar çekiniyorlar. Denemedim bile.


Anlayacağınız bol bol yürüyüş, bol bol yeşillik, bol bol taş, bol bol tarih, bol bol dinsel kalıntıyla bir yarım gün geçirdim. Ve itiraf edeyim ki yarım günlük tur aldığıma çok sevindim, çünkü günün diğer yarısını aşkım Siem Reap'ta geçirebildim.

Not: Bir sonraki yazım Siem Reap'tan otobüsle sınırı geçip Bangkok üzerinden Chiang Mai'a yine otobüsle macera yaşamak isteyenlere ışık tutacak ;)


23 Şubat 2015

SIEM REAP: SÜRPRİZLERLE DOLU BİR ŞEHİR


Açıkçası şehre ilk girişten pek etkilenmedim. Hatta henüz gelmemişlik hissi otele yerleşip dışarı çıkana kadar devam etti. Evet, tuktukla şehrin ortasındaki nehrin yanından uzunca bir süre yolculuk ettim etmesine, ama içinden dere ya da nehir geçen o kadar çok şehir gördüm ki insan ilk bakışta etkilenmiyor.


Ve fakat şehri keşfe çıktığım anda anladım ki gizli bir cevherle karşı karşıyayım. Mesela kaldığım otel (Chompei Khmer) adeta bir sanayi sitesinin hemen başında, iki adımda nehir kenarına varıyorsun ve dünya birden değişiveriyor. Nehri iki yakadan gölgelendiren dev ağaçları fark ediyorsun önce, sonra gözden kaçacak kadar sade, ama bir o kadar da iddialı oteller, restoranlar, binalar çarpmaya başlıyor gözüne.



Sanat, İksir ve Metafor Dükkanı...
Resmi büyütüp kapıdaki yazıyı okuyun bence :)





Dahası nehir kenarıyla yetinmeyip ara sokaklara dalınca, yepyeni bir dünya keşfetmeye başlıyorsun. Caddeler geniş geniş, Fransız etkisi burada da var. Ama Phnom Penh'den farklı olarak, Fransız ruhu gizlenmiş aralara derelere. Gizlenmiş diyorum, çünkü Fransızların aksine gösterişsiz bir iddia, tatlı bir zarafet her köşe başında karşınıza çıkabiliyor.

Her asya kentinde Night Market vardır mesela; çapulcu pazarı gibidir, incik boncuk, turistik eşyadan tut elektronik ve el fenerine kadar birçok şey satılır. Oysa Siem Reap'taki yine sade bir şıklığa sahip. Gördüğüm en temiz, en rahat, en şık, tacizin en az olduğu gece pazarı olduğunu söyleyebilirim.




Mesela yine her asya kentinde karşınıza çıkacak bir Walking Street ya da Pub Street keşmekeşi vardır. Burada da var. Fakat daracık bir ara sokağa girdiğinizde, New Orleans'ta çekilmiş bir Hollywood filmi bar sahnesinden fırlamışçasına Miss Wong'la karşılaşıyorsunuz. Nefis kokteylleri, harika caz tarzı müziğiyle (bazen canlı, bazen banttan) yine hayranlıkla sürprizi bağrınıza basıyorsunuz. Üstelik menüde olmadığı halde benim için harika margaritalar hazırladılar. (Dipnot: Miss Wong, Vladimir Tretchikoff'un bir tablosunun adı. Tablodaki aslında Valerie Howe adında bir kadın. Asya-Fransız karışımı bir melez. Ressam annesine benzediği için bu resmi yapmak istemiş. Bar, adını bu tablodan alıyor işte.)



Ana caddenin ötesinde ne var diye merak etmeden duramıyorsun, devam ediyorsun. Ahşap ve neredeyse ilkel barakaların arasından nefis bir bambu oteli çıkıyor karşınıza. Ya da kıpkırmızı bir yolun iki yanına dizilmiş güzel evler. Ya da bir anda turistlerin yoğunlaştığı, çalışan kızların kıkır kıkır kahkahalar atarak servis yaptığı yerel bir restoran. Ya da müthiş şık bir böcek restoranı...


Bugs Cafe'yi böyle keşfettim. Kamboçya'ya gelmeden önce örümcek kızartması gibi yiyeceklerin yerel mutfakta olduğunu biliyordum, ama alenen göze çarpacak bir alışkanlık olduğunu söyleyemeyeceğim. Yine de bulursam yemeye karar vermiştim. Böylece keşfimin ertesi akşamı sofraya kuruldum. Restoranın sahibi genç bir kadın. Gelenleri önceden yüreklendirmeye alışmış, ben de oyunu bozmadım, yüreklendirmesine izin verdim. Menüyü bir önceki akşam kapı önünde incelediğimden bir Starters Plate ve şimdi adını hatırlayamadığım mavi renkli bir kokteyl sipariş ettim.




Numara yapmıyorum, evet, yedim :)
Her şeyden önce sanırım sunum bu kadar seksi olmasaydı, yemekte zorlanırdım. Örümcekler, akrepler, karafatmalar, ipek böceği lavraları, çekirgeler önümdeydi. Kırmızı karıncalar, çöreğin içinde saklıydı. Ama tabak o kadar renkli ve seksi görünüyordu ki böcekler arada kaynayıp gidiyordu.

Sonuçta hepsini yedim. Hatta kadın tabağımı görünce şaşırdı, "Aaa hepsini yemişsin," dedi. Annemin beni iyi yetiştirdiğini, bu yüzden tabakta yemek bırakmadığımı söyleyerek durumu kurtarmaya çalıştım. Hem kokteyl de çok sertti, biraz yemekle yumuşatmam gerekmişti. İtiraf etti; tarifinde alkol olmayan tek içecek Sprite'tan sadece birkaç damla varmış. Değerlendirmem gerekirse (ki sigaradan dolayı damak tadı konusunda pek iyi değilim) böceklerin kendilerine has bir tadı olduğunu söyleyemem. Restoranın sahibi, özellikle akrebin güçlü bir tadı olduğunu iddia etse de sanırım asıl önemli olan soslar, sunum ve tabii ki yanında içeceğiniz güçlü bir kokteyl.

Siem Reap'ta şöyle bir şey daha var: insanız, her gün aynı hissetmiyoruz, gün geliyor nemrut kalkıyoruz yataktan, kimi gün ateş parçasına dönüşüyoruz. Siem Reap, sanki ruh halinize eşlik ediyor. Hüzünlendiğinizde hüzünleniyor, güldüğünüzde sizinle birlikte gülüyor. Şimdi yazarken bile, bunu keşfettiğim anda olduğu gibi tüylerim diken diken oluyor. Anlatılmaz yaşanır.


Özetle ayrılma vakti yaklaştıkça Siem Reap'ı içime almak istedim. O kadar sevdim yani. Yalnız da gidilir, çok iyi vakit geçireceğinizden emin olduğunuz birkaç arkadaşınızla da. Süper lüks spa otellerde de kalabilirsiniz, salaş otellerde de. Sokak kenarındaki yerel lokantalarda yemek yiyebilir, bir sonraki yemeğinizi şık bir böcek restoranında alabilirsiniz. İster Pub Street'te Angkor birası tüketir, ister sessiz sakin bir caz barında takılabilirsiniz. Sonuç değişmiyor; Siem Reap'ta sürprizler hiç bitmiyor.

Bu sefer kalbimi Siem Reap'ta bıraktım anlayacağınız.

Not: Bu yazıyı yazarken, bu kadar ballandıra ballandıra anlatmalı mıyım diye çok düşündüm. Şehrin bakirliği ve güzelliği o kadar çarpıcı ki bir sonraki gidişimde, bozulduğunu görmeyi hiç istemem. Çünkü yine gideceğim. Siz de giderseniz, lütfen masumiyetini bozacak bir şey yapmayın da o güzel ruh korunsun. Ciddiyim.


21 Şubat 2015

BONUS: PHNOM PENH NIGHT POOLING

Phnom Penh'de ilk iki gün kaldığım Queenwood'un en güzel yanı terasta havuzu olmasıydı. Küçük müçük ama iyi vakit geçirdim. İşte kanıtı :)


HER AŞKIN BİR SONU VAR YA DA LETHE

MEKONG BOTUYLA SIEM REAP'A GİTMEK İSTEYENLERİN BİLMESİ GEREKEN 10 ŞEY

Phnom Penh, gerçekten kalbini bırakabileceğin türden bir yer. Şehir hayatını kavradıkça daha çok seviyor insan. Ama her aşkın bir döngüsü olduğu gibi benim de bu aşkı bitirip, Phnom Penh'den Siem Reap'a doğru yola çıkma zamanım geldi. Uçak pahalı olacağı için iki seçenek var: otobüs ya da Mekong nehri üzerinden 7 saatlik bot yolculuğu. Tabii ki ikincisini seçtim. Başlayalım.

1. ABV REKLAMCILIK

Cadde üstündeki acentaya girip bilgi aldığımda nehir yolculuğunun 35 dolar olduğunu öğrendim. Otobüs 10 dolar falan. Kadın broşürleri gösterdi, rahat mı diye sordum, "35 dolar ödüyorsun, tabii ki rahat" fırçası yedim, neyse ney deyip kararımı verdim. Her sabah 7.30'da kordonun sonundaki iskeleden kalkıyor. 7'de orada olmak gerektiğinden gece margaritamdan feragat edip erkenden yattım. 6'da uyanıp kahvaltı edecek yer bulamamak fena koydu, ama sonunda sokaktaki tezgahtan iki kızarmış yumurta alıp o işi hallettim. Ne var ki iskeleye gelip o dik yokuşu indiğimde karşılaştığım botun, reklamcılık marifeti o broşürdekilerle ilgisi alakası yoktu. Bir tüp düşünün, içerisi sıkış tepiş. Benim koltuk numaram 55, ama bir Çinli oturuyor, sonra anlaşılıyor ki onun koltuk nosu 54, hemen benimkinin yanı, ama oradaki koltuk uçmuş gitmiş :) Neyse, mutlaka öncesinden gidip botu görün. Tabii sabahın köründe kalkabilirseniz.



2. BOT ÜSTÜ YOLCULUK

Tabii biz mızıl mızıl turistler yandaki ufak pencereden botun çatısına çıktık. Allah'tan hava kapalıydı, güneşli olsaydı ne yapardım bilmiyorum. Bot kararı verirseniz, yanınıza bol bol güneş kremi, şapka, uzun kollu ince kıyafetler, su, yiyecek, mümkünse küçük bir yastık almayı unutmayın. Ha tabii bir de kamera. Çünkü nefis bir macera sizi bekliyor.



3. MEKONG

Yola çıktığımızda aklıma Lethe nehri geldi: Unutuşun Nehri. Belki anayurdumda yaralanan psikolojime bu nehir yolculuğu iyi gelecekti. Ama biz Mekong Nehri üzerindeyiz. Kamboçya'da dört büyük kol ve zilyon dere vs. ile ilerliyor. Bir ucu Vietnam, diğer ucu Kamboçya'nın güneyi. Yol boyunca fark edeceğiniz üzere çamurlu bir nehir. Kum sarısı akıyor her yerde. Kıyıda bir sürü köy var. Hepsi barakadan ibaret. Kimi sandalıyla balık tutuyor, kimi kıyıda bizim geçmemizi beklermişçesine el sallıyor. Çocuklara, kadınlara, gülümseyerek bazen iki kolunu birden havaya kaldırarak bizi selamlayanlara mutlulukla el sallıyoruz.


video

4. SU SU HER YER SU

İlk çevirdiğim roman Geoff Dyer'dan İçimdeki Yağmur. Yazar, bir bölümde bu yolculuğu anlatıyordu ve bir yerinde ünlü "Su, su, her yer su / Yok içmeye bir tek damla su" dizesini alıntılamıştı. Bir ara sıkış tepiş bot tepesinde fetüs pozisyonuna girip uyuyakalmışım. Uyandığımda yazarı çok iyi anladım. Dört bir yanınızın uçsuz bucaksız kum sarısı sularla kaplı olduğunu düşünün. Ne bir tekne var, ne bir yaşam belirtisi. İnanılmaz bir görüntü.


video


5. SONUNDA SIEM REAP?

Siem Reap'a yaklaştığımızda kılavuz teknelerden birine bağlanıyoruz, çünkü sığ ve daha dar bir koldan gidiliyor. Yanımızdan artık onlarca tekne geçiyor. Çünkü hemen nehrin girişindeki yüzen köyü görmeye gidiyorlar. Suyun üzerine kurulmuş onlarca baraka. Nefis bir görüntü. Teknedekiler el sallıyor, biz de el sallıyoruz. Yaşasın "Happy Cambodia" :)





6. SIEM REAP LİMANI DEĞİL, İSKELESİ DEĞİL... KIYISI DEMEK LAZIM SANIRIM

Şehirden 10 dakika uzaklıktayız. Bot kıyıya yaklaşıyor. Kıyı dediğim, çamurlu bir yokuş. Tepede tuktuklar dizilmiş. Çantaları yüklenip incecik bir kalas üzerinden akrobatlar gibi kıyıya inmek zorundasınız. İndiğinizde küçük oğlan çocukları alkış tutuyor.

video


7. TUKTUK MESELESİ

Uzakdoğuda başka bir kafa yaşanıyor. Bota binmeden önce biletçi, indiğimde tuktuk isteyip istemediğimi sordu. Kaç para olduğunda 8 dolar dedi. Ben de nasıl olsa inince daha ucuzunu bulurum diye (Türk kafası) reddettim. Siem Reap'a indiğimizde öğrendim ki şehre tuktuk 10 dolar. Hay bin khmer. Bir süre isyan çıkardım, fiyata isyan eden Rus direnişçilere katıldım, hatta bir kısmını tuktuktan inmeye yüreklendirdim ve bazıları gerçekten de indiler. Ama sonuçta tuktukla 10 dakika süren yol, sırtında yükle bitmek bilmez mantığından yola çıkarak yelkenlerimi indirdim. Sonra bir baktım, daha tekneden ilk indiğimde öneride bulunan tuktukçu gülerek bana doğru geliyor. Araçta tek bir yer kalmış, bir Çinli çift ve bir Budist rahibi diğer yerlere oturmuş. İnadım inat, 10 dolar için yine mırın kırın ettiğimde neyse ki 8 dolara anlaştık ve tuktukçu mutlu, ben mutlu, bütün Kamboçya mutlu yola koyulduk. Yanisi bota binmeden önce tuktuk önerirlerse kabul edin, benim gibi gereksiz maceralara atılmayın :)

video


8. SIEM REAP NEREDE?

Tabii bir de otel derdi var, ama tuktukla geçtiğimiz yerler öylesine ilkel ki otel hak getire. Sonra şehrin ortasından geçen derelerden büyük olanının yanı sıra yol alırken, bütün aplikasyonlardan otel bakmaya başladım. Gelmeden önce araştırmadım, çünkü nasılsa merkeze gittiğimde bir şey bulurum diye düşünmüştüm. Ama tuktukçu şehir merkezinde olduğumuza yeminler ediyordu. Sağolsun Budist rahip beni yanına alıkoymak istedi. Neyse ki onların kalacağı otelde kredi kartı sorunu olduğundan kendimi tuktukçunun insafına bıraktım. Birkaç denemeden sonra sanayi mahallesi gibi bir yerde 20 dolara otel bulunca artık kaderime boyun eğdim. Chompei Khmer oteli, Siem Reap üssüm olacaktı.



9. SÜRPRİZLERE HAZIR OLUN

Odamı gördüğümdeki şaşkınlığım şehirdeki sürprizlerin ilki oldu. Tertemiz çarşaflar, geniş bir oda, yine geniş bir banyo, klima... Oh be dedim. Ama sonradan anlaşıldı ki Siem Reap, nefis sürprizlerle dolu bir şehir. O yüzden ilk geldiğinizde benim gibi burun kıvırmanıza gerek yok. Phnom Penh aşkım anında Siem Reap aşkına dönüştü. Eh, belki unutuşun nehri Lethe gibi Mekong'dur eski aşkımı unutturan. Kim bilir?



10. DERENİN İKİ YAKASI

Büyük olan derenin bir tarafı daha geleneksel, bir tarafı daha modern. Zaten şehir bu derenin iki yanında gelişmiş gibi görünüyor. Ama her iki tarafta da gelenekselle modern iç içe geçmiş. Zaten işin sürprizi burada; yerel berberlerin olduğu bir sokakta bir bakıyorsunuz iki berberin arasında nefis dekore edilmiş bir fransız restoranı var. Ya da bildik uzakdoğu çarşısında bir anda karşınıza belki New York'ta falan görebileceğiniz harika bir Japon restoranı. Ya da ara bir sokakta, evlerin arasında, son derece şık bir böcek restoranı. Cafeler, dükkanlar... Özellikle de Spa Oteller; aplikasyonlardan otel ararken 3bin dolarları görünce şaşırmıştım, meğer bir sebebi varmış. Demem o ki hemen iki yanı devasa ağaçlarla dolu yemyeşil dere kenarında bir yürüyüş yapın, Siem Reap'ı keşfe çıkın.



Siem Reap aşkımı, bir sonraki yazımda anlatırım. Yarın sabah otobüsle sınırdan Bangkok'a, umarım yeni aşklara geçeceğim. Anlarsınız ya unutmak için bana mitolojik nehirler falan gerekmiyor. Güzel olan her şeye aşık olabiliyorum ve belki de hayattaki en büyük sorunum bu. Yine de bu yanımı seviyorum. En büyük sorunum bu olsun ;)

Sus-dey, yani iyi günler ;)






18 Şubat 2015

PHNOM PENH: AYLAKLIĞA ÖVGÜ

Önce biraz tarih bilgisi: Khmerlerin kökü Angkor Krallığına ve 600 yıl bu topraklarda hüküm süren Khmer İmparatorluğuna kadar gidiyor. 1860larda Fransız egemenliği başlıyor; mimaride koloni etkilerini görmek mümkün. İkinci dünya savaşında ise Japonlar geliyor. Ama Kamboçya en çok Ölüm Tarlalarıyla anılıyor. 1975'te yönetime gelen Pol Pot'un kutsal bir davası var; ülkeyi komünizmle yönetip tarıma dayalı bir köylü toplumu kurmak. Çin'in de desteğiyle herkes pirinç tarlalarında çalışmaya zorlanıyor. Muhalefet edenler ve okumuş görmüş herkes kıyıma uğruyor. Öyle ki bir noktadan sonra gözlük takanlar bile entelektüel sanıldığından katlediliyor. Sonuç: 3 milyon ölüm. Kutsal dava uğruna. Çok hazin.

Yüreğim yetmeyeceği için Ölüm Tarlalarına gitmemeye karar verdim. 2 gündür şehirde aylaklık ediyorum. Çünkü nehir kenarında kurulu başkent, geniş meydanları, yayvan yerleşimi ve tatlı uyuşukluğuyla adeta aylaklığa bir övgü gibi.

Dün bir tapınağı gezerken telefonumun kamerası kitlendi. Ve beni bir korku sardı. Yeniden başlatmam gerekiyordu ve ben Kamboçya sim kartımın pinini bilmiyordum. Cellcard'ın ofisi şehrin bir ucundaymış. Yürüdüm. Yürüdüm. O kadar çok yeni şey gördüm ki aylaklık kararım için kendi kendimi kutladım. Meğer sim kartın şifresi yokmuş bu arada 😀 Aylaklık felsefeme cuk oturdu bu boş iş...

Nehir kenarı İzmir kordon gibi. Yürürken en çok tuktukçular taciz ediyor. Ama eski Bodrum tacizi gibi değil. Biraz yüz bulanı ot ve kadın da öneriyor, ama bu sefer fısıltıyla.

Ulusal Müzeyi gezdim sonra akşamüstü. Evet görülesi, ama bir noktadan sonra bütün Budhalar aynı. Yine de özellikle ejderi andıran kartal sembolü tam dövmelik.

Buralara gelirseniz mutlaka yerel special olan Amok'u deneyin. Gerçi gece çarpıntı yaptı ama leziz ötesi bir şey. Çarpıntıyı margaritalar da yapmış olabilir, günah almayayım durduk yerde.

Bugün Kraliyet Sarayını gezeceğim. Yarın sabah da nehirden tekneyle Siem Reap'a doğru yola çıkacağım. Bu da demek oluyor ki bir gün daha aylaklık yapabilirim.

Akşama margaritalardan birini aylaklığa ve şerefinize içerim, söz 😉

Not: Gezinin diğer ayrıntıları twitter (@mehterr), 4sqr, instagram ve youtube'da...
















posted from Bloggeroid

16 Şubat 2015

SIHANOUKVILLE: NEREYE GİDERSEN GİT, KENDİNLE GİDİYORSUN

Bir itiraf: Bu kış hayatımın en zor kışını yaşadım. Kardan, soğuktan bahsetmiyorum; aksine kışı, kışın soğuğa karşı korunabilmeyi, o ısınma hissini seviyorum. Burada daha çok bir buhrandan bahsediyorum. Gerçekten hayatım boyunca hiç bu kadar köşeye sıkışmış, bir o kadar da kurtulmaya isteksiz hissetmemiştim. Bu geziye, üstümdeki o korkunç stresi, Türkiye'nin geneline yayılan o meşum mutsuzluğu, her gün ayrı kalp çırpıntılarını, her gün ayrı kalp kırıklıklarını atmak için çıktım.

Hadi kendime haksızlık etmeyeyim, daha geleli 3 gün oldu, diyerek kendimi ikna etmeye çalışıyorum, gel gör ki dünyanın öbür ucundaki Kamboçya'ya, şimdi ta uzaklar diye tarif edilebilecek Türkiye'den kendimi de getirmeyi ihmal etmemişim.


Sihanoukville, Kamboçya'nın en güneyindeki bir liman şehri. Hala bakir bir turizm projesi. Arkadaşlarımın çalıştığı Queenco Hotel'in önünden müthiş denize girmek, akşam zengin Rus işadamının kiraladığı ada üzerinden kıpkırmızı batan güneşi seyretmek, ilerleyen saatlerde eğlence merkezi Serendipity'de bir şeyler atıştırıp kumsaldaki barlarda müzik eşliğinde biralarımızı, margaritalarımızı yudumlamak, birkaç nefes de uyuşmak tatlı bir hayat gibi görünüyor. Ama Sihanoukville öylesine dağınık ve yayvan bir yerleşim birimi ki tuktuk ya da motosiklet olmadan bir yere gitmek mümkün değil.


Serendipity'de bir sürü Türk'le tanıştım (yoksa artık Türkiyeli mi diyoruz?). Tatil için değil,  çalışmak için gelmişler. Kimi restoran açmış, kimi küçük büfelerde atıştırmalık satıyor, kiminin barı kiminin adalar arası sefer yapan teknesi var. Çoğu da yeni bir hayat umuduyla gelmiş buralara. Hikayelerini dinleyecek kadar kalmadım ama gördüğüm kadarıyla onlar da travmalarını yanlarında getirmişler ve buralarda tutunmaya çalışıyorlar.


Mesela arkadaşlardan biri de emekli olup Türkiye'nin mutsuzluğundan kaçarak buraya gelmiş. Henüz kendini ikna turlarından. Sonuçta Kamboçya'da hayat gayet ucuz. Derdin biraz ot, biraz bira, biraz takılmaksa bütün imkanlara sahipsin. Bir akşam Serendipity'den dönerken, turistlerin khmerlere çok aşağılık davrandığından şikayet etti. Bu yörelerdeki turizmin özünde, gördüğü sefaletle kendi refahını onaylama yattığını anlatmaya çalıştım. Bizim sefalet diye gördüğümüz şeyin onların standardı olduğunu söylerken bir açıdan hak vermem gerekiyordu, ama sisteme toptan bir karşı koyuş ne kadar mümkün kestiremiyorum. Bir noktadan sonra o yerli halka ezik muamelesi çekiliyor diye saydırırken, kafa sallamakla yetindim. Sonuçta buraya gelip yerleşme fikri için kendine bir sebep yaratıyordu. Türkiye'de de ezilen halkların yanında olmakla övündüğünü görünce, onun da kendini yanında getirdiği anlaşıldı.


Velhasılı kelam, twitter vs. sosyal mecralara baktığımda, Türkiye'nin mutsuzluğu buralara kadar geliyor arkadaşlar. Bakmadan edemiyorum ve her seferinde güzel bir şeyler paylaşıldığını görmek istiyorum. Ama sanki her anımız yeni patlamalara gebe. Bu mutsuzluk hali bana buralarda bile iyi gelmiyor.

video

Az önce 4 saatlik bir minivan yolculuğuyla (10 dolar) Phnom Penh'e geldim. Mekong kordonunu kesen sokaklardan birinde otellere fiyat sorarken Queenwood oda kahvaltıyı 30 dolara kadar indirdi (normali 35), bir de terasta havuz olduğunu söyleyince kalmaya karar verdim. Birazdan çıkıp nehir kenarını dolaşacağım.

Kendimi de odada bırakmaya çalışacağım.